Bu röportaj Cumhuriyet Kitap’ta yayınlanmıştır.

‘Kar Kapanı’nda mahsur kalan yalnızca Anadolu’nun küçük bir kasabası değil. Tuğrul Bal romanında, on yıllardır kapana sıkışan koca bir ülkenin insanlarını anlatıyor. Bal ile Kar Kapanı üzerine konuştuk.

Röportaj: Cansu Fırıncı

Tuğrul Bal
Tuğrul Bal

-Yazılama Yayınevi’nden çıkan Kar Kapanı ilk romanınız. Yaşınız itibarıyla baktığımızda, bu kitap için neden bu kadar uzun süre beklediniz?

– Bu kitap on yıl önce başlanan bir çalışmanın ürünü aslında. Fakat çalışmama başladıktan bir süre sonra, yine gerçekleştirmeyi çok istediğim bir başka çalışma girdi araya. Dolayısıyla Kar Kapanı’na bir süre ara vermek durumunda kaldım. Bir gün yakın bir dostum, önüme Orhan Pamuk’un Kar romanını fırlattı ve okumaya çalıştım! Sonra Kar Kapanı’nı yayımlamanın vaktinin geldiğine karar verdim. Elinizdeki roman bu kararın sonucu olarak okurun ilgisine sunuldu’ Bu çalışmaya önceleri ‘Kar Yolları Kesmeden’ ismini koymayı düşündüm ancak popüler birtakım şeyleri çağrıştırdığı için, kolayına kaçmak istemediğimden, ‘Kar Kapanı’ adında karar kıldım.

İlk romanımı yayımlamakta bu kadar beklememin bir nedeni de, dönemin koşulları gereği neredeyse ömrümün yarısını yeraltı faaliyetinde geçirmemden kaynaklıdır. ‘Profesyonel’ bir ‘kadro’ olmanın getirdiği kimi zorunluluklar vardır; örneğin sadece tek bir şey yapmak ve onu çok iyi yapmak gibi. Ben edebiyatla her zaman ilgilendim ancak roman yayımlamak için yalnızca yazmakla ilgilenebileceğim koşulların oluşmasını bekledim. Bundan sonra tek uğraşımın yazmak olacağını söyleyebilirim.

‘BU ROMAN YAŞAMI SORGULUYOR’

– Romanının ilk sayfasını açtığımızda bir ithafla karşılaşıyoruz: ‘Nilgün Aşkın Barın’ın anısına. Nilgün romanın içinde bir karakter olarak çıkıyor karşımıza. Ayrıca romanın bütününe baktığımızda da Sıvas katliamından, Uğur Mumcu cinayetine, Çetin Altan’ın ve İlhan Selçuk’un köşe yazılarına kadar pek çok yaşanmış gerçek olayla karşı karşıya kalıyoruz. Yakın dönem bir Türkiye panoramasından bahsedebiliriz aslında. Romanda anlatılanların tamamı yaşanmış olaylar mı ya da kurgu bu romanın neresinde?

– Bunlar çok doğru tespitler. Nilgün çok erken yaşta, gencecikken kaybettiğimiz bir soylu arkadaşımız. Anlatılan anekdotların içindeki acı olaylar, trajik olaylar yaşanmış şeylerdir, ölüm anlatıldığı gibidir. Yaşamın genel çerçevesi içerisinde böyledir diyebiliriz. Ama roman kurgusu içerisinde başka şeyler de vardır; örneğin Nilgün, Lokman’ın kızı değildir. Nilgün o dramatik sonuyla birlikte, özellikle Sovyetler Birliği’nin ve duvarların yıkılmasıyla birlikte neredeyse yok sayılan, dinozor yerine konulan bir kuşağın önemli bir temsilcisi olarak anılması, bahsedilmesi gereken bir arkadaşımızdı. Eşi yaşıyor, romanın başında bahsedilen kızı yaşıyor, romanı okumuş, ağlaştık birlikte. Nilgün gibi nice kızlarımız vardı. Ben elbette ki yaşamı, yaşamdan bir kesiti olduğu gibi aktaran bir tarz değil, yaşamı sorgulayan, yargılayan bir kurgu içerisinde yaklaştım bu konuya.

Ben dünyayı yorumlamaya ve onu dönüştürmeye çalışan, tırnak içerisinde ‘has’ bir 68’li olarak yaşadığım toplumu yansıtabilecek tipleri, karakterleri alarak, bir roman kurgusu içerisinde onları anlatmaya çalıştım.

Ben tanıdığım, gözlemlediğim insanlardan yola çıkarak yapmaya çalıştım bunu, yoksa sözcükleri mıncıklayarak da yapmak mümkün’ Roman on yıl önce yayımlansa idi, Attila İlhan’a da gönderme var romanda, hatta Michael Jackson’a da ama bu yaşamın ironisi, on yıl önce yazdığım ve bugün yayımlanan romandan kısa bir süre sonra saydığım isimler öldü. Yoksa öldükleri için girmediler romana. Tabii ben burada şunu da söylemeliyim, türküsüne yabancılaşmış bir emekçinin, Michael Jackson dinlemesi de garip geliyor bana. Elbette ki, bunu Michael Jackson’u küçümsediğim için söylemiyorum.

– Romanınızda Atilla isminde bir karakter var, komünist partisi üyesi, yeraltı faaliyetlerinde bulunuyor. Okurlar ister istemez Atilla ile sizin aranızda bir ilişki kuracak. Atilla sizinle birlikte bu süreçten geçen insanların ortalama bir karakteri mi? Atilla karakterinin ne kadar sizden bir parçayı içeriyor?

– Öncelikle ‘herkesin bir komünist partisi vardır’ gerçeğinden yola çıkarak, okuru ne Moskova merkezli, ne ilerlemeci, ne sekter bir ön kabullenişin içinde bırakmak istemediğim için, romanda Gizli Komünist Partisi diyerek ortada bırakmayı yeğledim. Eğer eski TKP Türkiye solunun bütününü temsil ediyor olsaydı, kahramanımı o çerçeveye de oturturdum. Sovyetler Birliği çözüldükten sonra, verdiği onca emeği ortada bir insan olarak bu hakkı kendimde görmedim.

Atilla için ‘ortalamanın’ karakteri diyebilirim. Ancak ben olmayan bir karakteri yazarken bile hep tanıdığım birilerini düşünerek onları gözlemleyerek oluştururum. Bu nedenle romandaki karakterlerin adlarını bile gerçek adlardan seçerek koydum. O dönemin politik kadroları bilirler ve hep o insanları düşünerek değerlendireceklerdir yazılanları. Tabii bu karakterleri yazarken, eğer onları iyi yönetemezseniz, sonu inanılmaz kötü durumlara yol açabilir. Onlara ruhsal bir boyut katacak beceriyi sergileyebilmeniz gerekir. Atilla da bu anlamda elbette benden de izler var. Ancak Nilgün’ün eşi İbrahim Barın, tıpkı Atilla karakteri gibi gerçek hayatta bir elektrik mühendisidir. Bugün de o günlerde olduğu gibi yüreğiyle ve bileğiyle yaptıklarının ve söylediklerinin arkasından sapasağlam durmaktadır. Ben İbrahim’in şefiydim, onun ‘yeraltı’na giriş kararını veren ve Nilgün’ün ardından çektiği acılara tanıklık eden de benim.

– Romandaki Maksut, sonradan Kenan Evren’in damadı olan Maksut Göksu mu peki?

– Hayır; ayrıca Maksut arkadaşımızın böyle bir akrabalık ilişkisine girmesini bir kabahat olarak görmüyorum. Romandaki Maksut, Nilgün’ün taşraya taşınması için onu ikna etmeye çalışan bıçkın, inanmış bir arkadaşımızdı. Maksut ve Atilla karakterleri pek çok insandan izler taşıyan, pek çok insanın mücadelesini ve kişiliğini yansıtan karakterlerdir aslında.

Romanda köy enstitüleri ile ilgili göndermelerim de var. Orada anlatılan adam aslında babamdır. Eminim ki pek çok köy enstitülü babanın oğlu da benimle ortak pek çok şey yaşamıştır. Eminim onlar da çıplak tellere kahve fincanları asmışlardır ajans haberlerini dinleyebilmek için. Kendilerinden çok şey bulacaklarına eminim anlattıklarımda.

‘MÜCADELE EDEN İNSANLARIN HİKÂYESİNİ ANLATTIM’

– Yazdığınız roman okur tarafından pek de rağbet görmeyen bir roman tarzı aslında. Vedat Türkali gibi birkaç ismi dışarıda bırakırsak politik romanın okurunun çok olmadığı gerçeği ile karşılaşıyoruz. Kitabın ilk sayfalarından itibaren PKK, Sıvas katliamı, Uğur Mumcu cinayeti, toplumdaki laik-antilaik kamplaşması, gericiliğin toplumun dokusuna giderek sirayet etmesi gibi pek çok önemli politik konuyla karşılaşıyoruz. Bunları niçin roman formu içerisinde vermeyi tercih ettiniz?

– Çok ilginç bir konu bu. Benden zaten hep bunu isterler, anılarını yaz aman bunlar kaybolmasın, tarihe kalsın filan diye. Romanda bu anlamda kimi zorluklarla da karşılaştım. On altı yaşındaki bir delikanlıyı inandırıcı olması açısından biraz daha büyük çizdim, okuyanlar bu kadar da olmaz canım demesinler diye. Aslında tarihsel, kronolojik olarak baktığımızda, insanların belleğini tazeledik ve o belleğin merkezinde biz vardık. Pek çok arkadaş bunları anlatarak aktarmaya çalışıyor ben de keyifle ve gözlerim dolarak okuyorum ama insanların belleğini tazelemenin yolu edebiyattan geçiyor.

Aslına bakılırsa ben bu forma da tam anlamıyla sadık kalmak istemedim. Çalışmamı yoğunlaştırılmış roman olarak tanımlayanlar var, hatta burada isim vermem uygun düşmez bir İtalyan yazara benzetenler de var. Edebiyat ve okur çevrelerinin nasıl yükleneceğini bilemiyorum ama romanda çizilen karakterler yaşamın içinde karakterlerdir ve onları yok saymak kadar aşağılayıcı bir tavır da olamaz.

Dev-Yol’un dünya devrim tarihine kazandırdığı çok önemli bir sloganı vardır: ‘Tek yol devrim’, inanılmaz bir slogandır bu müthiş çözümleyicidir, çığırlar açar, buradan yola çıkarak sonraki popüler bir slogana da atıfla ben de şöyle diyorum: ‘Unutma, unuttukça, unutulacaksın!’

Solun bütünü tarafından tartışmazsız birer kahraman olarak kabullenilen Denizler, Mahirler, Kaypakkayalar’ Tanık olduğum her şeyi anı olarak da anlatabilirdim, fena da yazacağımı sanmam ama edebiyatın çok farklı bir dili var ve ancak o dille anlatıldığı zaman kalıcı oluyor yaşananlar.

Bu arada Vadat Türkali’nin Güven’iyle birlikte son romanlarını okudum, Esma ile Doktor’un hikâyesini anlatıyor. Bunlarla ilgili bir şey söylemek istemiyorum ancak Bir Gün Tek Başına muhteşem bir romandır. Pek çok arkadaş o dönemlerde yaşanılanları anlatıyor ama bence önemli olan doğru tarafların öne çıkarılması. Çok satılabilir, çok okunabilir yazılanlar, belki meseleyi başka tarafından tutan çalışmalar onlar kadar çok okunmayabilir, ben de onlara Tahsin Yücel ustanın şu sözüyle karşılık vermek isterim: ‘Edebiyat dünyasında herkese yer vardır.’

Eğer kimi insanlar politik bir misyon üstlenmişlerse genç kuşaklara bunları aktarırken hakkaniyetle, o günkü gençlik heyecanlarıyla aktarmalıdır yaşananları, aksi gençlere yalnızca zarar verir. Daha ağırını söylemeye terbiyen müsaade etmez.

– Romanda pek çok ayrı karakterin öyküsü anlatılıyor. Yirmiye yakın karakterden söz ediyoruz. Sizce bu romanın anlaşılması açısından bir zorluk yaratmayacak mı?

– Ben aslında üç temel öyküyü birbirine bağlamak istedim. Zaten bu yüzden de yoğunlaştırılmış romandan bahsedenler oldu. Yine Tahsin Yücel’e atıfla anlatmak isterim; edebiyatta belli kalıplar, formlar yoktur. Önemli olan ne anlattığın, niye anlattığın, nasıl anlattığındır.

Bu çalışmayı yıllar önce okuyan, bugün de yayına hazırlayan arkadaşların söylediği ortak bir şey vardı: ‘Bu romandan üç ayrı roman çıkar.’ Ben de onlara şöyle dedim: ‘Evet, ben de biliyorum üç ayrı roman çıkar. Ama ben bir roman çıkarmak istiyorum.’ Bu romandaki karakterler birbirini boğan karakterler değil. Yaşamda çok değişik sosyal gruplar var, örneğin sokak insanı dediğimiz ‘underground’ karakterlerin darbeye bakışı önemliydi. Elbette sıradan insanların bakışı da önemliydi. Ben bütün karakterlerimin, o altüst oluş sürecini yansıtan gerçekçi karakterler olduğuna inanıyorum. Hem erkin temsilcilerini, hem de tutunamayan garibanları, hem düzenden nemalananları hem de canına okunanları anlattım bu çalışmamda.

– Kitabın sonuna baktığımızda bir devam romanı bizi bekliyor gibi

– Evet, onu düşünerek böyle bıraktım aslında. Atilla karakteri Sovyetlerin çözülüşüyle birlikte, koskoca yaşamları neredeyse anlamsızlaşan insanları anlatan bir karakterdir. Yaşamını adadığı mücadelesinde, büyük bir yıkım yaşayan, dünyanın en zor şeylerinden biri olan örgütsüz kalmayı yaşayan insanların temsilcisidir.

Sonradan kimi politik çevreler, savrulmadan sıyrılarak çok zor bir işi başardılar ve belli bir toplumsallaşma kanalı açabildiler yeniden, TKP, EMEP, ÖDP gibi; elbette onların da işi çok zordu.

Atilla, halkı için, yoksullar için, mazlumlar için her şeyi göze alarak, geriye dönüp bakmadan kendini onlara adayanların karakteridir.

Hiçbir cemaatin, çevrenin böyle bir şansı yoktur, başka hiçbir düşünce kendini halkına adayacak böylesine inançlı insanlar yetiştiremez. Kimileri böyle insanları rahat köşelerinden kıyasıya eleştiriyor. Bu çok normal, çünkü onlar dünyayı değiştirme mücadelesinde, örgütlülüğün ne anlama geldiğini anlayabilecek zekâdan ve bilinçten yoksun insanlar.

Bu insanlar ‘çözülüşten’ sonra evlerine ailelerine geri dönemedi, pek çoğu hayalperest, deli, anarşist, ipsiz sapsız muamelesi gördü.

Çok trajik şeyler yaşandı. İşte onların tutunamayan garibanların, örgütsüz kalan inanmış insanların, mücadele edenlerin hikâyesini anlattım insanlara. Bunları anlatmak benim borcum ve görevimdi.

– Romanda ‘Hoca’ diye bir karakter var. Son derece renkli çizilmiş ve sanırım okuyanların aklında da en çok kalacak olan karakter de budur. Kimdir bu Hoca karakteri?

– Maalesef Hoca diye bir karakter yaşamadı. Romanda tamamıyla yaratı olan tek karakter de odur. İnsan yazarken her zaman adaletli davranamıyor demek ki. Kalemimden ‘üvey karakter’ler de çıkıyor demek ki!

– Peki romanın adına değinsek biraz da. Kar Kapanı ile çizdiğiniz toplumsal sıkışma hali çözülecek mi sizce?

– Bana kalırsa her yer kasaba. Şerif Mardin filan mahalle baskısını bilmez. Kasabada soluk aldırmazlar adama. Her yerden çembere alırlar insanı. Sıkıyorsa cuma namazına gitme!

O dönemde koca kasabada camiye gitmeyen bir tek ben vardım. Ancak toplumda ilerici insanların sokulduğu bu kar kapanında mutlaka bir hesaplaşma yaşanacak ve bu kapandaki sıkışmadan kurtulacağız.

Bu hesaplaşma er ya da geç mutlaka yaşanacak

Kar Kapanı/ Tuğrul Bal/ Yazılama Yayınları/ 112 s.

Reklamlar