Bu röportaj Sanat Cephesi dergisinin 34. sayısında (Aralık 2009) yayımlanmıştır.

Röportaj: Cansu Fırıncı

Namık Kemal Behramoğlu
Namık Kemal Behramoğlu

Bir yazar ve tecrübeli bir hukukçu olması vesilesiyle, “suç delili” kitaplar üzerine Namık Kemal Behramoğlu’yla söyleştik.

C.F-Sayın Namık Kemal Behramoğlu, Sıvas’ta yasadışı örgüt üyesi olmakla suçlanan üniversite öğrencisi gençlerin dosyasına, ev aramasında bulunan Montaigne’in Denemeler kitabıyla, Nihat Behram’ın Darağacında Üç Fidan kitabının konmasını konuşacağız… Bu kitaplar savcı tarafından nasıl olur da suç delili kabul edilebilir?

Tabii, yazar olarak hiçbir kitabın suç delili olarak kabul edilmesini benim aklımın alması mümkün değil.
İnsanlar kitap alır, okur, o kitapta senin yasalarına göre suç oluşturacak herhangi bir uyarı herhangi bir itelemeyi eyleme geçirirse o zaman belki bu kitaptaki, bu paragraftaki ya da bu bölümde yazı nedeniyle bu yazar şu suçu işlemiştir denebilir. Herhangi bir yazılı metinde yasanın koyduğu bir takım sınırları aşmaya yönelik ifadeler varsa ve bu ifadelerin etkisiyle suç işlendiği ispatlanmışsa, belki delil olarak, o da belki metin delil olarak kullanılabilir. Ancak basılı hale gelmiş, yazanı çizeni belli bir belgenin suç delili olarak kabul edilmesini aklım almıyor.

Bizdeki durumsa şu: Maalesef, acıyla söylüyorum, Cumhuriyet Savcısı arkadaşlarımızın pek çoğunda entelektüel birikim yok, kitap okumuyorlar, örnekte belirtildiği gibi bırakın Nihat Behram’ın kitabını, Nihat benim kardeşim biliyorsunuz, O’na sonra geleceğiz, Montaigne’in kitabını suç delili olarak kabul eden kafa benim tüylerimi diken diken etti. Bunun Cumhuriyet Savcısı’nın entelektüel birikiminin eksikliği olduğu inancındayım. Hayır, bütün savcılarımız böyle değil, çok okuyan, çok araştıran, neyin suç delili olup neyin olmayacağını bilen, cumhuriyete gönül vermiş, halka gönül vermiş, hukukun üstünlüğüne gönül vermiş, iktidarların dümen suyuna girmeyen çok delikanlı savcılarımız da var, onları tenzih ederek söylüyorum.

Nihat’ın kitabına gelince, bir Cumhuriyet Savcısı’nın bir kitabı, üstelik böyle iddialı bir kitabı, çok çalkantılı dönemlerde yargıdan geçmiş, o yargılamaların bir kısmında avukatı olarak da bulundum, beraat etmiş bir kitabı, çok ünlü bir yayın evinden elli baskı yapmış bir kitabı, piyasa da halen çatır çatır satılan bir kitabı, jandarma ya da polisin suç delili olarak getirmesi üzerine, sadece orada rahmetli Deniz Gezmiş’in, Yusuf Aslan’ın, Hüseyin İnan’ın fotoğrafı var diye suç delili saymak… Bunlar çağ dışı uygulamalar! Bir hukukçu ve yazar olarak utanıyorum.

Yanlış hesap döner, şöyle döner, savcı bunları suç delili olarak dosyaya koyar, çünkü yasada suç delilinin tanımı yok, şunlar suç delili kabul edilir bunlar edilmez denmiyor, bu delillerin takdiri, bu delilerin suç delili olup olmadığının takdiri o davayı görecek olan bağımsız yargının, mahkemenin takdirinde. Mahkemeyi görecek olan hâkim ya da hâkimler, ağır ceza ise hâkimler asli cezaysa hâkim, bu kitapları aklayacaktır. Montaigne’in Denemeleri’nin bütün dünyaya mal olmuş çok önemli bir eser olduğu tespit edilecektir. En azından uzmanlardan oluşan bir bilirkişi tayin edecektir. Bu elbette Nihat Behram’ın kitabı için de söz konusudur. Kendisi aradığında O’na da söyledim. Telaş etmeye gerek yok. Kesinleşmiş beraat kararını, hem ilgili mahkemeye hem de savcıya gönderirsin, o da öğrenmiş olur böylece, lüzumsuz yere de böyle işlere kalkışmaz bir daha.

Şu anda odalarında namazgah olan, namaz tahtası olan hâkimler, savcılar var, Cuma günü saat 11:20’de işi bırakıp toplu olarak Cuma namazına giden savcılar var… Duruşmayı kesip namaza gidenler var, bunları duyuyoruz. İbadetini yapsın elbette ancak önce işini düzgün yapsın!

Türkiye bunları da aşacak elbette. Mayasında yurtseverlik olan bir halkımız var… Ancak bu arada da Nihat Behram gibi, rahmetli Montaigne gibi (Gülüşmeler), duysa herhalde ne kitap yazmışım diye yerinde hoplar, dünyaya mal olmuş aydınlarımız sıkıntılara katlanacaklar.

C.F-Hukuk fakültesinde okuyan öğrenciler, fakültelerinin kütüphanelerinde bu dünya klasiklerini okuyup karşılaşmıyorlar mı? Montaigne’in denemelerini okumadan mı hâkim, savcı oluyorlar?

Türkiye’de iş başına gelen yönetimler ne yazık ki, halkın öğrenmesinden, bilinçlenmesinden korkuyor. Ben edebiyat fakülteleri dâhil pek çok üniversitede seçkin kütüphaneler olduğunu inanmıyorum. Bizim zamanımızda da yoktu. O zamanlar rahmetli Aybar’ın başkanlığında T.İ.P’nin çok güzel bir kütüphanesi vardı, ben gider orada okurdum kitapları. Ya da Beyazıd Kütüphanesi gibi genel kütüphanelere giderdik.

Savcının çok engin bir dünya kültürünün olması lazım, çok engin bir müzik kültürünün, kitap kültürünün olması lazım, gençlik üzerine olgunlaşmış düşüncelerinin olması lazım, bu davayı açan savcının.

Bir anımı anlatayım: 12 Mart darbe döneminde ben disiplin subayıydım, Lüleburgaz’da. Bize Büyük Çekmece-Küçük Çekmece mıntıkasındaki evleri arama emri verildi. Küçük Çekmece’de bir öğretmenin evinde arama yapılıyor, içim parça parça oluyor tabii, erler arama yapıyor ben de başlarında duruyorum asteğmen olarak. Öğretmenin ailesinin gözleri korkudan faltaşı gibi açılmış, yetkili subay, astsubay da var başımızda, altın madeni bulmuş gibi sevindiler. “Yok bu kitaplarda bir şey” diyorum, biraz da hukukçu olmanın getirdiği güvenle, “her yerde serbestçe satılan kitaplar bunlar”, yüzbaşı “ne diyorsun teğmenim sen” dedi “burada komünist Marks’ın kitabı var”. Gösterdiği kitap Marks’ın da değil, Max Beer’in Sosyal Mücadeleleri Tarihi kitabı. “O Marks bu Max değil dedim”, allahtan öğretmenin evinde Marks’ın kitabı yok. Şunu hatırlattım hemen, dönemin Genel Kurmay Başkanı Cemal Tural’ın imzası var altında, diyor ki: “ Max Beer’in bu kitabının subaylara eğitim kitabı olarak okutulması”. Ama dinletemedik, öğretmeni de derdest ettiler, Max Beer’in kitabını da alıp götürdüler. Görüyorsunuz ki değişen hiçbir şey yok, 12 Mart 1970-2009.

Değişen hiçbir şey yok, kafa aynı kafa. Polis kolejleri açtılar, değişen ne var? Sol öcü, laiklik dinin en büyük düşmanı, din devletin içine girmeli! Bizim içimizden de pek çok kişi buna teşne vaziyette. Paralar ceplere dolduruluyor neticede.

Savcı kitabı görüyor, bakıyor arkada bir darağacı, önünde Deniz Gezmiş’in fotoğrafı, bunlar komünist diye koyuyor kitabı dosyaya. Bir taraftan da Doğan Hızlan çıkıyor Frankfurt Kitap Fuarı’nda kitaba ilgi yok diye ahkâm keserken memlekette bunlar oluyor, utanılacak bir şey! Sivas gibi bir ilde savcılık yapan bir hukuk adamı da tutuyor Montaigne’in kitabını suç delili olarak dosyaya koyuyor!

Dünyanın en büyük acısı suçsuz bir insanın suçlu muamelesi görüp yargılanması, tutuklanması, suçsuz yere mahkûm olmasıdır. Adalet duygusunun zedelenmesi diye bir şey var. Bir memlekette adalet duygusu zedelenirse, o ülkede çok şey zedelenir. Namus duygusu da onur duygusu da dik durma duygusu da yurtseverlik duygusu da zedelenir. Adalet duygusu zedelenen bir yurttaşın memleketini sevmesi, o ülkenin adaletine saygı duyması, onurlu durması, dik durması mümkün değil.

C.F-Türkiye, modern hukuk yasalarının geçerli olduğu bir ülke olarak tanımlanıyor, en azından anayasasında şeriat devletidir yazmıyor… Dünyanın başka hangi ülkesinde bir savcı tutar da Montaigne’in Denemeler’inden suç delili çıkartabilir?

Endonezya’da olabilir… Montaigne’in Denemeler’i değil sadece, bir kitabın suç delili olarak kabul edilmesi, düşünce özgürlüğüne son derece büyük zarar veren bir durumdur. Bırakın okusun insanlar, Said-i Nursi’yi de okusun, Hikmet Kıvılcımlı’yı da okusun, Rıza Nur’u da okusun, efendim Atatürk’ün aleyhine yazmış adam, bırak okusun kardeşim, sen yasakladığın sürece bunu bulup okuyacak zaten. Kürtçe plakları, cdleri yasakladılar bir dönem, şimdi Türkçeden çok Kürtçe plak satılıyor sokaklarda leblebi gibi. Yasaklayarak hiçbir yere varılmıyor.

Savcılarımızda biraz da tembellik var. Zabıtanın, polisin, jandarmanın hazırladığı belgeleri incelemeden, bir üst yazıyla, delilleri tam olarak inceleyip tasnif etmeden iddianamesini hazırlıyor. Hele söz konusu yasadışı terör örgütü ise, savcının bizzat kendisinin tahkikat yapması gerekiyor. Hepsini polis yapıyor… Olmaz bu. Ben öyle zamanlar oluyor ki hukukçuyum demeye utanıyorum.

Kültür birikimi olan bir savcının bu kitapları suç delili olarak dosyaya koymaması gerekir. Bu memlekette hâlâ Lenin okuyan, Nâzım okuyan, Montaigne okuyan çok değerli hukuk adamlarımız ne mutlu ki var.

Montaigne gibi bir yazarın kitabını suç delili olarak kabul eden savcıların, tek tek kamuoyu önünde deşifre edilmesi gerekiyor. Hâkimler Savcılar Yüksek Kurulu’na uygulamanın duyurulması gerekiyor. Kırk sene önceki kafayla savcılık yapmaya çalışıyorlar, bir dünya klasiğini suç delili olarak dosyaya koyan zihniyetle, Sıvas’ta Madımak’ı tutuşturan zihniyet arasında hiçbir fark yok!

Bodrum’a hâkim, savcı gönderirken, yabancı dil bilenleri arıyorlar. Çünkü turist geliyor, dil bilmesi lazım hâkimin, savcının. Bu tarz davalara bakacak hukuk adamlarının da dünya kültürüne vakıf olması gerekiyor… Klâsik müziği de bilecek, klâsikleri de bilecek…

C.F-Gerek 12 Mart’ta gerek 12 Eylül’de pek çok insan, masanın üzerine dizilmiş “suç delili” kitaplarla kamuoyuna teşhir ediliyordu “anarşist” olarak. Bugün de sayın savcı neredeyse Montaigne’i sanık olarak mahkemeye çağıracak. 12 Eylül’den çıkıldığı iddia ediliyor oysaki!

12 Eylül’ün anayasası, uygulamaları halen yürürlüktedir. Bu safrayı atmak kolay değil. Devletin kadrolarına yerleşmiş 12 Eylül kafalı bürokratlar azınlıkta değil. Bunların hepsi aydınlara zulüm ederler. 12 Eylül özellikle gençleri vurmuştur. Gözünün üstünde kaşın var diye adam tutuklarlardı, halen de bir şey değişmiş değil, şimdi profesörleri tutuklama modası yürürlükte. Kenan Evren bu sürecin bir piyonudur sadece. Orada takılıp kalmamak, sistemi gözden kaçırmamak gerekiyor. Günahkâr bir tane değil! Süleyman Demirel’in de çıkıp, gençlerimizi boğduk, katlettik demesi gerekiyor. Tarih gibi bir Hüsamettin Cindoruk’un çıkıp bunları söylemesi gerekir. Birinin çıkıp Güneydoğu’da yaşayan halkımıza zulmettik demesi gerekiyor. Bunlar söylendiği zaman, kavgalar biter, dostluklar başlar. Kavgayla bir yere varamayacağımız artık anlaşıldı. Çok değerli kadrolarımızı kaybettik bu süreçte. Yazarlarımızı, mühendislerimizi, doktorlarımızı, teknisyenlerimizi kaybettik. Halkın tıpkı şehitlerin acısını yaşaması gibi, kaybedilen bu değerli vatan evlatlarının da acısını duyması, yasını tutması gerekiyor.

Netice itibariyle halkın top yekûn bu zilletten kurtulması gerekiyor. Kurtuluş için de solun asgari müştereklerde buluşarak bir an evvel toparlanması gerekiyor. En acil görev bu…

Reklamlar