Bu yazı mevsimsiz.net sitesinde yayınlanmıştır.

Yazı: Cansu Fırıncı

Hasan İzzettin Dinamo
Hasan İzzettin Dinamo

Bizim kuşağın hemen hemen hiç tanımadığı bir yazardır Dinamo. Tanıyanların da burun kıvırdığı, yazardan saymadığı bir garip “Musa”. İşte nedir efendim, şiirleri salt bir ajitasyondur. Zaten 40 kuşağının topu da öyledir. Sırf politik nedenlerle yazardan sayılmıştır filan.

Bunların hepsi de aslına bakılırsa kulaktan doğma bilgilerdir. Okunmadan hakkında hüküm verilen bir yazardır Dinamo. Ve değerbilmez tavırlar ölçüsünde de değerli bir yazardır.

Hasan İzzettin Dinamo’nun yapıtlarının büyük çoğunluğu özyaşam öyküseldir. Romanlarında karşımıza genellikle “Musa” olarak çıkar. Tanıklıklarını, acılarını, yitirdiklerini, yitirdiklerimizi ama ille de umudu yazar. Kendi hayatını yazar çünkü gerçek anlamıyla “yazılmaya” değer bir hayat yaşamıştır.

1909’da Trabzon’da doğan Hasan İzzettin Dinamo, babasının I. Dünya Savaşı’nda ölmesi üzerine Darüleytam’a yerleştiril ve 17 yaşına dek orada kalır. 1931’de Sivas Öğretmen Okulu’nu bitirir. Gazi Terbiye Enstitüsü Resim-İş Bölümü’ndeki öğrenciliği sırasında siyasal eylemlere katılmakla suçlanıp dört yıl hüküm giyer. Cezaevinden çıktıktan sonra, askerlik hizmetini yaparken Yeni Edebiyat dergisinde yayınlanan şiirlerinden ötürü sıkıyönetim mahkemesince 1 yıl hapis cezasına çarptırıl. 1950’den sonra fotoğrafçılık yapar, takma adlarla görgü kitapları, çocuk kitapları yazar. 6-7 Eylül olaylarından sonra yine tutuklanan Dinamo 6 ay sonra serbest bırakılır. Yaşamı boyunca, hükümetler tarafından “sakıncalı” görünen Dinamo, her zaman siyasal baskılar, sürgünler ve tutuklamalarla karşılaşmıştır. Nazım’ın hapishane arkadaşıdır. Ataç’ın değer verdiği yazarlardandır. Ve 40’ların en önde gelen toplumcu şairlerindendir.

Askerden “öldürüleceğini” öğrenmesi üzerine firar eder. Uzun bir süre Karacaahmet mezarlığında saklanır. Burada yazdığı şiirlerini “Karacaahmet Senfonisi” adıyla bir kitap olarak yayımlar. “Savaş ve Açlar” romanı Dinamo’nun ailesini ve çocukluk yıllarını anlatır. Babası ve büyük abisi “Enver Paşa” kurbanlarındandır. Babası ve abisi cephede şehit düştükten sonra, küçücük topraklarına köyün ileri gelenleri göz koyar. Kalan üç çocukla birlikte “Musa”nın annesi perişan bir halde açlıkla boğuşur. Annesi ölünce “Musa” ve kardeşleri “Darüleytam”a yerleştirilir. Bu roman mükemmel bir dille yazılmış, öyle ince ayrıntılarla bezenmiş ki, okurken gözyaşlarımı tutamadığımı itiraf etmeliyim. Kanımca bu roman Türkiye Romanın yüz aklarından birisidir. Savaş ve Açlar’ı okumadan I.Dünya Savaşı yıllarında Türkiye’de yaşanan toplumsal ve siyasal olguları sağlıklı bir şekilde anlamak imkansızdır. Roman dili açısından da titizlikle incelenmesi gereken, yazara da okura da çok şey katan bir eserdir.

Türk Kelebeği isimli romansa dramatik olanla eğlenceli olanı başarıyla birleştirmiş, kurgusal bir romandır. İşgal yılları Türkiye’sinde, esir düşen iki Karadenizlinin başından geçen bin bir türlü olayın canlı bir anlatımla okura sunulduğu bu kitap, eğer ki filme çekilse, dünya klasikleri arasında sayılacağından en ufak bir kuşku da duymuyorum. İki Türkün, İngilizlerin sömürgesindeki Afrika kolonilerinden birine sürülmesini anlatır ve oradan kaçış hikayelerini. Vahşi kabileler, fiyaskoyla biten kaçış denemeleri, farklı ulustan esirlerin birbirleriyle olan kavgaları ve dayanışmaları, yerlilerin zehirli oklarıyla, kelle avcılarıyla verilen mücadele ve nihayet yurda dönüş yine başarılı bir anlatım ve okunmaya doyulmayan bir dil.

Dinamo’nun bu ve benzeri bir çok eseri evine yapılan baskınlar sırasında alınmış, götürülmüş bir daha da geri getirilmemiştir. Bu anlamıyla Dinamo, bütün olumsuz koşullara rağmen, yedi sene süren askerlik, sürgün yılları, Türkiye’nin en üretken aydınlarından birisidir. Hem tek parti döneminde hem demokrat parti döneminde, sürekli sürülen ve izlenen Dinamo, bilinçli bir politikayla hem edebiyat ortamından hem de halktan yalıtılmıştır. Bu süreçte çevirileriyle hayatını kazanmaya çalışmıştır. Ancak Dinamo adını kullanarak kitap bastırması imkansızdır. Bu durumda o çevirmiş ve yazmış, başkaları adına basılmıştır. Böylece bazı babı ali kurtları hem yazar unvanı kazanmış hem de çaresiz durumdaki “Musa”yı acımasızca sömürmüştür. Eşiyle birkaç kere ayrılan, kızı tarafından hor görülen kadri bilinmez yazarımız her şeye rağmen üretmiştir.

Dişinden tırnağından artırdığı birikimiyle İstanbul’un dışında kendisine bir gecekondu satın almıştır Dinamo. Ama polis orda da yakasını rahat bırakmaz. Tek tek komşularını dolaşır. Yeni taşınan komşularının tehlikeli bir Rus ajanı olduğu anlatılır. Hatta bu vatan hainin elinde Ruslara bil kaçıran bir de telsiz vardır. Herkes ona kötü gözle bakar. Oysa bütün bunlara rağmen yüreciğindeki halk ve memleket sevgisini bir an olsun azaltmaz. Sıkıntıya düştüklerinde onlara yardım elini uzatır. Halka “aydın” olmanın verdiği akılla değil salt, bir babanın kızına gösterdiği, o yürekten gelen şefkatle yaklaşır. Ve kazanır. Yavaş yavaş çevresindeki cendereyi deler, hükümetin kendisini öldürmek için kurduğu komplodan başarıyla kurtulur. Ne de olsa “Onlar her türlü komployu kurarlarsa da biz de demir leblebiyiz”.

Evet, Dinamonun şiirleri gerçekten de fazlasıyla politik bir dil taşır. Ama o şiirler hangi koşullarda yazılmıştır bilir miyiz? II. Dünya Savaşı yıllarında hükümeti ve faşizmi politik alanda eleştirmek neredeyse imkansızdır. Bu alanda göreli bir serbestlik ancak edebiyat dergilerinde vardır. Dinamo o dönemde “ses” getiren, bizlerinse şimdi küçümsediği, şiirlerini yayımlar. Yayımlanan bu anti-faşist şiirler gündeme bomba gibi düşer. Dinamo halkın sesi olmuştur. Onların söyleyemediğini söyleme cesaretini göstermiştir. Ve tam anlamıyla, egemenlere korku salmıştır. Dinamo onca acıların üstüne, devrimci şiddeti anlatan şiirinde “Sosyalizmi kurduğumuzda, darağaçlarında sallandıracağız halka zulüm edenleri” diye yazdığında elbette korkacaklardı. Faşizmin işgal ettiği Türkiye’yi, Kızıl Ordu kurtarırsa halleri nice olurdu? Çekingen Almancılık politikası halkın gözünde böyle deşifre edilmeye başlarsa, Almanya’dan gelen tepkilere nasıl cevap verilirdi?

Bütün bunları bilmeden, “Dinamo’nun yazdıkları da şiir mi” demek elbet kolay. Oysa o bir inattı. Ataç’ın “Dinamo sen bu soyadı değiştir. Bunlar şimdi seni rahat bırakmaz. Akıllarına hep Sovyet futbol takımları gelir” uyarısına aldırmayacak kadar dirençli bir inattı. Toplumcu Edebiyat’ın sürdürümcülerinin hapislerde çürütüldüğü, sürgünlerde yitirildiği, öldürüldüğü hülasa yok edilmeye çalışıldığı bir ortamda, çekirdek çitleme naifliğinde ürünlerin edebiyata hakim kılındığı bir dönemde, o Toplumculuğu bugüne taşıdı. Bir köprü görevi gördü. İddiam odur ki Dinamo ve 40 Kuşağı yazarları olmasaydı, bugün Toplumcu yazarların zaten zorlandıkları meşruiyetleri kurulamazdı. Az da olsa genç yazarlarda “Toplumcu kararlılık” görülemezdi.

Gönül ister ki bu değerli yazarımızı genç kuşaklar tanısın, okusun, tartışsın. Yaşadığı dönemde, devletin toplumdan yalıtma politikasıyla, okurundan uzak düşen bu düşünce ve eylem adamının hak ettiği yer ona kazandırılsın. Üstüne bir kara leke olarak yapıştırılmaya çalışılan “eserlerinin estetik bir değeri yoktur” suçlaması derinlemesine yapılan incelemelerle ortadan kaldırılsın. Hala namuslu kalabilmiş, sinema adamaları onun eserlerini sinemaya uyarlasın, romanları oyunlaştırılsın. Dinamo hayatla ve sanatseverlerle buluşturulsun. Onun adını bugünlere taşımak ve yaygınlaştırmak da bu yazının “muharririnin” boynunun borcu olsun!

Reklamlar