Bu röportaj Sanat Cephesi dergisinin 34. sayısında (Aralık 2009) yayımlanmıştır.

Röportaj: Cansu Fırıncı

SUÇ DELİLİ KİTAPLAR

Hasan Kıyafet

CANSU FİRİNCİ: Suç delili Kitaplar üstüne sosyalist edebiyatın usta yazarlarından Hasan Kıyafet’le kısa bir söyleşi yapmak istedik. Sağ olsun bizi kırmadı. Hocam ülkemizin acılı yakın ve yazın tarihini yaşayan, ama yaşadıklarını sineye çekmeyip yazanlardansınız. Daha doğrusu 12-Mart ve 12- Eylül Darbelerinin eritemediklerindensiniz. Şu anda Sivas’ta Üniversite öğrencisi aydınlığa açık bazı öğrenciler, yasa dışı örgüt üyeliği suçlamasıyla yargılanmaktalar. Daha da vahimi suç kanıtı olarak, Montaigne’in Denemeler kitabı ile, Nihat Behram’ın Darağacında Üç Fidan kitapları gösterilmektedir. Böylesi sürprizlere yabancı olmayan bir yazar olarak, buna ne dersiniz! Daha doğrusu benzer anılarınız olduğunu biliyoruz, bize onlardan söz eder misiniz?

HASAN Kıyafet: “Sevgili kardeşim Cansu, evrensel anlamda kitabın tarihine acıların tarihidir dersek abartı yapmış olmayız. Yakılan yıkılan kütüphaneler, insan derisi ile kaplanan kitapların öyküsü hep bilinir. Çünkü kitap bilgi ve bellek demektir. Yöneten, ezenler sınıf çıkarları gereği bilgi ve belleğe düşmandırlar. Biz burada fazla derine daldırmadan, dediğiniz gibi olayı güncelleştirelim. Yani bu anlamda kendi yakın ve yıkım tarihimizden söz edelim.

Bana göre 12-Mart ve 12- Eylül Darbeleri, sadece devrimci, aydın kıyımı değil aynı zamanda birer ( antikitabist ) harekettirler. 12-Mart-1971’de cezaevi haline getirilen Selimiye Kışlasının ortasındaki fırında, günlerce kitap yakılışını biz mahkûmlar üzüntüyle izlerdik. Yarı yanmış kimi kitap yapraklarını rüzgâr tel kaplı pencerelerimize kadar getirirdi. Ve bizler yakalayabildiğimiz yarısı yanmış bir yapraktan kitabın aslını çıkartmaya çalışırdık.

Ayrıca polis-asker aramalarında evinde kitap bulunanların durumu silah bulunanlardan daha kötü olurdu. O bakımdan yurt düzeyinde bir kitap kıyımı başlamıştı. Herkes kendi kitabını yani ( Suç Delilini ) yok etmek için harekete geçmişti. Banyo kazanlarında, sobalarda yakmakla işin üstesinden gelemeyenler, toprağa gömdüler. Şimdilerde nasıl ki kazılan yerlerden silah mermi, insan kemiği çıkıyorsa, o zaman da kitap çıkardı. Bu anlamda fıkralar, ya da fıkra gibi yaşanmış olaylar anlatılırdı. Beykoz’da kendisini evermediği için babasına kafası bozulan ve de kafası bozuk bir evlat, babamın tavan arasında kitapları var diye karakola şikâyet etmişti. Ve baba tam dokuz ay yatmıştı. Bu babayı benim gibi halen birçok arkadaş tanır, yani düş değildir.

Bir yolcu otobüsü aramasında, epeyce kitap ve bir silah ortada kalmış. Birini seçmek zorunda bırakılan bir köylü vatandaş kitabı seçmiş ve başına gelmedik kalmamış. Oysa silahı seçse en çok altı ay yatacakmış, vb…

Her neyse biz gelelim kendi kitaplarımıza. 12-Mart ve 12- Eylül’de toplamı sekiz adet olarak en çok kitabı toplatılan ve yasaklanan yazar oldum. İsimlerini sıralarsak: The Asker, Çağdaş İlkokul Ansiklopedisi, Komünist İmam, Bizim Lise, Mahpus Yılmaz Güney, Çingene Çocuğu, Bizim Fabrika, 12-Mart Fıkraları. Bunların hepsinin serüvenini anlatmak zor olduğu için birkaç tanesine değinmekle yetineceğim:

THE ASKER- Çorlu Havaalanında askerliğimi tercüman yedek subay olarak yapmıştım. Görevim bir Amerikan birliği ile Türk birliği arasında bağ kurmak idi. Sadece sol düşünceli birisi olarak değil bir insan olarak gördüklerim ağırıma gitmişti. Çünkü ABD’lilerin tuvaletlerinin temizliği bile bize aitti. Astsubay Mehmet Saral’la buna kendi çapımızda direndik. Bu kez “…İki dost devletin arasını açarak komünizme hizmet etmek ve orduyu isyana teşvik etmek” suçlamalarıyla 5. Kor. Askeri Mahkemesinde epeyce yargılandık. Çorlu’da tam beş tane onurlu avukat bizi fahri olarak savundu. Özetle: “…Hepimizin onurunu savunan bu insanları savunmak bizim de boynumuzun borcudur” dediler. Daha ilginci, bizi savunan beş avukatın arasında bizi yargılayan askeri savcı Metin Yurdabak’ın eşi de vardı. Bereket sonunda insaflı bir yargıç ve anlayışlı bir savcı yardımıyla berat ettik.

Terhis olduktan sonra ben olayı sineye çekmek istemedim. Benim yaşadıklarımı başkaları yaşamasın diye gördüklerimi olduğu gibi yazdım. O zaman Bakırköy’de çıkan Çağdaş Gazetesi kitabı tefrika etti. Suç sayılan şey basın yoluyla tekrarlandığı için Bakırköy 2.Ağır Ceza yeniden dava açtı. Bu kez bambaşka bir sürprizle karşılaştım. Adaletin sessiz kahramanlarından Süheyl Ormanlar Mahkeme Başkanlığına atandı. Daha doğrusu 12-Eylül’ün uydurduğu bir mahkeme türü olan Devlet Güvenlik Mahkemesi Başkanlığı’ndan sürgün edilerek oraya geldi. İşte buna şans denirdi. Bu kez bedava avukatım da yazar arkadaşım İ.Kemal Karadayı idi. Özetle karar şöyle idi: “…Ağır tahrik karşısında Amerikalıya sövmek suç değildir…”
Rahmetli İsmet Karadayı gülüyordu: “Oh oh Hasan senin bu emsal karar sayesinde artık bol bol Amerikalıya bilmem kime söveriz!” diyerekten.

KOMÜNİST İMAM: Kırk yıl önce yazdığım ve de ilk romanımdır. O zamanlar değil imama komünist demek, şakasını yapmak bile tehlikeli idi. Bu kitabın daha çok adından dolayı hem ben hem de evinde bulunduran dostlarım çok çektiler. Hangi birisini anlatayım, o kadar çok ki. Yazar arkadaşlarımızdan Malatyalı Hasan Basri Aydın’ın buna ilişkin küçük bir anısı: “Adaşım benim başımı senin Komünist İmam yaktı. Okuldan eve götürdüğüm akşam evim basıldı ve güvenlik görevlilerince el kondu. Aradan kırk yıl geçti. O gündür bu gündür çekerim…” Gerçekte Hasan Basri’nin suçu kitabı okumakla sınırlı değildir. Laf aramızda kitabı oyunlaştırıp, aklımda kaldığına göre Arguvan’da da sahneye koymuş. Yetmedi ilçenin jandarma komutanını da oyuna davet etmiş. O da yetmedi “Tanrıya Mektuplar” kitabını yazmış…
Dilay Kitabevi Trabzon’da bir kültür etkinliği düzenlemişti. Sahibi Rahmi Ofluoğlu’nun davetini kıramadım gittim. Yıl 12-Eylül’ün sıcak zamanları. Kitapevinde iki yanımda iki resmi polis güya üniversiteli öğrencilerle söyleşi yapıyoruz. Bir süre sonra bir haber geldi. Çabuk söyleşiyi iptal edin çünkü Humeyniciler yazarı vuracak.

Ben bunun alışık olduğumuz bir gözdağı türü olduğunu söyledim. Fakat Rahmi arkadaşın mesleği avukatlıktı ve işin ciddi olduğunu vurguladı. Öğrendiğime göre orada Mücahidan diye bir dergi çıkarmış. Bunlar Humeynici imiş. Daha bilmem neler! Yahu kardeşim ben bu romanı yazdığımda Humeyni Fransa’da gezip tozuyordu. Ne ilgisi var sizin imamla, benim imamın diye kendi kendime söylenmeye başladım. Sonra dergi çevresinden tanıdık birisi varsa gelsin adam gibi konuşalım, sonra ne gerekiyorsa yapsınlar, dedim. Geldiler konuştuk ikna olmuş olacaklar ki halen yaşıyorum…

ÇAĞDAŞ İLKOKUL ANSİKLOPEDİSİ: Bu eşimle birlikte ekmek parası için yazdığımız bir derlemedir. Yeni Büyük Dağıtım Yayınevi tarafından bastırılmıştı. Sultan Ahmet Adliyesi’ne çağırıldık. Savcı yine özetle: “… Zengin fakir ayırımı yaparak, bir sınıfın bir sınıfa…” diyerek başladı ve zamanın keskin kılıcı 141-142 ye göre yarılanacaktık kuşkusuz.

Ansiklopedide kış ünitesinin işlenmesi anlatılırken biz şöyle demişiz: Kış hazırlıkları için yoksullar, emekçiler yakacak olarak tezek, ot, çöp toplarlar, yiyecek olarak turşu kurar, pekmez, bulgur kaynatırlar. Zenginler ise kışı kömür, yağ, kavurma, bal, baklava ile karşılarlar kışı. Evet, suç burada başlamış…
Meğer dünyada ilkokula yönelik bir ansiklopedinin yargılanması, ilk bizim ülkede oluyormuş. Bu konuda ilkliğimizi yabancı basından izlemeye gelenler olmuş. Bizim sonradan haberimiz olmuştu.

BİZİM LİSE: Çamlıca Kız Lisesinde bir süre yöneticilik yaptım ve orada tek cinsli okulları daha yakından tanıma olanağı bulmuştum. Pedagojik açıdan bu tür okullar sağlıklı eğitim yuvaları değillerdi. Elbette olaya sınıf gözlüğüyle bakmıştım. 1980’den sonra kurulan ve yapay bir 12-Eylül mahkemesi olan Devlet Güvenlik Mahkemeleri yakama yapıştı. Bu Mahkemelerin ilk yargıladığı roman “Bizim Lise” oldu. Mahkemenin yeri Gülhane Parkı’nın tam karşısı ve başkanı sonradan yine karşısına çıkacak olduğum Süheyl Ormanlar’dı. Savcı, bu roman ideolojik diyordu, ben hayır pedagojik diyordum. Durum basına yansıdı ve özellikle Cumhuriyet gazetesi olayı iyi izledi. Avukatım eski bir öğrencim Yusuf Kenan Anıl’dı. Karar aşamasında Mahkeme Başkanı: “Siz bu romandaki okul müdürünü tanıyor musunuz?” dedi ve bıyık altı gülümsedi…

MAHPUS YILMAZ GÜNEY: Yılmaz Güney Selimiye Cezaevi’nden hapis arkadaşımızdı. Öldükten sonra kendisinin cezaevi yaşamını tanıdığım kadarıyla yazmak bir vefa borcu idi. Yattığı yedi ayrı il ve on üç ayrı cezaevlerini gezerek kitabı tamamladım. Fakat o sırada Güney hakkında olumlu bir satır yazmak bile yasaktı. Korka çekine yazdık sonunda.

Y. Güney aslen Urfa-Siverek’li idi. Bu nedenle kitabın ilk imza söyleşisinin orada yapılmasını hemşerisi kitapçı Remzi Karataş özellikle istedi. Neden olmasın dedik ve Diyarbekir üstünden Siverek deyip yola çıktık. Adım başı arama taramaları kazasız belasız atlatarak Diyarbekir’e kadar geldik. Otobüs oradan Siverek’e zorunlu aktarma yapıyordu. Yanımda imzalamak için getirdiğim bir miktar Mahpus Yılmaz Güney kitabı var. Sonunda korktuğumuz başımıza geldi, güvenlik görevlileri, herkes bagajının başına geçsin dedi. Kitaplara sahip çıksam başımın belaya gireceği kesin. Kitap resmen yasaklanmış değil ama gel de haber anlat. En azından kitaplara el koyacaklar. Son çare gözüme kestirdiğim bir muavine yaklaştım. Durum böyle böyle, işte kimliğim yani polis değilim. Lütfen benim sahip çıkmayacağım şu kitap paketini Siverek otobüsüne yükle, dedim. Muavin beni alttan üstten süzdükten sonra “Yılmaz Güney! Onun hatırı başım gözüm üstünedir, sen meraklanma” dedi. Ooh, ben iç huzuruyla yeniden yola koyuldum. Fakat sevincimiz uzun sürmedi. Siverek’te iner inmez polis kitaplara el koydu. Remzi arkadaşla benim dil dökmelerimiz para etmedi. Ben dayanamadım:
“Bu kitabı ben İstanbul’dan getiriyorum. Orada serbest her yerde satılıyor” dedim.
Görevli gülümsedi: “Orası İstanbul, burası Siverek.”
“Orası başka bir memleket mi? Hem açın lütfen yasaklar listesini, kesin orada adı yoktur.”
“O liste önemli değil, bu liste önemli” diye kitap paketini gösterdi. Hem İstanbul-Ankara’da serbestçe satıldığı ne malum?”
“Açın telsizinizi, telefonunuzu, gerekli yerlere sorun.”
“Böyle önemli şeyler telefonla olmaz. Resmi yazı yazıp, yine yazılı cevap almamız gerekir. Siz yöneticilik yapmış adamsınız, prosedürü, bürokrasiyi bilmeniz gerekir” dediler.
Kitapları vermeyecekleri anlaşılmıştı. Kaymakamı sorduk, izine çıktı dediler. “Avcı ne kadar tuzak bilirse, av da o kadar değişik yol bilir” diye güzel bir özdeyiş vardır. Ertesi gün umudunu kesmiş gibi İstanbul için dönüş otobüsüne bindim. Ama Urfa’da çaktırmadan indim. Tekrar Siverek otobüsüne bindim. Düşündüğüm gibi ben oradan ayrılınca kitapları Remzi kardeşe vermişlerdi. Çünkü yasak olmadığını bizden iyi biliyorlardı. İki gün boyunca Şeytan Küçesi’ndeki kitabevinde şen şakrak, bazılarına nanik yaparak kitaplarımı imzaladım. Kendi tuzaklarına düşmüş, verdikleri kitabı yeniden alamıyorlardı.
O hengamede bile hiç unutamadığım olay, okuma yazması bile olmayan bir Kürt delikanlısının, Yılmaz Güney kitabını imzalı alıp gömleğinin içine, koynuna saklaması ve bana:
“Ğabeg bu imza jandarmaya karşı serbest yerine geçer!” demesi oldu…

ÇİNGENE ÇOCUĞU ve BİZİM FABRİKA adlı çocuk romanlarını, çocuklar için değil sistemleri için zararlı buldukları için sadece yasakladılar. Dava açmadılar.

12-MART FIKRALARI kitabına ilişkin son bir Aziz Nesin anısı: Özellikle siyasi suçlular askeri cezaevlerinde çok güzel fıkralar türetmişlerdi. Daha doğrusu çoğu yaşanmış gerçeklerdi. Onların unutulup gitmesine gönlüm razı olmadı. Cezaevinde dinlediklerimi Bafra sigarasının nem geçirmeyen yüzüne ince ince yazdım sakladım. Çıkarken bir biçimde onları da çıkarttım.1976 yılında May Yayınevi’nce kitap haline getirildi. O sıralar TYS’nin başkanı Aziz Nesin’di. Ben de yönetimde idim. Kitabı Aziz abiye şakayla karışık verdim. Şuna bir göz atar mısınız, dedim. Kitabın önüne baktı arkasına baktı, daha tek fıkra okumadan katıla katıla gülmeye başladı. Ben doğrusu bozuldum. Arka kapaktaki dip nota gülüyormuş meğer. O not şöyle idi: “Bu kitaptaki fıkralar her ne kadar yoğunlukla askerlerin aleyhindeyseler de, gerçekte antiemperyalist bir Kurtuluş Savaşı veren Türk ordusu mensupları kast edilmemiştir, vb…” Aziz abi: “ Hasan sen bu notu korkundan yazmışsın. Benzerini ben de yazdım ama hiçbir faydası olmuyor. Yine aynı biçimde dövüyorlar…”dedi.

CANSU FİRİNCİ: 12 Eylül ve Kenan Evren konusunda ne dersiniz?

HASAN KIYAFET: İkisine birden ancak Allahhh, diye feryat ederim. Kenan Evren hasta imiş ölecek diye ödüm kopuyor. Doğrusu halk önünde hesap vermeden ölmesini hiç istemiyorum. Ömrünün baharında idam edilenler, faili meçhuller, zindanlarda çürütülenler ve yurt dışında eritilenlerle onun dosyası çok kabarıktır. Yetişmiş insan unsuru anlamında Türkiye’nin içini boşalttılar. Bu gün özellikle solda çekilen dağınıklığın, adres sıkıntısının temelinde yatan nedenlerden birisi de 12 Mart ve 12-Eylül darbelerinin yarattığı düşünce çölleşmesidir…

SONUÇ: Tarihi bireyler belirlemez kuşkusuz. Fakat kişi unsurunun önemi her devinimde her alanda büyüktür. Kitaba olan düşmanlık, insanı birebir ilgilendirir. Ben beni bileli Milli Eğitim Bakanlığı öğretmenine, Kültür Bakanlığı kitaba, Devlet gençliğine hasımdır. Kanıtı tüm Türkiye’de 385 kütüphaneye karşılık, tam 400 yüz bin tane kahvehanenin mevcut oluşudur…

Reklamlar