Bu yazı Nikbinlik dergisinde yayınlandı.

Yazı: Cansu Fırıncı

Melih Cevdet Anday

Bu yazı günümüz edebiyatında cinselliğin “estetik”olarak nasıl kullanıldığını irdelemekten çok, geçmiş deneyimlere göz atarak bugüne göndermeler yapmayı amaçlıyor.

Nikbinlik Dergisi’nin bir başka sayısında yayımlayacağım yazıyla, edebiyat “piyasasında” kendisi bir meta olan “Çöküş Romanları’nın” cinselliği nasıl metalaştırdığını, günümüz toplumunun en fazla yozlaştığı alanlardan birini sanatsal ürünlerle nasıl yeniden ürettiğini sergilemeye çalışacağım.

Nihat Ateş’in kitabının ismin Çöküş Romanları. Cumhuriyet’in kuruluş yıllarındaki radikalizmini yitirmesiyle birlikte sanatsal alandaki temsilcilerinin yaşadığı yozlaşmayı ve nitelik yitimini göz önüne seren bir çalışma.

Yalçın küçük başka bir açıdan değerlendirerek “Küfür romanları” adlandırmasını uygun bulmuştu onlara. Yalnızca sola değil, insanlığın bugüne kadar yarattığı tüm değerlere, aydınlanmaya, bilime, teknolojiye… küfür eden romanlar. Aydın Üzerine Tezler’de içinde yaşadığımız çağı

“Emperyalist Aşamada, burjuvazi burjuva insanını ortadan kaldırmayı bir işlev haline getiriyor”1

diye nitelemişti. Evet burjuva insanı ortadan kalkıyor dolayısıyla nitelikli burjuva yazarlar da. Benim yazımın konusu yaptığım eserlerin yazarları ise kesinlikle burjuvazinin yazarları değil, sosyalist sanatçılar. Teorik noktalarda Kemalizm’le olan bağlarına, reel sosyalizmle olan açılarına rağmen kendilerini ısrarla sosyalist olarak nitelemiş, hatta kendilerini nasıl tanımladıkları sorulduğunda sosyalistliklerini başa yazmış aydınlar: Oktay Rifat Horozcu ve Melih Cevdet Anday.

Oktay Rifat kendini şöyle tanımlıyor:

“Avukatlık yaparak geçinirim. Parayı pulu sevmem…Sosyalistim. Şiir, sosyalizm ve yalandan sakınma bana kişiliğimin temel direkleri gibi görünür”2.

1948’de komünizm propagandası yapmak gerekçesiyle DTCF’den tasfiye edilmek istenen Pertev Naili Boratav, Niyazi Berkes, Behice Boran üçlüsünden Boratav’ın 1959’de üniversiteye geri dönmek için açtığı davanın avukatlığını üstlenir:

“Pertev Naili Boratav açıkta ki memurların boşalan kadroya öncelikle atanacağı hükmüne güvenerek atamaların takipçisi olur. Beraat ettiğini savunarak…görev talep etmiştir…Oktay Rifat aracılığıyla ihbarname çeker3”.

Şair arkadaşları Orhan Veli ve Melih Cevdet’le birlikte Nazım için, 2 günlüğüne ve temsili de olsa, açlık grevi yapar. Oktay Rifat’ın inceleyeceğim eseri Danaburnu isimli bir roman4, ancak tümü değil. Roman’ın içinde bir hayat kadının anlatıldığı bölüm: Recep’le Emine’nin öyküsü.

Melih Cevdet Anday’ı kaybettiğimiz ay Damar Dergisinde “Aydınlanmacı Bir Kimlik: Melih Cevdet Anday”5 başlıklı bir yazıda onu en iyi tanımlayan iki sözcüğün aydınlanmacılık ve sosyalistlik olduğunu yazmıştım. Anday kendinden şöyle bahsediyor:

“Solcu isek, sosyalist isek bizim yerimiz burasıdır. Türkiye’yi…bir barış ülkesi yapmak istiyoruz, bunun da yolu sosyalizmdir”6.

Sosyalist ülkelere yaptığı gezilerden izlenimlerini ve edindiği anıları anlattığı kitaplardan başka edebiyat ve sanat, felsefe ve siyaset üzerine görüşlerini derlediği kitabına da “Sosyalist Bir Dünya” adını vermiştir. Burada inceleyeceğim romanın ismi “Birbirimizi Anlayamayız”7. Romanı 1960’da takma isimle Tercüman gezetesi’nde yayımlamış. Bir öykücü ve Avukat olan Tekin Tekinalp ile dershanede Fransızca öğretmeni olan Hülya’nın “Yasak ilişki”sini anlatıyor romanında.

Bu iki romanı seçmemin nedeni, cinsellik izleğini toplumsal bir olgu olarak işlemeleri, hayatın diğer alanlarıyla bağlarını kurmaları ve cinselliği meta haline getirmiş olan düzene göndermeler yapmaları. Kısacası kapitalizmin meta haline getirdiği cinselliği, sanatsal alanda yeniden üretmeden, okuru eyleme çağırmaları. Bugün cinsellik izleğini işleyen romanlara bakıp, “Ailenin ve özel mülkiyetin kökeni”nin kitap evlerinde bilmem neci sevişme teknikleri kitabının yanında cinsellik bölümüne bırakıldığı bir ortamda çürümeyi görmemek, kokuşmayı duymamak mümkün mü…

Tanrı yağmaya ve soyguna bırakmış orospunun vücudunu

Berber Recep tam 20 gün bir dam altında yatmıştı Emine’yle. Emine miydi ismi? Emin değildi. Belki Emine…Ayten, Okşan. Ona sorarsanız orospunun biriydi işte, ne önemi vardı isminin. Recep işten geldiğinde bazen salatasını, yemeğini, rakısını hazır bulurdu. Bir oynardı ki Emine karşısına geçip. Bazen de hiç oralı olmazdı. Geceleri bitkin düşerdi Recep, Emine’yse doymak bilmezdi. Recep’in çocukluk arkadaşı Yorgo’ya bakılırsa “İş bitince” durulmazdı kadını yanında. Nereye gidilirdi? Ne bilsindi işte, mutfağa, salona, dışarı. Recep’se kalkmak istemezdi yanından Emine’nin, bir garip hissederdi onun yanında kendini. Kafasında hep aynı soru Ayten misin Emine mi?

-Hem Ayten’im hem Emine.

-Şükran olmadığını ne bilelim!

-Değilim, demişti, orospuyum ben.

Bir orospu orospudan başka bir şey olamazdı Emine’ye göre. O olmak istese geçmişi bırakmazdı. Genelevde ya da bir erkeğin kapatması olarak bu böyle sürüp giderdi.Çünkü “Tanrı yağmaya ve soyguna bırakmıştı orospunun vücudunu”. Bir doktor muayenesinde temizlik yapıyorum demişti Emine. Acaba sadece… merakını yenemeyip muayeneye gitti Recep. Merdivenleri silerken bulmuştu onu. Eğildiği yerden donu gözüküyordu. Doktorlar gelmemişti henüz. İçeri girdi muayene odasına, sağa döndü, hastaların yatırıldığı sedyeye baktı. Acaba doktor Emine’yi uzatıp bu sedye’nin üzerine? Öyle ya cinsel baskının son derece yoğun olduğu bir ülke’de cahilinden en eğitimlisine kadar herkesin sorunu değil miydi bu?

Necati Cumalı “Ay Büyürken Uyuyamam”8 adlı kitabının Kaymak Kız isimli öyküsünde işler bu konuyu: 35 yaşında dul kalan kadının biricik servetidir kaymak kızı. Kurtuluşudur onun. Kaymak kızı kaptanlara, savcılara, avukatlara, doktorlara layıktır. Bir sirk gösterisinde genç yakışıklı bir gemi kaptanın kızına hayran gözlerle baktığını görür kadın. Kendisi de bakar ona hayran gözlerle. Ama kızını dürtükler kolu, içi giderek. Bak kaymak kızım der ne de yakışıklı adam, tam senin layığın. Gösteri çıkışında kızıyla tanışmak isteyen kaptana izin verir. Kaptan ertesi gün buluşur kızla, başta aşağı süzer onu ve elmaya benzetilir “Elmayla konuşulur mu? Elma ısırılır, yenir”. Otele götürür kaymak kızı. Sonraki gün yine götürür, sonraki gün yine, sonraki gün…Kaptan yoktur otelde. Otel sahibi bavulunu alıp gitti der. O kadar. Peki bir adres de bırakmamış mıdır? Kızını kaptığı gibi savcıya götürür. Savcıya kaymak kızının başına gelenleri anlatır. Savcı bir kıza bir saatine bakar. Cebinden kartını çıkartır ve çok geç oldu yarın evime gelin ifadenizi orada alayım der. Ertesi gün giderler. Savcı pek genç, pek yakışıklıdır. Tam kaymak kızının dengi. Savcı kızı alır ifadesini almak üzere yan odaya götürür. Üç saat sonra kız dudakları şiş, saçları dağınık gelir. Savcı ifadesini almıştır. Allah razı olsundur. Bir avukata giderler avukat adresini verir, evde dava dosyasını daha rahat hazırlarız der. Anne salonda bekler, yan odada 3 saat boyunca kaymak kızının dosyası hazırlanmıştır. Avukat , pek genç ve yakışıklı, tam kaymak kızına göredir. Adli muayeneye götürür kızını.

1 saat boyunca dışarıda bekler. Doktor birkaç kez muayene etmiştir kızı. Titiz bir doktordur vesselam. Kızını bir gelecek kapısı olarak gören anne, ve mesleğine saygılı savcı, avukat, doktor.

Romanın ilerleyen bölümünde doktor muayenesinde işe nasıl başladığını anlatır Emine: “Ne var ki çok geçmeden yakalandığı bir bel soğukluğu yüzünden o da evden ayrılmak zorunda kalacak…Hastalık bakımsızlıktan yumurtalıklarına yürümüş, gidişme ve akıntıdan sonra sancılar başlamıştı. Yanlarında çalıştığı doktorları, ki bunlardan uzunu, incesi deri hastalıkları doktoruydu, bir rastlantı sonucu bulmamış olsa daha da sürünecekti. Nişanlımdan alsım demişti doktora. Adam inanmış gibi yapmış, tedavi ücretini takside bağlamış, ama ikinci taksit zamanında ödenmeyince Emine borcunu kendi usulleriyle ve daha çok ağzıyla ödemişti. Sonunda doktorların tombulu işe karışınca…”. Her şeyin metalaştığı bir toplumda doktor elbette ki hasta değil müşteri kabul edecekti. Parasını mı ödeyemedi, yerleri süpürecek, camları silecek, eğer bir hayat kadınıysa borcunu kendi usulleriyle ödeyecekti. O her hangi bir eşyadan farklı değildi artık. Kullanılıp atılan bir şırınga gibi. Oysa Recep sevmişti onu. Her şey de onu görüyordu, yahut ondan başka her şey anlamsızdı. Yoksa yattığı bir kadını elinde tutamamanın incittiği erkeklik gururu muydu konuşan. Erkek egemen, doğulu bir toplumun insanıydı Recep. Sevgi miydi canını yakan, gurur mu?

Dibe daha dibe…

Recep sevmişti Emine’yi, aynı dam altında yatmışlardı. Bir dediğini iki etmemişti, gücü yettiğince. Bir gün annem çok hasta, telgrafı geldi, beni çağırıyor deyip gitmişti emine, gidiş o gidiş. Neden? Emine kötü müydü, orospuluk kanında mı vardı, küçük mutluluklar paranın içinde eriyip gidiyor muydu, yoksa Emine kötü müydü?

“Dibe, daha dibe gitmek istiyordu, düşmek alabildiğine.Düşmenin kahpeliğe dört elle sarılmakla olacağını bildiği için kahpeleşiyordu.”

Bir kez yitirilmeye başlandı mı iyi ve saf olan, içimizde kalan her kırıntısı işkence halini alır. Canımızı yakar. Tek çare yok etmektir o kırıntıları. Kirle temizlemektir kendini. Çünkü çaresizlik kirletir. Bu yüzden orospularda hep dindar bir yan vardır:

“Namuslu bir kadın olmakla dindar olmak eş anlamlıydı kimi zaman. Bir din duygusu vardı orospularda, üstünkörü de olsa”.

Kirliliğin bu kadar yoğun olduğu bir yaşamda kirin ne anlamı kalırdı? Tezat gibi görünse de işte bu nedenle kötü değildi o, kirliydi. Sırf bu yüzden daha da batmak, kirlenmek istiyordu. Kötü olmadığı için…

“Ne vardı şu kız çocuklarında, orospulara buruk bir sevinç veren? Öyle bir sevinç ki yarıdan çoğu hüzün”.

Temiz olanı, henüz kirlenmemiş olanı temsil ediyordu kız çocuğu ve kirlenmişliklerini hatırlatıyordu onlara. Siz diyordu, bir daha asla benim gibi olamazsınız, bir daha…Çocukluklarını getiriyordu onlara ve bir gülümseme oluyordu dudaklarından yanaklarına yayılan , yaşanmamışlıklara, elimde olsaydılara ve bugüne getiriyordu, yüzlerindeki gülümsemeyi buruk bir hüzne çevirerek.

Hafta da bir gün “izni” vardı Emine’nin. Zilha’yla birlikte kentin biraz dışına, deniz kenarındaki çay bahçesine gidiyorlardı. Her şeyi, unutuyorlardı sandalyelerine oturup çaylarını söyledi mi. her şeyi yani cinsel olanı:

“Bir sandalyeye oturmanın, garsona çay söylemenin, ayaklarını rıhtım betonuna dayayıp martıları, denizi, geçen mavna ve takaları seyretmenin mutluluğunu tadıyorlardı”.

Onlar için, olağan durmadan olağan üstüne dönüşüyordu. Çay içmek, çay kaşığı, martılar, geminin küpeştesi, rıhtıma yanaşan vapurların yarattığı dalga, rüzgarın esişi olağan üstüydü. “Ne güzel değil mi” diyordu Zilha. Evet bunların hepsi güzeldi: “Yatmanın dışında ne varsa hepsi güzel! Güzelse cinsel olmayandı”. Mekanik bir şeydi onlar için bu. Üstündeki erkeğin işi bitti mi, bundan müthiş bir haz alarak, dizleriyle atarlardı üzerinden. Ama haz aldıkları tek şey buydu. Yoksa gözlerini tavana dikip erkeğin hırıltıları arasında neler düşünmezlerdi ki. Baudelaire şöyle tanımlıyor seksi:

“ Seksin işkenceye ya da ameliyata benzediğini sanırım notlarımda yazmıştım”9.

Bu en çok Emine için, Emine gibiler için doğruydu. Her gün onlarca erkekle beraber olmak zorunda olan bir kadın ne hissedebilirdi bundan başka. Bas bayağı bir ameliyattı bu işte, her defasında kendisinden bir şeylerin kopartıldığı.Oysa deniz kenarında sağlıklıydı, mutluydu Emine: “ Bu arada usuldan çalkalanan deniz kokuyor, bir vapurdan havada kalan duman dayanabildiği kadar dayandıktan sonra eriyip gidiyordu…Güzeldi zihnin dağılışı…polisin, pantolonunu fora eden erkeğin silinişi…”. Ancak biliyordu bunun güzel bir düş, olduğunu. Kurtuluş mümkün değildi. O kurtulur bir başkası düşerdi. Çünkü bir endüstriydi artık bu sektör:

“ penceresinde karanfiller, sardunyalar dizili, kutu gibi bir ev tut, günde iki üç sefer yap, hanım gibi yaşa düşünün gerçekleşmeyeceğini bütün orospular bilir…Fabrikanın yanında ufak işletmecinin eriyip yok olması gibi, örgütlü kadın pazarlarının yanında kişisel çabaya dayanan orospuluk ta tutunamaz”.

Kapitalizmin iğrenç yüzünü ortaya serer burada Oktay Rifat. Fuhuş sektörü için yazdığı bu bölüm, kapitalizmin genel mantığını anlatır okuyucuya. Örneğin bugün Tayland en büyük “Turizminin”, devlet eliyle yaptığı çocuk seks ticareti olduğunu yarı resmi ağızlardan ilan etmiş bulunuyor. Kapitalizm her şeyi bir para makinesine çevirmektedir. Buna insan bedeni, çocuk bedeni de dahil!

O çocuk benim!

Çalıştığı geneleve gençten bir çocuk gelir bir gün. Öyle boyuna bosuna , omuzlarının genişliğine, göğsünden aşağı sarkan kıllara bakıp sakın aldanmayın, ana kuzusu olduğu, soyunuşundan, sokuluşundan belli; bir derdi var.:

“Söyle bakalım, dedi, ne iş yaparsın sen?

-Vallahi ne iş yaptığımı ben de bilmiyorum. Öğrenciyim galiba.”

Öğrencidir, galiba. Okul açılır açılmaz tabancalar patlar, falçatalar, zincirler havada uçuşur, yeniden kapanır.

Oktay Rifat böylesi olay örgüleri içerisinde dönemin siyasi ve toplumsal yaşantısına göndermeler yapar, tanıklıklarını anlatır. Örneğin Recep, çocukluk arkadaşı Yorgo’yla Emine’den konuşurlarken, kahvehane taranır. Az önce yanlarına gelip muhabbetlerine katılan adam birkaç masa ötede kanlar içinde yığılmıştır. “Kimdi onlar” diye sorar Recep. Yorgo cevaplar “Bilmem. Faşistler besbelli”.

“Öğrenciyim galiba… Anam var hasta, babam kumarbaz, kız kardeşim kocada ama herif gece gündüz döver ağabeyim bir atölyede işçi”.

Sorunu vardır besbelli. Ama gözlerinde başka bir şey vardır, başka türlü bakmaktadır bu çocuk.

“Yakışıklı çocuksun, niye orospuya gidersin kız arkadaşların yok mu senin?

Onlarla yatsan olmuyor mu?

-Hepsinin gözü evlenmekte…Parayla yatarlarda iş aşıkdaşlığa gelince namuslu kesilirler”

öteki müşterilere hiç benzemiyordu bu çocuk. Belli ki sevdalıydı. Ama hiç onun olmamıştı sevdiği kız. Canı yanıyordu. Bu yüzden içince soluğu orospularda alıyordu. Ama gözünü kapatınca o kızı düşünüyordu, ona kavuşacağı anı düşlüyordu, bundan şüphesi yoktu Emine’nin. Bu gencecik delikanlı “Sevdikleriyle değil, sevmedikleriyle yatıyordu”

Yağmursuz ayların kuru otları

Gün boyu ısınan toprağın teri

Kireç badanalı bir bağ evindeydik

Adamı günaha sokan bir yaban inciri

Evin geliniyle gözgöze geldik

Esriktim hem de ne türlü esrik

Aldım sofranın kalabalığında

Yuvalarına çekilen kuşların

Dinen denizin rüzgârın yerini

Güldüm konuştum estim.

Uzadı ağaçlarımız bütün gece

Kuşlarımız aramızda gitti geldi

Bardak uzattık ekmek tuz aldık verdik

Verdik gözgöze kendimizi de

ne öptüm ne eline değebildim

biliyorum ayrı odalarda

sevişmek için soyunduk yatağa girdik

kadın şimdi altı aylık gebe

kocasından değil o çocuk, benim!10

Cinsellik yalnızca tensel temas mıdır? Emine’yle değil, sevdiği kızla beraber oldu, işte sırf bu yüzden, hiç huyu olmadığı, hoşlanmadığı halde, Emine dudağından öptü onu.

Birbirimizi anlayabilir miyiz?

Anday’ın romanı doğululuk batıllık bağlamında, cinsel baskıyı ve aile kurumunu sorguluyor. Satır aralarında sanatçılar arasında yaşanan kısır tartışmalara, sevgi ve evlilik gerilimine değiniyor. Bir sevişme sahnesini anlatırken Fatih’in İstanbul’u fethine göndermeler yaparak, islamcı-ülkücü yobazların tarihsel gerçekliğinden çarpıtılarak dogmalaştırdıkları bir “söylenceyle” hafiften dalgasını geçiyor. “Fatihi bilmem ama ben böyle fetih ettim” der gibi. Yazar sık sık parantez açarak araya giriyor romanda, okuyucuya bazı açıklamalar yapıyor. Ancak bunu “Doğalcıların” yönteminden farklı olarak, yabancılaştırıcı bir öğe ve güldürmece aracı olarak kullanılıyor.

Ayrıca bir de bilim eleştirisi var. Bilimi hazır kalıp bir dogma olarak algılayanlara gönderme yapıyor yazar. Romanın ilk bölümü zamansal ve mekansal sıçramalarla ilerliyor. Sonraki bölümde, ilk bölümde yaratılan karmaşa ortadan kalkıyor ve doğrusal bir zamanda ilerliyor.

Roman trende öpüşen iki insanla başlıyor. Bilerek trenin en kuytu yeri seçilmiş. Adam sıkıştırıyor genç kızı, kız nazlanıyor. Sonrada bu iki insanın, “avukat ve öykücü, pardon, öykücü ve avukat” Tekin Tekinalp ve Fransızca öğretmeni Hülya olduğunu öğreniyoruz. Bir kitapevinde Hülya’nın aldığı kitabın Tekin’in öykü kitabı olması ve Tekin’in rasgele orda bulunmasıyla başlıyor tanışıklıkları. Öykünün sonrası tamamen karşılıklı bir yanlış anlamaya dayanıyor. İkisinin de tanıştıkları anda tek düşündükleri yatmak. Tekin kızı ürkütmemek için biraz temkinli yaklaşır. Yazıhanesine çağırır onu ve ağzından şu sözler dökülüverir:

“Merak etme, içeri nasıl girdiysen öyle çıkacaksın”. İşte o anda Hülya’nın düşündükleri “Düpedüz sevişmek, tam anlamıyla sevişmekti niyetim. Fakat sen bana, daha ilk yalnız kalışımızda, o saçma sözü…söyledin. ben de içimden “Yandık” dedim. Bu kafada bir adamla vaktine yazık olacak”. İkisi de birbirini geri düşünceli görüp rol yapıyor oysa Tekin’e göre: “Sevişmeye sınır çizilir mi? sevişenler birbiriyle yarışa kalkar, vardıkları sınırı her gün biraz daha öteye atar”

Bir karısı vardır Tekin’in. Evliliklerinin ilk yıllarından beri sinir hastası olan, yatağından hiç çıkmayan. Yıllardır aralarında hiçbir cinsi münasebet olmuyordu. Tekin artı sevgi de duymuyordu ona karşı: “Denebilirdi ki karısı onun görevi, Hülya ise ihtiyacı idi, dileği idi. Böylece görevle dilek arasındaki çatışmadan trajik bir hayat çıkıyordu ortaya”. Kendini batılı gören bir insan, aslında cinsel baskının yoğun olduğu toplumun “Okumuş” bir bireyi. İşte asıl trajedi burada başlıyor Tekin için. Tekin evliydi ama yıllardır bekar hayatı yaşıyordu. Sevgilisi vardı ama cinsellik aralarında garip bir oyuna dönüşmüştü. Bir türlü tatmin olmuyor, Hülya’yı ikna edemiyordu. Hülya bakire olduğunu söylüyor, Nuh diyor peygamber demiyordu. Tekin de bu garip durumda garip şeylere yoruyordu artık kafasını: “ …Acaba Allaha inanmayanların, mesela Allah rahatlık versin demeleri doğru mudur?”. Bir psikologa gitmeye karar verir Tekin. Gider de. “Anlatın” der doktor. Tekin bir karısı olduğunu bir de sevgilisi olduğunu ancak bir takım sıkıntılarının, yaşayamadığı “Bazı şeylerin” olduğunu izaha çalışır. “Size dinlemenizi tavsiye ediyorum” diyerek söze girer doktor. Gerisi şöyle:

“-Bakın tekin Bey, Ruhi Buhranların sebepleri üzerinde, sinir uzmanları iki’ye ayrılırlar. Bunların bir takımının düşüncesine göre, sinir hastalıklarının sebebi uzvidir.

Ben de bu görüşteyim…Size gelince, siz, fazla cinsi faaliyet sonunda uzviyetinizi zayıf düşürmüşsünüz. İki kadınla cinsi münasebet halinde olmak, sinir bakımından kolay değildir. Dinleneceksiniz…

Önce bir hafta kadar , sevgilinizle de, eşinizle de münasebette bulunmayacaksınız. Sonra, on beş gün kadar, ya biri ile, ya öteki ile, o da az sayıda birleşeceksiniz. Hele bir mekanizmayı düzeltelim, psikolojiniz kendiliğinden gelecektir. Yani…”

Tekin ayağa kalkar:

“Bana Müsaade, borcum ne kadar”

İstanbul’u fetih

Tekin, Hülya ile cinsi münasebetini anlatırken yaşananları İstanbul’un fethine benzetiyor. Bu iki açıdan önemli. Kendini batılı, “Çağdaş” sanan Tekin’in kafasının aslında ne kadar doğulu çalıştığını gösteriyor. Erkek fetih eder, kadın edilir. Ayrıca sevişmeyi anlatırken bile “Doğulu” bir söylenceyi kullanıyor. İkinci nokta M.Cevdet Anday’ın aydınlanmacı kişiliğinden kaynaklanıyor. İslamcı-Ülkücü yobazların bir mit durumuna sokmaya çalıştıkları, tarihsel gerçekliğinden çarpıtarak dogmalaştırmaya çalıştıkları bir olayı, yine bu tayfanın meşrep ve ayıp saydığı bir başka dogmayla bütünleştirerek inceden dalgasını geçiyor onlarla:

“Yutkunma arasında bir ses

-Evet canım…

-Yemin et…

-Yemin ederim.Yemin…diye anlaşılmaz bir şeyler mırıldandı. Sırası değildi şimdi bu lakırdıların; Fatih, şehrin karşısına dikilmiş, aylardır süren kuşatmanın stratejik ve lojik hareketleri ile, az sonra yapılacak zafer geçit resmi arasındaki an gibiydi bu, fazla durulmasına imkan yoktu, ya öteye, ya beriye…Ya ileri, Ya geri, (Yarı yoldan ziyade yerden uzak/ yarı yoldan ziyade maha yakın) Fatih “ileri” komutunu vermek üzere iken…”

Estetik ve ideoloji

Oktay Rifat ve Melih Cevdet’in cinselliği bir meta olarak görmediklerini, bu alandaki yozlaşmanın sanatsal alanda yeniden üretimini yapmadıklarını, okuru eyleme çağırdıklarını yazmıştım. Bu tutumu son dönemde gösterime giren “Four Ever Lilya” –Daima Lilya filminden yola çıkarak somutlamaya çalışacağım. “Korsan” satıcılarda filmin adı “Çekici ve Güzel”. Sarışın bir Rus kızının kışkırtıcı fotoğrafı da cabası. Sokak satıcıları filmi cazip kılabilmek için böyle bir yöntem denemişler. Küçük bir örnek gibi gözükebilir ancak genel bir mantığı içeriyor. Amaç pornografiyi ön plana çıkarmak. Sonuç: Filmin içeriğinin çarpıtılması. Çünkü filmin konusu Sovyetler’in çözülüşünden sonra Rusya’da oluşan fuhuş batağı.

Annesi “Özgürlükler Ülkesi Amerika”ya kaçmakta buluyor kurtuluşu. Lilya’yı geri de bırakarak üstelik yeni tanıştığı sevgilisiyle. İzleyici ilkin bir anlam veremiyor bu davranışa. Ancak filmin sonunda açıkça gösterilmemekle birlikte anlam berraklaşıyor.Bir süre direniyor Lilya , sonunda orta yaşlı erkeklerin “parasıyla” genç kızlarla “anlaştığı” barlara gidiyor. Bir süre sonra genç ve yakışıklı biriyle tanışıyor. Aşık oluyor ona. Adam Avrupa’da çalıştığını söylüyor, isterse ona iş bulabileceğini. Kabul ediyor Lilya ve Avrupa’ya gidiyor. Değişen tek şey, coğrafi konum, ve üstünde debelenen erkeklerin ırkı. “Refah Ülkesi” Avrupa’da bir Seks Tüccarının eline düşüyor. Her yaştan onlarca erkeğe pazarlanıyor.

Film başından sonuna Lilya’nın fuhuş batağına saplanması ve erkeklerle yatması üzerine kurulu. Ancak bir tek pornografik bölüm yok. Kamera cinsel birleşme sahneleri boyunca, Lilyanın tavana dikili gözleri ve zevk almadığını belli eden, aksine bir çocuksuluk, masumluk ifadesiyle dolu yüzünü, erkeklerin ter içindeki yüzlerini, fal taşı gibi açılmış gözleri çekiyor. Duyulansa erkeklerin çıkarttığı iğrenç hırıltılar, Lilya tavanı seyrederken bile sessiz. Görülen en pornografik öğe ise, erkeklerin omuzlarından sarkan bir bacak. Bu estetik ve ideolojik bir tutumu ifade etmesi açısından önemli. Yönetmenin derdi kadın bedenini sergilemek, pornografik görüntülerle izleyici toplamak değil. Lilya’ya getirilen her yemeğin poşetinin Mc Donald’s olmasıysa ideolojik tercihi netleştiriyor. Lilya’nın annesi de yurt dışına gitmişti. İhtimal o da her öğününde bir Mc Donald’s torbasıyla karşılaşıyor.

Benzer bir estetik ve ideolojik tutum, incelenen romanlar ve yazarları için de geçerli. İki Romanın da incelenen bölümlerinin ana teması cinsellik. Ancak olay örgüsü içerisinde cinsel birleşme sahneleri yok denecek kadar az. Yani esası değil ayrıntıyı oluşturuyor.

Bugün cinselliği işleyen Romanlara şöyle bir göz gezdirin. Temel farkın ideolojik ve estetik bir tutumdan kaynaklandığını anlamakta zorluk çekmeyeceksiniz. Bu nedenle Ahmet Altan’ı Nikbinlik’e konuk etmiştik. Herkes hak ettiği yeri bulur ne olsa!

Reklamlar