Bu yazı haberveriyorum.net sitesinde yayınlandı

Yazı: Cansu Fırıncı

Cahit Sıtkı Tarancı

Soruyu şöyle de sorabiliriz: Tarancı yaşasaydı, Küba’yla dayanışma duygularını ifade eder, Chavez’in Bolivarcı iktidarını destekler, Honduras’ta Zaleya’nın direnişini selamlar mıydı?

Sorum(nu)muz ilginçtir, “nerden çıkardın şimdi bunu” dedirtebilir.

Öyle ya Tarancı’nın sola en yaklaştığı yer ustanın durumuna kederlenip yazdığı şiirdir ve Nâzım şiirde çizilen portreyi pek beğenmemiş hatta rivayet o ki Tarancı’nın bu iyi niyetli şiirine sinirlenmiş ve “otur demişler oracıkta oturmuş” dizelerine karşılık olarak “yatar ama zincirlerini kırmış da yatar” diyeceği Yatar Bursa Kalesi’nde şiirini yazmıştır.

Bilebildiğimiz kadarıyla Tarancı toplumsal sorunlarla ilgilenen, şiirinde toplumsal sorunlara yer veren bir şair değildir. Politikayla olan mesafesi de hiçbir çabayla kapatılamayacak denli açıktır. Peki, o zaman bu sorular aklımıza nereden takılmıştır?

Vatan Kurtaran Şaban oyununda Şaban’ın kitleyi kandırabilmek için Çelebi’yle Göethe’yi karşı karşıya getirip, olmadık şeyleri göethesinden uydurması gibi biz de göethenin bir diğer karşılığı olan uzv-i nazikimizden ya da mabadımızdan uydurmuş olabilir miyiz?

Aslında hayır. Soru aklımıza Tarancı’nın bir şiirinden takılmıştır: Memleket isterim. Bu şiirde şairimiz hayalini kurduğu bir memleketi tarif etmektedir. Biz de tamamen Tarancı’nın istediği böylesi bir memleket nasıl mümkün olur diye kendimize sormuş, bir takım sonuçlara ulaşmış ve ulaştığımız sonuç bizi yazının başında sorduğumuz sorularla baş başa bırakmıştır.

O gün bugündür kara kara düşünmekteyim ve onulmaz dertlere gark oldum. Derdini söylemeyen derman bulamaz sözüne dayanarak sizlerle paylaşmaya karar verdim. Belki de beni rakı-beyaz leblebi açmazına sürükleyebilecek bu dertten böylece kurtulurum.

Gelelim şiire ve şiirde tarif edilen memlekete. Dört üçlükten oluşan şiirin her üçlüğünü ayrı ayrı değerlendirelim ve üçlüklerde tarif edilen memleketin nasıl bir iktidarın varlığında kurulabileceğinin cevabını arayalım.

İlk üçlük şöyle:

Memleket isterim Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun; Kuşların çiçeklerin diyarı olsun.

Cahit Sıtkı’nın istediği memlekette gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olacak. Üstelik bu memleket kuşların, çiçeklerin diyarı olacak…

Çok zor görünüyor. Çok zor görünüyor çünkü bu memleketteki iktidarın tarıma önem vermesi, doğayı koruması gerekiyor.

Örneğin kamuya ait ormanlarda “nedeni belirlenemeyen” yangınların çıkmaması, böyle yangınlar çıksa ve bir miktar ormanlık arazi yok olsa bile, yok olan ormanlık araziyi yeniden fidanlama çalışmasıyla geri kazanması, yanan araziyi meclisten el marifeti, göz çabukluğuyla geçirdiği bir yasayla beş yıldızlı otel sahibi sermayedarlara peşkeş çekmemesi gerekiyor.

Örneğin, kendi ülkesinde siyanürle altın arama izni alamayan emperyalist şirketlerin kaz dağını siyanüre boğarak, toprağı yüzyıl kadar ağaç bitmez hale getirmesine posta koyabilecek, Kazdağı’nın üstü altından daha değerlidir diyebilecek cesarette bir hükümet gerekiyor.

Örneğin, cebinden üç kuruş fazla para çıkmasın diye yasal olarak taktırması gereken artıma sistemini taktırmayıp, bütün kimyasal atığını nehre boşaltan sanayicinin kulağından tutup senin kârın halkın sağlığından, doğanın yok olmasından daha önemli değildir diyebilecek tıynette bir iktidar gerekiyor.

Örneğin, Avrupa Birliği’nin ABD’nin tarımı bitirme politikalarına dur diyebilecek, fındık işçisinin, pamuk işçisinin arkasında durup tarımsal üretimi destekleyecek, uluslararası tüm baskılara direnip tarımını koruyucu yasalar çıkaracak, kafasını çok bozarlarsa yabancı şirketleri kamulaştırabilecek bir hükümet gerekiyor.

Örneğin, en büyük kentlerinden birinin trafik sorununu çözmek için, bilim insanlarının görüşlerini alıp, doğaya zarar vermeyen ve kimseye rant sağlamak peşinde olmayan, iki köprünün trafik sorununu gideremeyip daha da çetrefilleştirdiğini görüp, Beykoz ormanının yok olması bahasına üçüncüsünü yapmaya kalkmayacak bir iktidar gerekiyor…

İkinci üçlük şöyle:

Memleket isterim Ne başta dert, ne gönülde hasret olsun; Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.

Cahit Sıtkı’nın istediği memlekette kardeş kavgası olmayacak…

Çok zor görünüyor, çok zor görünüyor çünkü o memleketteki iktidarın, toplumu kolayca sömürebilmek adına insanları etnik, dinsel kamplara bölüp birbirine kırdırtmaması, insanlarını aleviydin, Kürttün diye ezmemesi gerekiyor.

Örneğin, sermaye sınıfının çıkarlarını savunmak adına, işsizler ordusu yaratmaması, yurdun bir kesimine on yıllardır çivi çakmayıp bir kat daha yoksul bıraktığı halkını ucuz iş gücü olarak kullanmaması, milliyetçiliği körüklememesi gerekiyor.

Örneğin, emperyalist merkezlerin böl parçala yönet siyasetine kafa tutabilecek, kışkırtılan etnik yapıları halkların kardeşliği temelinde bir arada tutabilecek, darbe ortamının olgunlaşması için kontr-gerillaya göz yummayacak bir hükümet gerekiyor…

Örneğin, gençliğini cahil bırakmamak için eğitimi en temel hak olarak kabul edecek, ana sınıfından üniversite eğitimine kadar gençlerinin okuyup bilinçlenmesi için her türlü yatırımı yapacak, diline, dinine, etnik yapısına bakmadan gençlerine her türlü iş olanağını sağlayabilecek bir iktidar gerekiyor…

Örneğin, on yedi yaşındaki vatandaşlarının yaşını büyütüp asmayalım da besleyelim mi deme gaddarlığını göstermeyecek yöneticiler istiyor. Siyasi tarihini anlatırken gepegenç insanları astırmasıyla övünmeyecek siyasetçiler gerekiyor…

Üçüncü üçlük şöyle:

Memleket isterim Ne zengin fakir, ne sen ben farkı olsun; Kış günü herkesin evi barkı olsun.

Cahit Sıtkı zengin fakir ayrımının olmadığı bir ülke istiyor.

Çok zor görünüyor. Çok zor görünüyor çünkü o memleketteki iktidarın, toplumsal zenginlikleri toplumun bütününe eşit olarak dağıtması gerekiyor.

Örneğin, ülkenin kaynaklarını kullanarak zenginleşen sermayedarların, yani küçük bir azınlığın pastadan yüzde seksen pay almasına göz yummayacak, vatandaşlarının yarısına yakınının açlık sınırında yaşamasına izin vermeyecek, sahte matematiksel hesaplarla asgari ücreti dört yüz elli lira olarak hesaplamayacak, halk dostu bir hükümetin olması gerekiyor…

Örneğin, emperyalist ülkelerin ülkeyi bir borç batağına sürüklemesini engelleyecek, kendi kaynaklarımızı kendimize kullanacağız diyecek iradeye sahip olan, memleketin en stratejik tesislerini, işletmelerini yok bahasına ona buna peşkeş çekmeyecek bir iktidar gerekiyor…

Örneğin, sosyal devlet ilkesini, seçim günlerinde fakir bıraktığı insanlara oy karşılığında kömür yardımı yapmanın ötesinde bir şey olarak algılayacak, bebeklerin süt ihtiyacını önemseyip her sabah evlerin kapısına bir şişe süt bırakacak kadar önemseyecek bir düzen gerekiyor…

Dördüncü üçlük şöyle:

Memleket isterim Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun; Olursa bir şikâyet ölümden olsun.

Cahit Sıtkı, yaşamdan hiçbir şikâyetin olmadığı, insanların tek sorununun ölüm olduğun bir memleket istiyor…

Peki böyle bir memleket nasıl mümkün olabilir?

Anti-emperyalist, kamucu, eşitlikçi, sermayenin değil halkın egemen olduğu, kamu kaynaklarını kamu adına kamunun yararına işleten, halkların kültürlerini, dillerini özgürce geliştirip yaşatabilecekleri bir düzen olmadan, Cahit Sıtkı’nın hayali gerçek olabilir mi?

Eğer Tarancı yaşasaydı, ülke kaynaklarını sömüren emperyalist şirketleri tek tek kamulaştıran ve temsilcilerini kapının önüne koyan, toplumsal eşitsizlikleri gidermek için sermaye ile dişe diş bir kavga yürüten Chavez’e destekler, toplumsal adaletsizliği bir nebze olsun giderebilmek adına anayasasını değiştirmeye çalışırken devrilen ama sonuna kadar direnen Zaleya’ya bir selam gönderir, on yıllardır uygulanan ambargoya rağmen her sabah bebeklerinin sütünü ihmal etmeyen Küba’ya dayanışma duygularını gönderir miydi acaba?

Reklamlar