Bu yazı Sanat Cephesi dergisinde yayınlanmıştır.

Yazı: Cansu Fırıncı

Metin Altıok
Metin Altıok

Yanmış bedeni ile Madımak’tan çıkarıldıktan sonra yedi gün daha yaşadı, yüzüne uymayan iğreti adıyla. Sanki elinde sımsıkı tuttuğu bir közle biraz daha kanamak ister gibi, kendi üstüne kapanarak…

Çünkü yandığının şiirini yazdı Metin Altıok.

Onun şiiri darbelerle, bayağı politika oyunlarıyla, yoksullukla, cahillikle iğdiş edilmiş ve kadavraya dönmüş bir halkla hesaplaşmanın şiiriydi.

“Unutma Altıok Metin, durmak bilmez akar zaman Son askeri darbeden birkaç cılız alkış kaldı” 1

Metin Altıok şiirinde toplumu bu hale düşürenlerden çok, bu duruma düşmüş toplumla, halkla hesaplaşmayı seçmişti:

“İnanıyorum ki sen günün birinde Anka gibi kendi külünden yeniden doğacaksın. İşte o gün gelene kadar benim sana diyeceğim; ateşin bol, tükenişin çabuk olsun.”2

Kızgındı ona, çünkü düştüğü bu durumu kanıksamış ve neredeyse kaderine boyun eğmişti. Oysa tersine çevirebilirdi gidişatı.

“Bir takvimi tersten açardık Eğer isteseydin.”3

O kudret ellerindeydi, oysa onlar kendilerine teskin edilen kadercilikle yetinmeyi yeğliyorlardı:

Günümüz insanının temel sorunu dünyasını küçültmek ve bu yolla yaşamı uysallaştırıp evcilleştirmektir. Yaşamın acımasızlığıyla baş edebilmek için azla yetinmeye ve yaşamın boyutlarını mümkün olduğunca küçültmeye özen gösteren insan, gereksinmelerine gem vurmayı, hatta onları yok saymayı bir yaşam felsefesi durumuna getirmiştir.”4

Böylesi bir toplum yerilmesi ve mücadele edilmesi gereken bir araz durumuna geliyordu Metin Altıok için. Yurdunu, insanlarını sevmediğinden değil, aksine onlara tutkuyla bağlı olduğundan böylesine şiddetle yeriyordu insanlarını. O hiçbir güzelleme yapmadan, yaşanan zamanın insan malzemesine bakıyor ve gördüğü manzara karşısında, hayal kırıklığına uğrayarak, yeni bir toplum için çekiyordu kalemini kınından…

“Bir toprağı anlatmak değil mi ki, Bir insanı anlatmaktır biraz da.”5

Yabancılaşmanın hat safhaya vardığı böylesi bir dönemde o, durmadan gitmeyi, kendini bilinçli bir şekilde kanatmayı, acıyla dost olmayı, herkesin gözü önünde tükene tükene, kanaya kanaya yok olmayı, kendisiyle birlikte çağının bütün pisliklerini, haksızlıklarını, yabancılaşmışlığını, yalancılığını ve riyakârlığını, bir ateş topuna dönerek yok etmeyi seçti.

Metin Altıok bir neşteri kendi teninde bilediğinin şiirini yazdı. Ve bu şiirde elbet kan vardı:

“Sen söyle Altıok Metin, dökülen sıcak kanı Ki kan sıçrasın senin de incinmiş şiirine”6

Felsefi bir derinliği ve arka planı sağlam bir toplum görüşünün şiirini yazarken yaşamın kıyıda kalan ayrıntılarını aradı her zaman. Çünkü şeytan ayrıntıda gizliydi. İlk bakışta kolay ilinti kurulamayacak olan şeyler arasında çarpıcı ve yalın imgeler üzerine kurdu şiirini. Tüm şiirlerinde kelimenin musikisini ince bir ustalıkla yakaladı.

“-Acı, ey suskun yol arkadaşı anlatsana! Bilici de yok çakal da. İşte yine düştük yollara. Yok konuşacak kimse Kavaklardan ve senden başka.”7

Şiiri hemen bir çırpıda okunan ve çarpan, sesli ve sessiz harfler arasında yakalanan mükemmel uyum, iç uyaklar, ses benzeşmeleri, sert sessiz harflerle yaratılan ahenk üzerine kuruludur. Ve okuyanda sanki bir çırpıda söylenivermiş doğmaca bir metin izlenimi uyandırır. Metin Altıok bu özelliğiyle ilk çağların bilici ve sağaltıcı ozanına yaklaşmaktadır. Zaten ona göre şiir toplumsal uyumunu kaybetmiş bir toplumda yitirilen ve güdüsel olarak özlenen uyumun yeniden üretilmesi işlevini görür.

Şair bunu akıldan çok duyguyla yapar. Hatta şairin has bir şiir yazabilmesi için mantığının katı sınırlayıcılığından soyutlanması gerekir. Bu ya doğal bir sarhoşluk yani esriklik hali ile ya da usu uyuşturacak dışarıdan alınan bir madde ile mümkün olabilir. Has şiiri ortaya çıkaran şair, uyumunu yitirmiş olan toplumda okurları aracılığı ile yeniden uyum arayışı yaratmanın yolunu açmış olur. Ancak tek bir sorun vardır. O da yeni toplumda şairle okur arasına girmiş olan mesafe:

“Neler var bir düşün ikimizin arasında; Senle ben varız önce katı sınırlarımızla.”8

Metin Altıok’un yaşadığı çağla ve toplumla kavgası ve dolayısıyla kendi yangını son nefesine kadar sürdü. Bu savaşım sırasında hayatındaki garip ironiler, Karaman İmam Hatip Lisesi’ne felsefe öğretmeni olarak atanması gibi ve şiirindeki öngörüler yaşamının sona eriş biçimiyle büyük bir uyum gösterdi. Bilmemesi gereken şeyler öğrendi, söylenmemesi gereken şeyler söyledi ve:

“Heybesinde yılan İşaretleri, Baldıran zehiri, Yüzüğünün içinde Ve yanında Kav taşıyan ben; Tekinsizim size göre İbret için Yakılması gereken.”9

Ve O, cehennemin kapısından uzattığında başını, alevler içindeki ellerini sıkarak Tanrı’ya doğru salladı sonra haydi oradan dercesine indirdi ellerini ve umursamazsa yürüyüp uzaklaşmaya başladı. Tanrı yavaşça ayağa doğruldu ve usulca şapkasını çıkararak, Altıok Metin’in önünde saygıyla eğildi. Cehennemin gönüllü sürgünü, kendisinden beklenen bir vakurlukla yerine gelmişti…

Altıok Metin günbatımının şiirini yazdı, yeni bir güne uyanalım diye.

Cansu Fırıncı

[1] KALANA GAZEL

[2] Şiir ve Okur

[3] KİRACIYIM BİR ACIYA

[4] Şiir ve Okur

[5] İKLİM

[6] KANA GAZEL

[7] YOLCU, ACI VE YILAN

[8] İLK ATLAS

[9 SÜRGÜN

Reklamlar