Bu yazı Sanat Cephesi dergisinde ve haberveriyorum.net sitesinde yayınlandı
Yazı: Cansu Fırıncı
Sabahattin Ali kızı Filiz Ali Laslo ile…
Kaçarken vurulmuştur
Bin dokuz yüz yedi’de doğdu, kırk sekiz’de öldürüldü, iki bin yedi doğumunun 100. yılı idi. Ölümü hâlâ aydınlatılamadı. Katline dair çok şeyler söylendi; kişisel zaaflarından tutun polisle işbirliğine kadar.
Daha yaşadığı dönemde yapıtları yabancı dillere çevrildi. Sovyetler Birliği’nde onun kadar tanınmış bir başka Türk yazar daha yoktu:
Tanınmış Türk yazarı Sabahattin Ali (1907-1948) eskiden beri ünlü Sovyet Türkologlarının dikkatini çekmiştir. Zaten, özellikle daha 40’lı yıllarda Sovyetlerde Sabahattin Ali ölçüsünde tanınmış başka bir Türk yazarı yoktur. Daha hayattayken Sabahattin Ali hakkında tez yazılmış, yapıtları üzerine araştırmalar yapılmıştır. Bundan sonra iki romanının çevirileri, öykücülüğünün en önemli yanlarını inceleyen makaleler ve ayrı ayrı monografiler yayınlanmıştır. Böylece yalnız uzmanlaşmış Türkologlar değil, genel olarak Sovyet okurları da bu büyük yazı ustasının yapıtlarını yakından tanımışlardır.[1]
Yalnızca yurtdışında değil memleketinde de dikkatleri üzerinde toplamış bir yazardı. Kemal Bayram Çukurkavaklı’nın Sabahattin Ali Olayı kitabında[2] Bekir Semerci ve Mehmet Başaran’dan öğrendiğimize göre Carl Ebert [3] Hasanoğlan Köy Enstitüsü’ne ziyarete gelir. Konuşmasını yapar. Sonra öğrenciler Sabahattin Ali’yi de ısrarla dinlemek ister. Sabahattin Ali onlara “Rüzgâr” şiirini ve başka bazı şiirlerini okur. Öğrencilerden birisi bir şiirinde geçen “Zaman zaman mağlup olsam bile betime/ İnsan olmak dokunuyor haysiyetime” dizelerini anımsatarak “Hocam insan olmak haysiyetinize dokunuyor mu?” deyince, o hemen:
Bakın bir açıklama yapma gereği duyuyorum burada. Ellerinizle yükselttiğiniz yapıları, diktiğiniz ağaçları gördük yetiştirdiğiniz bağı, açık hava tiyatronuzu, çalışmalarınızı gördük. Bambaşka bir hava esiyor Hasanoğlan’da. Kişi kendini, dünyasını yeniliyor, mutluluk duyuyor… O dizeyi şöyle düzeltmek istiyorum sizin önünüzde ‘Gayrı insan olmak dokunmuyor haysiyetime’”
Bir alkıştır kopuyor. Gençler Sabahattin Ali’yi çok seviyor ve bu da fincancı katırlarını ürkütüyor: “Nitekim CHP ve Demokrat parti dönemlerinde bakanlık müfettişleri bu şiiri okutmaktan bizleri defalarca sorguya çekmişlerdir.”[4]
Kuyucaklı Yusuf romanı 14 Haziran 1937’de toplatılarak roman, aile hayatı ve askerlik aleyhinde olduğu gerekçesiyle mahkemeye verilir. Mahkeme bilirkişi oluşturur. Bilirkişi heyetinde ünlü romancı Reşat Nuri Güntekin de vardır. Güntekin şöyle der:
Sabahattin Ali kanaatimce son neslin hikâyecilerinin en kuvvetlisidir. Ve Kuyucaklı Yusuf romanı memleketimiz ve edebiyatımızın yüzünü ağartacak kıymetli bir sanat eseridir”[5]
Sabahattin Ali’nin dayısının oğlu olan M.Reşit Ertüzün’ün Sabahattin Olayının Gerçeği kitabının önsözünde İlhami Sosyal şöyle bir anısını nakleder:
Ataç bir gün sınıfta, öğrencilerine ders kitapları dışında neler okuduklarını sormuş ve tümüne yakınından ‘Pol ve Virjini’  yanıtını alıp pek çok öfkelenmişti. Bir tek ben, nasılsa elime geçirdiğim Ignazio Silone’nin Fontamara romanını okuduğumu söylemiş de Hoca’nın öfkesini yatıştırmış, ‘Sen onu çevireni tanıyor musun?’  sorusuyla karşılaşmıştım.
Evet biliyordum, Sabahattin Ali idi… Günün politik ortamı, bir lise öğrencisinin öyle şeyler okuduğunu söylemesine uygun değildi. Ataç’a bunu dersten sonra söyledim, güldü,  ‘iyi’ dedi,akşam birlikte çıkalım, seni bir kitapçıya götüreceğim’.
Sonra da, raflardan arayıp bulduğu, Akba yayınevinin çıkardığı Değirmen, Kağnı, Ses adlı üç hikaye kitabıyla Kuyucaklı Yusuf adlı romanını alıp bana hediye etti, ‘al bak bunları oku, bunlar Pol ve Virjini’ye benzemez, doğru dürüst şeylerdir’” [6]
Benzer bir anıyı Sabahattin Ali’nin kız kardeşi Süheyla Conkman’dan aktaralım:
Sık sık Nurullah Ataç da gelir, annemin yaptığı ev eriştesini pek severdi. Bir gün Nurullah Bey anneme ‘Oğlunuzda namütenahi bir zeka var, bunu biliyor musunuz?’ demiş, annem de teşekkür etmişti.” [7]
Dönemin ırkçı kalemlerinden Nihal Atsız, Orhun dergisinde Başbakan Şükrü Saraçoğlu’na açık mektup yazısında, komünistlerin devlet dairelerine kadar sızdığını söylüyordu. Bu komünistlerden birisi Sabahattin Ali’ydi ve Hasan Âli Yücel tarafından korunuyordu. Sabahattin Ali ırkçıların boy hedefi haline gelmişti. Yani bütün “kişisel
zaafları”na rağmen solun sembolü haline gelmişti. Marksizmi bilip bilmediği, komünist olur olmadığı bir tarafa[8],  sola vurmak isteyen ona vuruyordu, vurmak zorunda kalıyordu:
Bir çeşit semboldü, Sabahattin’e vurmak, sola vurmak anlamına geliyordu.” [9]
Bütün bu erdemlerine ve sol denince akla gelen “sembol” özelliğine rağmen, son yıllarda bazı yazarlar, Sabahattin Ali’yi hep zaaflarıyla, daha doğrusu “kişisel zaafları” ile anmaya başladılar.
Sabahattin Ali
Peki, neydi bu çok tartışılan “kişisel zaaflar”? Öncelikle sormak gerekiyor, zaafsız insan olur mu? Durmaksızın, en ufak bir boşluk bulduğunda, otobüste, yürürken, sıkıldığı bir dost sohbetinde elinden kitabı düşürmemek mi? Marksist klasiklerin ülkemize sayıyla girebildiği bir dönemde birkaç dil bilen bir insan olarak durmaksızın anlatmak mı?
Kapısı, dostlarına vakitli vakitsiz daima açık olduğu için, birçok kişiyi de orda tanımışımdır. Evli arkadaşları dışında, talebeleri de ziyarete gelirdi. Onun evindeki gibi, bu aile, arkadaş ve talebeleriyle sürdürdüğü, esprili, bilgili, son derece açık ve samimi sohbetlere ömrümce hiçbir yerde ras(t)lamadım. Bir oda dolusu insan içinde hep o konuşur, yaşlı, genç hep kendini dinletirdi. Hayranlık ve saygı topladığını sezerdim orada bulunan insanların yüzünden… Dostlarıyla sohbet sırasında kalkar, kitaplıktan bir kitap alır, konuşulan konuları daha da aydınlatmak için bölümler okurdu.” [10]
Hapishanede hücre cezası aldığında, kitap okuması da yasaklanmıştı, pencereye yapıştırılmış ufacık bir gazeteyi camdan söküp eline alarak bir tersten bir düzden durmaksızın okuması mı? Yoksa hayat dolu olması mı?
Bir gün yağmur yağdı, ardından güneş açtı, tam tepemizde ışıl ışıl bir ebemkuşağı belirdi. S.Ali gayet sağlıklı, hayat dolu, kilosundan umulmayacak kadar çevik bir adamdı: ‘Koşsam altından geçebilir miyim acaba?’ diye bir koşu tutturdu. Ben: ‘Ebem kuşağının altından geçen cinsiyet değiştirirmiş,’ dedim, hemen durdu; ‘Kadın olmak çok mu kötü?’ diye sordum: ‘Kötü olduğundan değil, otuz yedi yaşıma geldim, kadın olsam bundan sonra beni kim alır?’diye şaka ile yanıtladı.”[11]
Dört temel yanılgı ve bazı düzeltmeler
Hıfzı Topuz yakın bir zamanda “Sabahattin Ali’nin romanı” ismiyle bir kitap yayımladı. Yayımlanan kitap polemiklere yol açtı. Kitapta bulunan bazı maddi hatalar dışında temel önermelerinde de yanlışlıklar olduğunu belirtelim. Bu başka bir yazının konusu olsun. Ancak Emin Karaca bu hataları gidereceğim derken kanımca başka bazı hatalara doğru yol alıyor. Söz konusu olan şey, başka yazarlarca da konu edinmişti, ama üstünkörü.
Sabahattin Ali özellikle bazı “aydınlar” tarafından “aydınların günah keçisi” durumuna çevrilmiş durumda. O ve ona dayanan tezlerin sahiplerinin odaklandıkları birkaç konu arasında şu dördü öne çıkıyor. Sabahattin Ali’nin Almanya serüveni (milliyetçilik yaptığı); Mustafa Kemal’e yazdığı şiir (Konya olayı olarak da biliniyor ve önce şiirle hakaret ettiği, sonra pişmanlık duyup hayranlık şiiri yazarak omurgasızlık yaptığı iddia ediliyor), öldürülüşü (“sır perdesi” aralanmayan bu katliama dair spekülasyonlar yapılırken, onun etkili anti-emperyalist siyaseti ve sol adına yakaladığı popüler çizgi göz ardı edilerek “kişisel zaafları” üzerinde duruluyor ve öldürme olayı, sadece “Türk aydınına korku şırınga etmek”le açıklanabiliyor) ve Markopaşa dergisindeki ağırlığı.
Önce, ikinci başlığı, yani Konya meselesini ele alarak başlayalım bu bölüme. Sabahattin Ali Konya’da öğretmenlik yaparken Gazi’ye hakaret eden bir şiiri “dost meclisinde” birden çok kez okuduğu gerekçesiyle tutuklanıyor. 12 ay hüküm giyiyor. Kararı temyiz ediyor, ceza 14 aya çıkarılıyor. Peki, bu olayın aslı nedir? Sabahattin Ali “Samet Ağaoğlu”na göre gençliğin verdiği heyecanının bir kurbanı mıdır? Samet Ağaoğlu, Sabahattin Ali’nin ağzından şöyle aktarıyor:
Bir hiç yüzünden, yarı bir iftira yüzünden bir heyecanlı şiir yüzünden hayatımın en genç iki senesini zindanlarda geçirmeye mahkûm eden bir zihniyette…”[12]
Baştan belirtelim, virgül eksikleri yazarın kendisine aittir. Bir başka deyişle “virgül eklemeden” aktardım. Burada hemen ilgimizi “yarı bir iftira” üzerine toplayalım ve konumuza devam edelim. Okunduğu iddia edilen Memleketten Haber şiiri şöyle:
Hey anavatandan ayrılmayanlar
Bulanık dereler durulmuş mudur?
Dinmiş mi olukla akan o kanlar?
Büyük hedeflere varılmış mıdır?
Asarlar mı hâlâ hakka tapanı?
Mebus yaparlar mı her şaklabanı?
Köylünün elinde var mı sabanı?
Sıska öküzleri dirilmiş midir?
Cümlesi belî der Enelhak dese,
Hâlâ taparlar mı koca terese?
İsmet girmedi mi hâlâ kodese?
Kel Ali’nin boynu vurulmuş mudur?
Koca teres kafayı bir çekince
………………..
İskendere bile dudak bükünce
Hicabından yerler yarılmış mıdır?
Konya’da “Yeni Anadolu” adında bir gazete çıkmaktadır. Gazetenin sahibi Cemal Bey’dir. Kuyucaklı Yusuf romanı bu gazetede tefrika edilmeye başlanmıştır. Sabahattin Ali bu gazetenin aynı zamanda başyazarlığını da yapmaktadır. Mehmet Emin Soysal da “Terbiye Postası” isimli bir gazete çıkarmaktadır. Cemal Bey, Remzi Bey ve Eyüp Hamdi Bey, gazeteleri aracılığıyla Mehmet Emin Sosyal’la dosttur. İki gazete de Cemal Bey’in matbaasında basılmaktadır ve “Terbiye Postası” gazetesinin sahibi Soysal ile “Yeni Anadolu” gazetesinin sahibi Cemal aynı zamanda ortaktır:
Ben, bu adamların ahbabı ve dostuyum. Benim hakkımda güzel güzel yazılar yazıyorlar ve gazetelerinin en ehemmiyetli yerlerini bana veriyorlar”[13]
Peki, ne oluyor da bu ahbaplık bozuluyor?
Bir gün fikirlerine uymadığım için ve maddi menfaat temin edemedikleri için bunlardan ayrılıyorum
Sabahattin Ali burada iki şey öne sürüyor; fikir olarak uyuşamamak ve maddi menfaat temin edememeleri.
Cemal Bey, gazetesinde… parasız çalışmak istemediğim için bana muğber idi.
Sonradan Reşat Nuri’nin “Ve Kuyucaklı Yusuf romanı memleketimiz ve edebiyatımızın yüzünü ağartacak kıymetli bir sanat eseridir” dediği eserini ve siyasi başyazılarını ücretsiz yayımlamak istemediği için gazete patronuyla ihtilafa düşüyor.
Peki, fikri anlaşamazlık nedir?
Cemal Bey, gazetesinde maarif müfettiş-i umumisi Ali Rıza Bey aleyhinde yazdığı bir yazıyı Muallimler Birliği’nde alenen terbiyeye gayr-i muvafık kelimesiyle tavsif ettiğim ve yazının tekzibine karar verilmesine sebep olduğum (için c.f)…
Peki, Sabahattin Ali neden Cemal Bey’in Ali Rıza Bey hakkındaki yazısına hücum ediyor ve yazının tekzip edilmesini sağlıyor?
Çünkü, Mehmet Emin Soysal ve Cemal Bey “Muallimler Sandığı” adı altında bir girişimde bulunuyorlar. Bu girişimden amaçlarınınsa kendilerine çıkar sağlamak olduğu su götürmüyor. Öncelikle toplantıya bütün “muallimler” davet edilmiyor. Yalnızca Maarif Müdürü’ne bağlı, merkez ilin tedrisat müfettişliğinin kontrolü altında bulunan “muallimler” davet ediliyor. Alınan karar ise Konya’da bulunan bütün “muallimleri” bağlıyor. Sonra “Muallimler Sandığı” ismi Türkiye’deki bütün “muallimler”i kapsıyor. Ve Sabahattin Ali soruyor: “Bütün muallimler adına sandık kurma hakkını nerden aldınız”. Sabahattin Ali’nin verdiği takrir üzerine Sandığın adı “Konya Muallimleri Tasarruf Sandığı” olarak değiştiriliyor. Bu yapılan hatanın kabulü anlamına geliyor. Ancak hata burada kalmıyor:
Çünkü bütün Konya Muallimlerine sormadan onların ismini istimal etmek Muallimler Birliği ismini kullanmaktan farklı değildir
Bahsi geçen “Tasarruf Sandığı” şimdilerde hemen her kurumda sıkça uygulanan “Döner Sermaye”ye karşılık geliyor. Cemal Bey ve Mehmet Emin Soysal’ın rant elde etmek için yaptıkları girişim, Sabahattin Ali’nin müdahalesiyle kursaklarında kalıyor. Sonra:
Remzi ve Cemal Bey isminde iki zatın çıkardığı bir gazetede çalışıyor, bunların gazetelerine başmakaleler, romanlar yazıyordum. Fikir ihtilafı ve mali hususat dolayısıyla aramız açıldı. Gazeteleri ile alakamı kestim ve 26 tefrika kadar intişar eden Kuyucaklı Yusuf isminde bir romanı yarım bıraktım. Böylece karilerine karşı mahcup olan mahut gazetecilerin bana ne derece kızacakları aşikardır.
Hem çok sevilen yazıları ve romanıyla birlikte gazeteden çekiliyor hem de tekerlerine çomak sokuyor.
Remzi Bey kendi gazetesinin 21 Temmuz tarihli sayısında, yere göye sığdıramadığı Sabahattin Ali ve Memleketten Haberler şiiri hakkında, Cemal Bey’le birlikte şiirin yayımlanmasının üstünden tam yedi ay geçtikten sonra “Gazi’ye hakaret gerekçesiyle dava açıyor:
Remzi Bey’in ‘Bu yazı, başka şiir içindi’ tarzındaki tavili çok gülünçtür. Benim, bütün şiirlerime aynı ser-levhayı koymayacağım ve Remzi Bey’in, böyle karışık ser-levhalı bir şiiri methetmeyeceği açıktır.”
Şiir aslı itibarıyla Vahdettin’den bahsetmekte ancak onun döneminden bu yana halkın acılarının dindirilmediği anlatılmaktadır. Şiirin hiçbir yerinde Mustafa Kemal’le ilgili bir dize de yoktur. Şiir Sabahattin Ali’nin anlatımına göre Konya’daki bir Bektaşi tarikatından öğrendiği bir şiirin güne uyarlanmasından başka bir şey değildir. Ancak itham ağırdır. Ve dava giderek siyasal bir zemin kazanır. Sabahattin Ali daha önce Aydın’da komünist propaganda yaptığı gerekçesiyle tutuklanmış ancak dava sonunda aklanmıştır. Bu süre içerisinde Resimli Ay’da yazıları yayımlanmış ve solda görünmeye başlamıştır. Atılan iftira ile Sabahattin Ali’nin geçmişi yan yana getirilmeye başlayınca, adalet mekanizması da çarklarını geriye doğru döndürmeye başlar.
Aslına bakılırsa mahkûmiyet kararı vermek için yeterli delil yoktur. Bir kez şiir yayımlanalı 7 ay olmuştur. Sonra davacılarla davalı arasındaki husumet de belgelerle sabittir. Hâkimin sorması gerekir.
Aklınız 7 aydır nerdeydi? Kendi kişisel husumetlerinize Gazi’yi karıştırmaya utanmıyor musunuz?
Ancak tabii ki böyle olmaz. Sabahattin Ali’nin gösterdiği şahitlerin dinlenmesine gerek olmadığı hükmü verilir. Başlı başına bir hukuk komedisi olarak, dava, bir süre sonra gizli celsede görülmeye başlar. Ve Sabahattin Ali sorar:
Şu hususu da ilaveden men-i nefs edemeyeceğim. Geçen muhakemem hafi olmuştur. Halbuki meselede kanunun tarif ettiği bir sebep mevcut olmadığı için muhakemenin gizli olmasına imkan yoktur. Mektep talebelerinin ve efkar-ı umumiye namına gelenlerin çokluğu bir sebep ise bunu kanun namına imkan yoktur.
Sabahattin Ali’nin duruşmasına halkın ve öğrencilerinin büyük ilgi göstermesi üzerine mahkemenin gizli yapılmasına karar verilir ve bu kadarla da kalmaz:
Fakat bu kadarla da kalmadı, mahkûm olduğum halde hala etrafımla temasıma müsaade edilmiyor. Hapishanede bile benim yakamı bırakmadıktan sonra insanın nikbin olabilmesine imkân yoktur.
Dava neticesinde 12 aya mahkûm oluyor. Birkaç kez temyize başvuruyor. 12 ay kesilen ceza 14 aya çıkarılıyor. Çünkü Sabahattin Ali hâkimlere, gelecek kuşaklar karşısında Türk hâkimlerinin utanacakları bir kararın altına imza attıklarını hatırlatıyor ve ekliyor:
“…mahkemenizden ne merhamet, ne müsamaha istiyorum. İstediğim şey adalet, vermekle mükellef olduğunuz adalettir.”
Sonuç olarak bu bahiste, Sabahattin Ali “muallimleri” sömürerek zenginleşmek isteyenlerin tekerine çomak soktuğu ve kendisini sömürtmemek için gazeteden ayrılarak husumetlerine nail olduğu için “iftiraya” uğruyor. Gençliğin verdiği heyecana kapılarak “Gazi’ye hakaret eden bir şiir yazdığı için değil. Ve 14 ay hüküm giyiyor. Mahkûmiyetinin 12.ayında genel aftan yararlanarak özgürlüğüne yeniden kavuşuyor.
Kavuşuyor ama artık işi elinden alınmış ve beş parasızdır. Ankara’ya gidiyor. Memurluğu yarıda kaldığı için devlet tarafından bir işe yerleştirilmesinin kanunen zorunlu olduğunu söylüyor. Haklı olduğu söyleniyor yüzüne karşı ama “elden bir şey gelmiyor”. “Gazi”nin buyruğu lazım geliyor. Sabahattin Ali, 15 Ocak 1934 tarihli Varlık’ta (13. Sayı) “Benim Aşkım” başlıklı “Gazi”yi metheden bir şiir yayımlıyor ve işe kavuşma imkânına kavuşuyor. Şiir şöyle:
Sensin kalbim değildir, böyle göğsümde vuran,
Sensin ‘Ülkü’ adıyla beynimde dimdik duran
Sensin çeyrek asırlık günlerimi dolduran
Seni çıkartsam ömrüm başlamadan bitiyor
Hem bunları ne çıkar anlatsam bir düziye
Hisler kambur oluyor dökülüyor yazıya
Kısacası gönlümü verdim Ulu Gazi’ye
Göğsümde şimdi yalnız onun aşkı yatıyor.”
Bu şiir hakkında, Sabahattin’e pek de dostça yaklaşmayan, dayı oğlu Reşit.M. Ertüzün’ün  yorumunu okuyalım:
Sabahattin’in Atatürk’ü övdüğü o kasidemsi şiiri aşka gelip de içten duygularla yazmadığı bellidir.” [14]
Şiirin zorlama bir biçimde yazıldığı ilk okuyuşta hemen anlaşılıyor. Ama Sabahattin Ali, Kurtuluş savaşının önderi olarak gördüğü Mustafa Kemal’e her zaman belli bir saygı çerçevesi içinde yaklaşmıştır. Ve hatta İsmet İnönü’ye de.
Nâzım Hikmet kurtuluş savaşını anlattığı destanında Mustafa Kemal’e gereken yeri vermiştir. Hatta “Donanma Davası” ile bir iftira sonucu mahkûm edildiğinde:
Askeri isyana ben teşvik etmedim/Kör değilim ve senin yaptığın her ileri dev hamlesini anlayabilen bir kafam yurdunu seven bir yüreğim var ”[15]
diyen bir şiirsel mektup yazarak Mustafa Kemal’e yollamıştır. Aynı kuşaktan Hasan İzzettin Dinamo, Kutsal İsyan’ı yazmış ve Ateş Yılları isimli bir romanında da Mustafa Kemal’i anlatmıştır. O zamanın solcusunun gözünde “Gazi” bütün kötülüklerden uzak, sığınılacak bir liman gibi gözükmekteydi. Şimdi sormak gerekiyor Emin Karaca’ya:
Sabahattin Ali adınızla ve kimliğinizle: “Cümlesi beli evet der enelhak dese/ Hala taparlar mı koca terese?/ İsmet girmedi mi hala kodese?/ Kel Ali’nin boynu vurulmuş mudur?” taşlamasını yazacaksınız, bu yüzden 1 yıl hapis cezasına çarptırılacaksınız.
Yatıp çıktıktan sonra devletten iş (öğretmenlik) isteyeceksiniz. Milli Eğitim Bakanı, o zaman Mustafa Kemal Paşa’ya (Gazi) bağlılığınızı ispatlayın diyecek ve aynı Sabahattin Ali adınız ve kimliğinizle “Benim Aşkım” adlı şiirinizi yazıp, son iki mısraında : “Kısacası gönlümü verdim Ulu Gazi’ye/Göğsümde şimdi yalnız onun aşkı yatıyor” diyeceksiniz. Ama “Asla başı öne eğilmedi Sabahattin Ali’nin” şeklinde başlayan arka kapak yazılarıyla “Başın Öne Eğilmesin” adlı romanlar sunulacak arkanızdan…” [16]

Bu yazdıklarınız en hafif deyişle insafsızlık olmuyor mu?
Almanya Meselesi
Sabahattin Ali öğrenim görmek üzere gittiği Almanya’dan eğitimini tamamlayamadan dönmek zorunda kalır. Kimine göre “Türklüğe hakaret eden” bir Alman’a iki tokat aşk ettiği için yani milliyetçilikten, kimine göre ise komünist propaganda yaptığı için.
İlk tezi savunanlar şöyle yorumluyor: Bir Alman ‘Bu parazit Türkler bizim paramızla burada okuyor’ diyor Sabahattin Ali de adamın yakasına yapışıp, iki tokat attıktan sonra ‘Sözünü geri al  biz parazit değiliz, kendi hükümetimizin yolladığı parayla okuyoruz’ diyor.
Şimdi Allah aşkına söyleyin burada milliyetçi kim oluyor? Ülkesinde öğrenim gören yabancı bir öğrenciye “parazit” diyen Hitler kırığı Alman mı? Biz kendi hükümetimizin parasıyla okuyoruz diyerek doğruyu söyleyen Sabahattin Ali mi?
Sabahattin Ali’nin solla tanışması Almanya serüveniyle başlıyor:
Kendisi solla, solculukla ilişkisi olmayan hatta Türkçü-turancı bir kişi olarak, Almanya’ya tahsile giderken yolda Almanca bir roman gördüğünü ve bu romanı yolda, yani trende okuduğunu anlatmıştı. Bu roman bitince, ‘bu romanda olanların onda biri doğruysa, insan, namuslu bir insan, mutlaka solcu olmalıdır’ kararına varmış. Bu roman Upton Sinclair’in ‘Oil’ adlı kitabıdır. Türkçesi, Petrol olarak çevrilmiştir… Giderayak Türkiye’nin Alman dilinde yazılmış en geniş marksist-leninist kütüphanesine sahip olduğunu da söylemişti”[17]
Sabahattin Ali’nin Almanya’ya gitmeden önce solla alakası hemen hiç yoktur ya da zayıftır. Arkadaş grubu içerisinde Nihal Atsız ve çevresi vardır. Almanya macerası Sabahattin Ali’nin solculaşma süreci olmuştur:
Hayatımdan günler, haftalar ve aylar geçmeye başladı. Sabahattin Almanya’dan dönerken oldukça yüklü kitapla dönmüştü. İki oda olan evimizde, çatının bittiği yerde içinde ayakta durulmayan odamsı bir yer vardı. Kitapları, mecmuaları ve Almanya’dan getirdiği birtakım resimleri oraya yerleştirdi. O Almanya’da iken daha Hitler işbaşına gelmemişti. Sanırım solculuk hareketli idi. Almanya’da bir Alman Türklüğe hakaret etmiş, Sabahattin bunu hazmedememiş, orada huzursuz olmuştu. Bu huzursuzluk içinde Lenin’in “Kapitalizmin Son Aşaması: Emperyalizm”, Marx’ın, Engels’in, Kautsky’nin, Bernstein’in eserlerini ve diğer solcu birçok eseri almış okumuş, vatanının sola kayarsa ona göre daha dengeli bir memleket olacağına inanmıştı. Vakit vakit odaya girer kitapları karıştırır, her zaman çok kitap okurdu. Tuvalette, otobüste, parkta, konuşmadığı her yerde.”[18]
Aslında biraz okunsa bu meselenin aslını Sabahattin Ali kendisi anlatmıştır. Hasan İzzettin Dinamo’nun kaçaklık yıllarında karşılaştığı Sabahattin Ali bu konuyu birçok ayrıntısıyla birlikte Dinamo’ya aktarmıştır:
Ben Almanya’ya gittiğimde bütün üniversitelerde faşizm kımıldaması başlamıştı. Bütün Alman delikanlılarının alınlarında kendilerinin Töton kanından geldiklerini gösteren anlamsal yazılar görür gibi oluyordum. Niebelungen şarkıları elden ve dilden düşmüyordu. Benim Türk olduğumu bildikleri halde Niebelungen destanını oku Ali, onu okumadıkça dünyanın kaç bucak olduğunu anlayamazsın, diyorlardı. Ben de bu bağnaz destanı okur gibi yaparak karıştırdım. Ne var ki okumadığımı çabucak anladılar ve bana gözdağı vermeye başladılar. Okula getirdiğim antifaşist  birkaç kitabım yitti. İlkin bir tesadüf sandım. Sonra sınıftaki bağnaz Nazi delikanlılarının işi olduğunu anladım. Ne okuduğunu iyice kontrol altına almışlardı. Heine’nin şiirleri, Goethe’nin Faust’u da yitti. Artık evimden dışarı kitap çıkaramıyordum. Schalom Asok’ın Sintflut adlı ünlü romanını okumayacaksın, yoksa, sen de gizli Yahudilerden misin diyorlardı.”[19]
Öncelikle Almanya’nın politik atmosferini anlatıyor ve başından geçenleri şöyle tamamlıyor:
“Dinamo, Almanya’daki komünist ya da sosyal demokrat arkadaşlarımı düşünüyorum. Bunlar, Spartakistler’in en son kuşaklarıydı. Faşizmle korkunç bir biçimde boğuşuyorlardı. Her gün içlerinden bir ikisi yitiyordu. Okulumuzun içinde Hitlerciler yuvalanmıştı. Bütün üniversitelerde ve yüksek okullarda bu can alıcı örgütler kurulmuştu, öğrencileri türlü usullerle kışkırtıyorlar, komünist, sosyal demokrat ya da herhangi bir biçimde Naziliğe karşı olanları açığa çıkarıyor, sonra fena halde dövüyor, aşağılıyor, paçavra haline getiriyor, böylece ya okuldan kaçırıyor ya da bir kuytulukta öldürüyorlardı. Bu Nazi yandaşlarının en çok diş biledikleri kişi ben olmuştum. Şundan ki, aşağılanan öğrenciler zamanla hep benim çevremde toplanmışlardı. Türk oluşum, düşmanlarımı durduruyordu. Eğer Hitler’in orduları Türkiye’ye girseydi o zaman benim başım da belaya girebilirdi. Şimdi eski müttefik bir memleketin gençlerinden olmam bana biraz olsun dokunulmazlık veriyordu. Çevreme sığınan sosyal demokratlar da zamanla azaldı, hele Yahudiler hiç kalmadı. O zaman, tehlikenin benim başımda döndüğünü anladım. Bir gün hasımlarımdan habersiz trene atladığım gibi Türkiye’nin yolunu tuttum, yoksa biraz daha gecikseydim Spartakist olarak ben de yaşamımı yitirebilirdim.” [20]
Yani faşistlerle “işbirliği” yapmadığı, Anti-faşist bir tutum sergilediği için Hitlercileri rahatsız ediyor. Ve ölüm tehlikesini sezinlediği için Almanya’dan kaçıyor.
Nerede milliyetçilik?
Öldürülüşü
Reşit Ertüzün adı geçen kitabında Sabahattin Ali’yi tanımakta güçlük çektiğini belirtiyor. Eski “Sanatçı” Sabahattin gitmiş yerine eylemci Sabahattin gelmiştir. Çünkü:
Sükun ve rahatı seven mizacımı, karımı, çocuğumu göz önünde tutarak memurluğa devam mı etmeliydim, yoksa memlekette çok okunan ve sevilen, şöhreti sınırlar dışına çıkmaya başlayan bir muharririn sosyal vazifelerini düşünerek açıkça mücadeleye mi atılmalıydım? Bana bu sonuncu vazife daha mühim, daha lüzumlu ve daha kaçınılmaz göründü.” [21]
Sabahattin Ali, Markopaşa [22] isimli bir mizah gazetesi aracılığı ile siyasal mücadelesine keskin bir şekilde yön verir. Gazetenin başyazılarını Sabahattin Ali yazar, diğer yazıların çoğunluğu Aziz Nesin’indir. Gazetenin başlıca özellikleri “Siyasal iktidar sahiplerini gülünçleştirerek hicvetmek, tek parti baskısına karşı mücadele etmek, yolsuzlukları ortaya koymak, halkın vicdanını dile getirmek” olarak nitelenebilir. Ancak en önemli özelliği bunlar arasında değildir. Zira, en önemli özelliği anti-emperyalist olmasıdır. Kurtuluş savaşı ve sonrasında emperyalizmle bağımlılık ilişkilerinin kopartılması süreci artık geriye işletilmektedir. Yani bağımlılık ilişkileri yeniden kurulmaktadır. Truman Doktrini’yle yeniden borçlanma başlamıştır ve yabancı sermaye ülkeye davet edilmiştir. Bu süreçte Markopaşa’nın başyazıları bu süreci gözler önüne sermekte ve halkı anti-emperyalist siyasetle buluşturmaktadır.
Bir provakasyonla devletin güdümüne geçirilen Markopaşa, Aziz Nesin’in mizah yazılarıyla (bürodan derginin imtiyazı ile birlikte yazı arşivi de çalınmıştır) yalnızca başyazılarına anti-komünist bir içerik verilerek çıkarılabilmiştir. Birkaç sayı sonra da dergi ilgisizlikten ötürü kapatılmıştır. Bu da Markopaşa’yı Markopaşa yapanın Sabahattin Ali’nin başyazıları olduğunu kanıtlar. Yani anti-emperyalizmin.
Markopaşa süreciyle birçok kez tutuklanan Sabahattin Ali, sürekli polis takibinden bunalmıştır. Yurtdışına çıkmaya karar verir. O dönemde Pertev Nail Boratav, Niyazi Berkes, Muvaffak Şeref, Serteller, sonrasında Nâzım Hikmet yurtdışına çıkmak zorunda kalmıştır. Sabahattin Ali’nin yurtdışına çıkmak istemesi de akla yatkındır.
Peki, hükümet neden Sabahattin Ali’den bu kadar ürkmüştür? Bu öyle bir ürküntüdür ki Meclis, Markopaşa’nın yayınını kapatma kararı almış, “kökü dışarı”dalıkla suçlamış, “Sırça Köşk” kitabını toplatma gereğini duymuştur:
“Evvela ben çok okunan bir muharrim: Baskı sayısı 60 bine varan eserlerimi okuyan en aşağı yarım (milyon) kişilik bir kitleye…”   [23]

Cevabı bu kadar basittir. Ölümüne gelince:
Gece geç vakit, Cevat Dursunoğlu’nun Tandoğan alanı civarındaki evinden Cemil Sait Barlas’la birlikte çıkmış, soğuk ama pırıl pırıl yıldızlı bir Ankara ayazında yürüyerek Kızılay’a doğru gidiyorduk. Barlas, Sabahattin Ali’nin öldürüldüğü yıllarda bakanlık yapmıştı. Sabahattin Ali, bir yazısında Bakan Barlas’a hakaret ettiği için hapse mahkûm olmuş ve üç ay hapis yatmıştı. Bunları bildiğim için, Cemil Sait Beye sormuştum:
-Bu kaçış ve öldürülüş hikayesine ne diyorsunuz?
Hiç unutmam, Maltepe’yi geçmiş, tam Bomonti Havagazı fırınlarının önlerine gelmiştik. Barlas birden durdu, kolumu tuttu ve şöyle dedi:
-Hiç sorma bu hikâyeyi… Şöyle ya da böyle bizim hepimizin elinde kanı vardır, bulaşmıştır bu cinayet hikâyesine… Üstüne gitmemiz lazımdı, gidemedik, hata ettik…
Cemil Sait Barlas bunları öylesine söylemişti ki konunu üstüne bir daha dönemedim. Hep kafamı kurcalamıştır. Barlas, 1948-49-50 yıllarında Hasan Saka Hükümeti’nde ticaret ve daha sonraki Şemsettin Günaltay Hükümeti’nde de devlet bakanıydı. Hükümet olarak bir bildikleri mi vardı, yoksa eski Devlet Bakanı Barlas, özel olarak bu konuda bilgi sahibi mi idi? Bunu öğrenemedim. Ama bildiğim, gördüğüm tek şey, bir aydın olarak Barlas’ın Sabahattin Ali’nin ölümünden dolayı büyük bir üzüntü duyduğuydu. Bunu açıkça söylerdi:
-Türkiye’nin en büyük yazarlarından biriydi, ölümünden biz sorumluyuz.” [24]
Meclis Kürsüsünden, Markopaşa şahsında Sabahattin Ali’yi “Kökü dışarıda”lıkla suçlayan eski mebus Barlas daha açık nasıl anlatsın?
Aziz Nesin de bu gerçeğe yaklaşmamızda bize şöyle yardım ediyor:
“İki kişi, birbirinden habersiz olarak, aşağı yukarı on altı yıl arayla bana Sabahattin Ali’nin ölümünden sorumlu olanın adını vermişlerdi. Bu kişi, sonradan Başbakanlık da yapmış olan, cinayet sırasındaki bir bakandı. Bana duygu tanığı olarak olayı ilk anlatan Çetin Altan’dır. Çetin Altan’a bu olayı niçin yazmadığını sorduğumda, o bakanın  kendisine iyilik etmiş olduğunu söylemişti. Aynı adam, 12 Mart’ta Çetin Altan’a kötülük de etti. Ve Çetin’in bu olayı bana anlatmasından on altı yıl sonra, başka tanıklarla aynı olayı bana Faruk Erem anlattı. Gerek Çetin Atlan’ın, gerek Faruk Erem’in yapacağı açıklamalar, gizi yıllardır süren bu cinayeti oldukça aydınlatacaktır. Kaldı ki, onların bana anlattığı, benim Sabahattin Ali’yi devletin öldürmediği düşünceme de uymuyor.”[25]
Sabahattin Ali’nin öldürülüşünde “kişisel zaafları” ancak bir yan etken olmuştur. Kimse artık çıkıp Sabahattin Ali kişisel kusurlarının sonucunda öldürüldü demesin. Sabahattin Ali, Markopaşa muhalefetiyle çok etkili bir hale gelmişti. Anti-emperyalist siyasetin geniş kitlelerce nasıl karşılık gördüğünü, egemenlerin gözünde bir korku merhalesine çevirmişti. Egemenler tek parti iktidarına yönelen öfkenin Demokrat partiye akmasına dünden razıydı. Ama Markopaşa aracılığıyla Sabahattin Ali bir üçüncü yolu işaret ediyordu. Susturulmalıydı:
Bir akşam bize, rahat durması şartıyla İnönü’nün kendisine milletvekilliği önerdiğini ve bunu reddettiğini anlatmıştı”[26]
Vali Tandoğan sorguda olan Sabahattin Ali’yi gazetesinde D.P’yi yermesini salıklayarak salıvermişti.[27] Onlar istedi diye yapmadı ama Markopaşa’nın hicvinden elbette D.P. de yakasını kurtaramadı. Markopaşa ve Sabahattin Ali yalnızca halkının yanındaydı.
Sonra, Türkiye edebiyatının en büyük romancılarından biri, halen gizini koruyan bir biçimde öldürüldü. Bu konuda da en önemli ipucunu bize Sabahattin Ali bıraktı, hem de daha yaşarken:
Herif, bütün ünlü edebiyatçıları, düşün adamlarını, şairleri, romancıları yakalayınca bir gece henüz istila edilmemiş bir ülkenin sınırına götürüyor ve orda ya sırtına ya kafasına bir ya da bir kaç kurşun atarak onu orada bırakıyor. Sonra, ölü orda başkalarınca bulunuyor ve gazetelere haber olarak ‘filan, falan şair ya da düşünür kaçarken sınırda görülerek vurulmuştur.’[28]

Türkiye’nin yazarları, aydınları olarak gerçeği er geç ortaya çıkaracağız. Şimdilik “Ali Ertekin” isimli soytarıyı, katil olarak önümüze atanlara yutmadığımızı göstermekle yetinelim. Sabahattin Ali’nin ölümüne dair ipuçlarını birleştirmek başka bir yazının konusu olsun. Yazımızın bu bölümünü, Sabahattin Ali’nin kız kardeşinin başka kimseden duymadığı, Sabahattin Ali’nin ağzından düşürmediği bir türküyle noktalayalım:
Tabutumun altı çatlak, beni vuran benden alçak!”
Markopaşa’ya doğru, önce Yeni Dünya
Markopaşa’yı sağlıklı bir şekilde değerlendirebilmek için “Yeni Dünya” gazetesine bakmak gerekiyor. “Yeni Dünya”nın ilk sayısı 1 Aralık 1945 tarihini taşıyor, son sayısı ise 4 Aralık 1945. Hepi topu dört sayı. Peki, ne oluyor da 4 Aralık’tan sonra gazete yayın hayatına devam edemiyor? Devam edemeyen sadece “Yeni Dünya” değil.. Serteller’in yönetiminde çıkan Tan gazetesi ve her iki gazetenin basıldığı La Turquie matbaası yıkılıyor. Üniversite bahçesinde başlayan nümayiş, dışarı taşıyor ve ülkenin ilerici demokrat yayınlarının basıldığı sokakta görevini tamamlıyor.
Bu hadisenin cereyan edeceği, günler öncesinden biliniyor. Serteller, Vali Lütfi Kırdar’a telefon ediyor, duyumlarını aktarıyor ve tertip alınmasını istiyor. Lütfi Kırdar durumdan haberdar olduklarını, gerekli tedbirleri aldıklarını bildiriyor. Nümayiş gününde, La Turquie matbaasının sahibi Halil Lütfi Dördüncü telefona sarılarak Vali Lütfi Kırdar’ı ve dönemin ünlü Emniyet Müdürü “Demir” Ahmet’i arıyor. Verilen cevaplar aynı “Telaşa mahal yok, gerekli tertibat alınmıştır”. Polis olay yerine “nümayişçiler”le birlikte geliyor. Matbaa yıkılıp yerle bir edilirken seyrediyor. Soranlara “biz, sadece burada bulunmak ve hiçbir şeye karışmamak emrini aldık” diyorlar. Sonuç:
Bazı kâğıt bobinleri halı gibi sokağa serilmiş Sirkeci’den denize kadar uzanmıştı.” [29]
Peki ilerici basın üstündeki bu devlet terörü neden estirildi? Dönem “Tek parti” rejiminden “İki Parti” sistemine geçiş dönemiydi. İlerici hareket, Serteller’in başını çektiği, tek parti rejimine karşı Demokratlarla işbirliği taktiğini seçti. Komünist hareket bu süreci bir legalleşme olanağı olarak gördü. Demokratlar da siyaseten güçlenmek ve hükümeti ele geçirebilmek için bir süreliğine ilerici hareketle işbirliği taktiğini benimsedi ve:
TAN olayından bir yıl kadar sonra, Adana’nın tanınmış ailelerinden, arkadaşım Rauf Meto bana ilginç bir anısını anlatmıştı. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü bir sabah kendisine bir görev vermiş: ‘Derhal Celal Bayar’a git, kendisini kahvaltıya beklediğimi söyle, arabayla buraya getir.’ Celal Bayar, derhal resmi elbiselerini giymiş, gitmişler, İsmet Paşa kendilerini pijamasıyla karşılamış, gülerek ‘Kahvaltıya bu kıyafetle mi gelinir’ diye takılmış, sofraya oturmuşlar, uzatmalı kahvaltı sırasında İstanbul’dan durmadan telefonlar geliyormuş. Paşa ‘Gençler üniversitede toplanıyor’, ‘yürüyüşe geçtiler’, ‘sizinkilerin gazetesine vardılar’, ‘gazeteyi tahrip ediyorlar’, ‘hâlâ bunlarla beraber misin’ diye bilgi veriyor ve Celal Bayar’a takılıyormuş”. [30]
İlerici gazeteler ve basıldıkları matbaa yıkılıyor. Vali Kırdar seyrediyor, Demir Ahmet seyrediyor ve İsmet Paşa kahvaltısını ediyor. Celal Bayar’ı ayağına getiriyor, “tatlı” bir gözdağı veriyor; “sol”la işbirliği cısss. Demek ki muhalefetin solla ilişkisini baştan bitirmeye karar vermişler. İkinci bir nokta da legal alana uzanmak isteyen solun önünün kesilmesi oluyor. Sınıf temelli partilerin kurulmasına ilişkin bir yasa meclisten geçiriliyor. İki farklı sosyalist parti kuruluyor. Birisi Esat Adil’in, diğeri Şefik Hüsnü’nün. Hemen peşi sıra da kapatma kararı alınıyor.
Yeni Dünya bu denklemde nereye düşüyor? Yeni Dünya’nın kurucuları Cami Baykurt, Sabahattin Ali ve Esat Adil Müstecaplıoğlu’dur. Yani Türkiye Sosyalist Partisi Başkanı Esat Adil’in katılımıyla çıkartılıyor gazete. Sabahattin Ali ile Esat Adil’in dostluğu 22 yıla varıyor. Sabahattin Ali, Esat Adil’i
dürüstlüğü, vatanseverliği, ileri fikirleri, tok yazıları ile tanınan” [31]
sözleriyle niteliyor. Dostları da Sabahattin Ali için “Esat Adil’i sever, sözüne itimat eder” diyor.
Sabahattin Ali kendisini sosyalist olarak niteliyor. Dünyanın dev adımlarla sosyalist bir iktisadi nizama gittiğini düşünüyor. Türkiye gibi geri kalmış bir ülkenin ancak ve ancak sosyalizm aracılığıyla “yüksek medeniyet” seviyesine çıkabileceğine inanıyor. Sosyalizme giden yolun ise her memleketin kendi bünyesinden filizleneceğine, ancak o ülkenin kendi koşulları içerisinden çıkartılabileceğine inanıyor. Kendisinin bağımsız bir yazar olduğunu söylüyor, mizacının herhangi bir örgüte üye olmaya uygun olmadığını belirtiyor.
Özetlersek, Sabahattin Ali sosyalisttir. Bir ülkedeki sosyalizm mücadelesinin başka bir ülke ya da örgüt tarafından tayin edilmesine karşıdır. Bağımsız bir yazar kimliğiyle, sosyalist örgütlerle işbirliği içinde olmayı kendi mizacına daha uygun görmektedir.
Bütün bu düşünceleri kafasında olgunlaştıran Sabahattin Ali, Halide Edip Adıvar’ın evinde Cami Baykurt’la tanışır. Birçok noktada Cami Baykurt’la ortaklaştıklarını fark eder. Tanışmadan birkaç ay sonra Cami Bey’le tekrar karşılaşır. Baykurt, oğlunun gündelik bir siyasi gazete çıkaracağını, Sabahattin Ali’nin de gazetede olmasını istediklerini söyler. Uzun uzadıya tartışırlar. Gazetenin ilkelerini belirlerler. Hazırlıklara başlanır. Cami Baykurt, gazetenin çıkabilmesi için bankadan yüksek faizle kredi çekmeye karar vermiştir. Sabahattin Ali bu fikirden onu vazgeçirir ve beş bin liralık bir sermaye sağlar. Gazete hazırlıkları devam ederken, Sabahattin Ali bir taraftan da Cami Baykurt’la mektuplaşır. Bu mektuplarda gazetenin ilkeleri kesinleştirilir ve isim arayışına girilir. Sabahattin Ali on ana ilke tespit eder ve hepsi de kabul görür. Bu ilkeleri gözden geçirmeden önce şunu aktaralım:
Pek muhterem Cami Beyefendi, gazetenin nasıl bir mücadele organı olacağı ve hangi nihai gaye için mücadele edeceği hususlarında, kanaatimce anlaşmıştık.” [32]
Sabahattin Ali, “Markopaşa”yı da açıklayan çok önemli iki sözcük kullanıyor “mücadele organı” ve “nihai gaye”. Sabahattin Ali’li “Yeni Dünya”, “Marko Paşa”, “Ali Baba” hep bir mücadele organı olarak kullanılıyor ve “nihai gaye”ye odaklanıyor. İlki haricinde “araç” amaca hizmet edemez hale gelince de kapanıp yerini yenisine bırakıyor. Velhasıl, Sabahattin Ali mücadele etmeyi biliyor.
Yayın organı çıkartmak isteyenlerin önündeki en önemli sorunlardan biri de isimdir. İsim önemlidir. İsim “mücadele”yi niteler ve “nihai amaç”ı işaret eder. “Yeni Dünya” ismine varmak da kolay olmuyor. Önce “Ulak” ya da “Savaş” isimleri ortaya atılıyor. Sabahattin Ali ikisine de taraftar olmuyor. İlki garip kaçıyor, ikincisiyse militarist bir derginin ismini tekrarlıyor. Sabahattin Ali “Türkiye”, “Dünya” gibi isimler olabilir diyor eğer bunlar kabul görmezse “meşrebimize” daha uygun düşen “Barış”, “Hürriyet”, “Demokrat” türünden bir isim koyalım diyor. Vedat Baykurt, Cami Baykurt’un oğlu, “benim bulduğum en iyi isim Dikkat” diyor eğer bu kabul görmezse diye başlıyor ve bir dizi isim sayıyor. Netice:
“Teklif etmiş olduğunuz YENİ DÜNYA ismini ittifakla kabul ettik.”
Sabahattin Ali “mücadele” organının fikir ve isim babası oluyor. Savaş ismini militarist bir derginin adı olmasından ötürü kabul etmiyor. Ancak Mustafa Suphi’nin başında bulunduğu “Yeni Dünya” gazetesinin adını, katlinden yıllar sonra almakta bir sakınca görmüyor. “Yeni Dünya” sosyalizmi imliyor ve “Eski Dünya”nın demir pençesi dört sayı sonra matbaa bobinleriyle birlikte “Yeni Dünya”nın basılı sayılarını da Sirkeci’den denize kadar yuvarlıyor.
Şimdi, Sabahattin Ali’nin gazete için ortaya koyduğu ilkelerden bazılarını gözden geçirelim.
1-Demokratik ana hürriyetlerin, ezcümle söz, yazı, toplanma ve teşkilatlanma hürriyetlerinin tam, riyasız tahakkuku.
Bundan murat edilenin açık olduğunu sanıyorum. Legale açılmak isteyen komünist hareketin üstündeki baskının kaldırılması için mücadele etmeli diyor Sabahattin Ali.
2-Köylünün yeter derecede toprağa bedelsiz sahip kılınması…
Toprak reformu için kamuoyu oluşturmak ve feodal sistemin tasfiyesi için hükümet üzerinde baskı oluşturmak gerektiğini söylüyor.
3-Büyük sanayinin, münakalat vasıtalarının, madenler ve akarsular gibi toprak hazinelerinin, umumi hizmet ve zaruri ihtiyaç müesseselerinin ve bankaların devletleştirilmesi veya devlet kontrolüne alınması.
Kamulaştırmanın propagandasının yapılmasını istiyor. Sabahattin Ali çapındaki bir adamın mevcut sistem içinde buna imkan olmadığını bilmemesine imkan yok. Sosyalist siyasetin hangi temel esaslar üzerinden yükseleceğine işaret ediyor.
4-Türkiye’nin emniyet ve selameti etrafını çeviren devletlerle iyi komşuluk münasebetlerine bağlı olduğu için, bütün hür ve demokrat komşu devletlerle samimi ve anlayışlı bir dostluk siyaseti kurulması ve bu devletlerin siyasi, kültürel ve ekonomik bünyelerinin ve inkişaflarının yakından ve yalansız takibedilerek milletin bilgisine sunulması.
Burada komşu devletlerden kast edilenin Sovyetler Birliği olduğuna kuşku duymamak gerekiyor. Sovyetler’in her yönüyle, yakından ve yalansız, halka anlatılması gerektiğini söylüyor. Dünya’daki tek sosyalist ülkeyle dayanışmanın bu biçimle yürütülmesini doğru buluyor.
Sabahattin Ali on madde sıralıyor. Bunların arasında faşist ve dinci ideolojilerin kanunen yasaklanması için uğraşmak, azınlıkların eşit birer vatandaş olarak görülmesi ve kendi kültürlerini ve dillerini geliştirebilecekleri bir ortam hazırlamak için mücadele etmek de var.
Ayrıca kendisinin fiilen bulunamayacağı durumlarda, gazetenin siyasi kontrolünün Esat Adil tarafından yapılacağı da karar altına alınıyor. Yani Sabahattin Ali, TSP çizgisine yakın bir siyasi düşünceye sahiptir. Bu partinin kurucusunun yirmi iki yıllık dostudur, mizacını uygun bulmadığı için bu partiye üye olmamıştır, yayıncılık yoluyla sosyalist siyasete enerji akıtmak fikrindedir.
Ancak “Yeni Dünya” dört sayı sonra çıkma imkânını yitirmiştir. Sabahattin Ali’nin beş bin liralık sermayesi de matbaayla birlikte yok olmuştur. Bu olay Sabahattin Ali’ye “ciddi” bir gazete yoluyla mücadele etmenin imkânsızlığını göstermiş ve bir arayış içerisine sokmuştur.
Markopaşa 
Markopaşa’nın fikir babasının kim olduğuna dair çeşitli rivayetler var. Rıfat Ilgaz’a göre, Esat Adil’in başkanlık ettiği
sendikadaki işçiler ortaya atmıştır bu fikri. Aziz Nesin’e göre fikir kendisinden çıkmıştır sendika da kabul etmiştir. Sendika işçileri kendi aralarında para toplamaya başlamışlar gazetenin çıkması için. Ama yeterli miktarda para toplanamadığı için ilk girişim başarısızlıkla sonuçlanır. Tahminime göre Esat Adil bu işin peşini bırakmamış, konuyu Sabahattin Ali’ye açmış. Aziz Nesin’le Sabahattin Ali buluşturulmuş. Sabahattin Ali sermaye koymayı teklif etmiş. İlkeler üzerinde anlaşılmış ve gazete çıkarılmış.
Markopaşa çıkmadan önce Aziz Nesin adı pek duyulmuş değil. Nesin’in tanınmaya başlaması Markopaşa’lardan da sonra “Akbaba” sürecine dayanır. Aziz Nesin sürgünden dönmüştür. Akbaba’ya yazı götürür. Yazı işleri müdür çok beğenir. Falih Rıfkı’ya yazıların muharririnin çok yetenekli olduğundan bahseder. Falih Rıfkı yazarın adını sorar “Aziz Nesin” cevabını alır. “Hiç duymadım” der. Buna rağmen, Markopaşa kuruluşunda, Sabahattin Ali, üç romanı, altı öykü kitabı, bir şiir kitabı yayımlanmış bir yazar olarak, Aziz Nesin’e eşitiymiş gibi muamele eder. Aziz Nesin’e “mizah yazılarını kontrol ederim” der, Aziz Nesin de “Öyleyse ben de senin baş yazılarını kontrol ederim,” der. Sabahattin Ali kabul eder. Sabahattin Ali on bin lira gibi bir sermaye koyar ve Aziz Nesin’e “1500 liradan yukarı kazanca ortağız, daha aşağısı gelirse senin” der. Kısacası “bizden” iki yazara yakışır bir ortaklık kurulur.
Ancak Aziz Nesin henüz bildiğimiz Aziz Nesin değildir. Dolayısıyla Sabahattin Ali’nin yapmak istediğini kavrayabildiğini düşünmüyorum. Markopaşa, Sabahattin Ali için bir mücadele organıdır ve nihai bir hedefi vardır. Aziz Nesin içinse Markopaşa bir araçtan çok bir amaçtır. Bunu sonraki süreçte yaptıklarını bildiğim için söylüyorum. Şöyle ki; Markopaşa hiç beklenmedik bir başarı elde eder. Altmış bin ila yüz bin arasında bir tiraja ulaşır. Bu süreçte hükümet dergiyi etkisiz hale getirmek için bir provokasyon gerçekleştirir. Orhan Erkip adında bir adam Markopaşacıların arasına sızdırılır. Erkip, başlangıçta canla başla çalışır ve çalışma arkadaşlarına güven verir. Bir gece habersizce idarehaneye gelir ve Markopaşa’nın imtiyaz belgesiyle birlikte yazı arşivini çalar. İlerleyen günlerde Markopaşa tam tersi bir yayın organı olarak basılmaya başlanır: “Komünist şarlatanları ifşa ediyoruz.” Sorumlu yazı işleri müdürü olarak da Orhan Erkip adı görünmektedir. Bu provokasyondan altı ay sonra Sabahattin Ali öldürülür. Aziz Nesin sürgündedir. Bir gün bir mektup alır “Orhan pişman olmuş. İmtiyazı bize geri vermek istiyor. Ne dersin?” Cevap şöyle: “Pişman olduysa tamam. Gazetenin bizim kontrolümüzde olması şartıyla evet”.
Gazetelerini ellerinden alan, kendileri için “Komünist şarlatanlar, vatan hainleri, memleketi moskofa satanlar” diye yazı yazan bir adamla anlaşma yapmak başka nasıl açıklanabilir? Aziz Nesin henüz bildiğimiz Aziz Nesin değildir. İyi satan bir gazete istemektedir ve bunun için de Orhan Erkip’le işbirliği yapmayı kabul etmiştir.
Peki bir hükümeti bu kadar rahatsız eden ne olabilir bir mizah gazetesinde?
Ali Baba Kırk Haramilere Karşı adlı dergideki bir yazıyı Tokat Kütüphane Müdürüne okuduğumda adamcağız ağladı: ‘Allahaşkına okuma, çoluğum çocuğum var, bu kadar baskı altında kalmış bir toplum olduğumuzu bu yazı ile anlıyorum. Çoluk çocuğum olmasa ben de sizin gibi olur, rejime karşı çıkardım’ demiştir” [33]
Sabahattin Ali’li Markopaşa serisinden dergiler çok geniş bir toplumsal kesim tarafından okunuyordu; memurlar, aydınlar, öğretmenler, öğrenciler, işçileri seyyar satıcılar, işsizler…
Ve Markopaşa, Sabahattin Ali’nin Yeni Dünya’da belirlediği ilkeler üzerine kurulmuştu. Ancak bu ilkeler çok sağlam bir anti-emperyalist omurga üzerine oturtulmuştu. Anti-emperyalist nitelik Sabahattin Ali’nin başyazılarından geliyordu. Sabahattin Ali başyazılarında Marshall yardımından tutun da yapılan ikili anlaşmalara kadar; alınan yardımın hangi kesim için harcanacağından, borcun kimin omuzlarına yükleneceğine kadar birçok konuyu gözler önüne seriyor ve gazetenin elden ele okunduğunu hesap edersek en aşağı beş yüz bin kişilik bir kitleye ulaşabiliyordu. Sabahattin Ali’nin ölümü de bu süreç sonunda vukuu buldu.
Notlar:
[1]SABAHATTİN ALİ’NİN ROMANLARINDA HÜMANİZM, Leyla Alkayeva, sovyet türkologlarının türk edebiyatı incelemeleri içinde syf 81.Cem Yayınevi 1980.
[2] SABAHATTİN ALİ OLAYI, kemal bayram çukurkavaklı, YENİGÜN YAYINLARI, EYLÜL 1978
[3] Alman faşizminden kaçan bilim adamlarından. Türkiye’de Devlet Tiyatroları’nın kurucusu. Sabahattin Ali ve “Demir Ökçe ile Altın Zincir’in topraklarımızdaki ilk çevirmeni Emin Türk Eliçin Baş dramaturglarıydı.
[4] SABAHATTİN ALİ OLAYI içinde, BEKİR SEMERCİ, SYF 184
[5] Sabahattin Ali, Mahkemelerde, YKY Nisan 2004
[6] Reşit M. Ertüzün Sabahattin Ali Olayının Gerçeği, Gür Yayınları 1985
[7] Sabahattin Ali, Filiz Ali-Atilla Özkırımlı, De yayınevi Mart 1986
[8] “Sabahattin, Türkiye’de Marksizm-leninizmi en derin köklerine kadar ve en iyi bilen insanlardan biriydi” Rasih Nuri İleri, Sabahattin Ali, Filiz Ali-Atilla Özkırımlı kitabı içinde.
[9] Sabahattin Ali, Filiz Ali-Atilla Özkırımlı içinde Muvaffak Şeref, de yayınevi, mart 1986
[10]Sabahattin Ali, Filiz Ali-Atilla Özkırımlı içinde, Süheyla Conkman
[11] Sabahattin Ali, Filiz Ali-Atilla Özkırımlı içinde, Mediha Esenel
[12] İLK KÖŞE, Samet Ağaoğlu,  Ağaoğlu Yayınevi tesisleri, Ekim 1978
[13] Sabahattin Ali, Mahkemelerde, YKY Nisan 2004. Bundan sonraki alıntılar yeniden belirtilene kadar bu kaynaktan alınmıştır.
[14] Reşit M. Ertüzün, Sabahattin Ali Olayının Gerçeği
[15] Bakınız, Emin Karaca’nın “Sevdalınız Komünisttir” kitabı. Gendaş Kültür Aralık 2001.
[17] Rasih Nuri İleri, Sabahattin Ali, Filiz Ali-Atilla Özkırımlı Kitabının içinde
[18] Aliye Ali, Sabahattin Ali, Filiz Ali-Atilla Özkırımlı kitabının içinde
[19] Kırklı Yıllar-2 1944 TKP DAVASI, Derleyen: Rasih Nuri İleri, içinde  TKP Aydınlar ve Anılar, H.İ.Dinamo. TÜSTAV Yayınları Mayıs 2003
[20] Aynı.
[21] Sabahattin Ali, Mahkemelerde, YKY Nisan 2004
[22] Bu mizah Gazetesi için bakınız: 1-Mehmet Ergün, Sahte Marko Paşa-Bir Provakasyonun öyküsü, Papirüs Yayınları 2003, 2-Levent Cantek, Markopaşa- Bir Mizah ve Muhalefet Efsanesi, İletişim Yayınları2001, 3-Mehmet Saydur, Marko Paşa Gerçeği, Çınar Yayınları 2001
[23] Sabahattin Ali, Mahkemelerde, YKY Nisan 2004
[24] Reşit M. Ertüzün içinde, aktaran İlhami Soysal
[25] Aziz Nesin, Dünyanın En Borçlu İnsanı, Reşit M. Ertüzün’ün kitabının içinde
[26] Reşit M.Ertüzün.
[27] Bakınız: Kırklı Yıllar-5, “İfşa ediyorum”, Kazım Alöç, TÜSTAV Yayınları, Eylül 2006
[28] Kırklı Yıllar-2 1944 TKP DAVASI, Derleyen: Rasih Nuri İleri, içinde  TKP Aydınlar ve Anılar, H.İ.Dinamo. TÜSTAV Yayınları Mayıs 2003
[29] Kırklı Yıllar-5 içinde Halil Lütfi Dördüncü’nün açıklaması, Tüstav Yayınları Eylül 2006
[30] Kırklı Yıllar-5 içinde Rasih Nuri İleri aktarıyor, Tüstav Yayınları Eylül 2006
[31]Mahkemelerde, Sabahattin Ali, YKY Nisan 2004
[32] Mahkemelerde, Sabahattin Ali, YKY Nisan 2004
[33] Sabahattin Ali Olayı, Kemal Bayram Çukurkavaklı, syf 336, YENİGÜN YAYINLARI, EYLÜL 1978
Reklamlar