Bu yazı Nikbinlik Dergisinde, Mevsimsiz.net, tabut.net sitelerinde yayınlandı.

Yazı: Cansu Fırıncı

Quentin Tarantino
Quentin Tarantino

Not: Bu yazıyı yazalı yaklaşık 5 sene oldu…  Soysuzlar Çetesi filminden sonra Tarantino ile ilgili düşüncelerim epey değişti. Yakında sitemde konuyla ilgili ayrıntılı bir yazı yayınlayacağım…

Tarantino filmleri’nde Hollywood’a içkin bütün öğeleri kullanır; hız, çıplak şiddet sahneleri, polis mafya gerilimi-ilişkileri. Salt bu noktadan bakıldığında Bruce Willes, Silwester Stallone, Arnold Şwardzanager gibi aptallaştırıcı Amerikan ekolünün bir temsilcisi olduğu iddia edilebilir. Ancak aşina olanlar Tarantino filmlerinin Hollwood sinemasından büsbütün olmasa bile farklı yönler barındırdığını ekleyeceklerdir.

Hemen söylemekte fayda var; Tarantino’nun izleyicilerine düzeni sorgulatmak gibi bir derdi yoktur. Ancak vurgusu zor sezilir ve silik de olsa, en azından filmlerinin, Amerika’yı sorgulatmak gibi bir çıktısı vardır. Söylediğimize bir kanıt aranacaksa Michael Moore’a ödül veren jüride Tarantino’nun bulunuşu hatırlatılabilir.

Bunu da doğrudan yapmaz Tarantino. Buna yol açan en önemli etmen Amerikan sinemasının alışılmış kalıplarını kırmasıdır. Tek düze amerikan filmlerine alışmış seyirciyi şaşırtmayı, belli zamanlarda da dumura uğratmayı becerir bu filmler.

Bunu yine amerikan sinemasının vazgeçilmezi olan katarsisi kullanarak yapar. Ama seyirci bu sefer filmde alışıla gelen karakterlerin tersiyle özdeşleştirir kendini; örneğin bir cia ajanının ya da polisin değil de suçlunun hırsızın yerine koyar. Polisin ölmesine, hırsızın kaçmasına sevinir. Filmlerindeki mafya karakterleri uzaydan gelmiş, yabancı tanımadığımız kişiler değildir; etiyle buduyla insandır. Şakalaşır, arkadaşının ölümüne üzülür, gözyaşı döker hatta Pulp Fiction’da olduğu gibi tecavüze uğrar…

Bu insanların geçmişi, onları dolandırıcılığa, katilliğe iten nedenler açıkça anlatılmazsa bile sezdirilir. Örneğin Jacky Brawn filminin dolandırıcı kadın karakteri, havayollarında hostes olarak çalışan ve ayda ancak birkaç yüz dolar kazanan, geçim sıkıntısı içindeki bir insandır. Çalıştığı uçak üzerinden “zenci” küçük çapta bir mafya babası için “mal” taşıdığını öğrenen polis işbirliği yapmazsa durumu ayda birkaç yüz dolar kazandığı şirkete bildireceğini söylemese belki de “zenci” ile işbirliği yapmayacak ve durumu kabullenecektir. Filmin sonunda Jacky Brawn polisi ve peşindeki adamları atlatarak 1 milyon doların sahibi olur, bu noktada izleyici yaratılan atmosferin etkisiyle sevinir ve kendini kadınla özdeşleştirir. İşte Tarantino filmlerini belirleyen özelliklerin en baskını budur.

Yazının sonunda tekrar değineceğiz; Tarantino’nun filmlerinde naif bir muhalif duruş sezilir. Ancak bu eni sonu düzen içi bir reflekstir. Örneğin Pulp Fiction filminde Boksör’ün çocukluğu anlatılırken babasının Kore’de esir kampında öldürüldüğü ve aile yadigarı olan kol saatinin bileklikleri sökülerek poposunda saklandığı anlatılır. Bileklikleri sökülmüş saat babasının ölümünden sonra bir başka”popo”da, babasının subay arkadaşı, saklanarak kendisine ulaştırılır. Filmin konusuyla alakasız görünen bu sahne seyirciye gönderilmiş muzip bir gülücükten başka bir şey değildir, Kore efsanesine yapılmış naif bir yergi ve alaydır.

Tarantino filmlerinin bir diğer özelliği de -giriş gelişme ve sonuç- öykülemesini en azından teknik alanda kırmasıdır; zaman ve mekanda ileriye geriye sıçrayışlarla yapar bunu. Başta birbiri ile alakasızmış gibi görünen kişiler, olaylar ve sahneler filmin ortasında ya da sonunda iç içe geçirilir. Çoğunlukla da filmin sonunda ilk sahneye geri dönülür.

Müzik ve gariptir “aşk” Tarantino filmlerinin öyküsü içinde önemli bir yer tutar. Örneğin iyi gişe yaptığı için ikincisi çektirilen Kill Bill’de işlenen bütün cinayetlerin sebebinin aslında Bill’in yaşadığı aşk acısından kaynaklandığı ortaya çıkar. Jacky Brawn bütün tehlikelerin içinde bile emekliye ayrılmaya karar veren bir adama aşık olur. Pulp Fiction’da boksör tiplemesini oynayan Bruce Willes 1 milyon doların sahibi olduğu anda son derece “aptal” olan karısını bırakıp gitmez; canını kurtardıktan sonra onu da alır ve kaçar.

Tüm bu farklılıklara karşın Tarantino’yu Hollywood’dan ayıran yalnızca ince ayrıntılardan ibarettir. Daha açık anlaşılması için örneklersek Türkiye’de bir dönem iyi bir çıkış yakalayan “Eşkıya” filmi ne ise Amerika’da Tarantino sineması odur. Tarantino filmi bazen salt bir oyununa dönmesine rağmen bazen olumlu anlamıyla izleyicisini şaşırtır ve “nasıl” sorusunu sordurmayı başarır.

Hollywood seyircisine hitap etmekle “farklı” bir şeyler yapma isteğinin geriliminden doğar bu filmler. Aynı zamanda Hollywood’un içinde kalarak naif bir eleştirel ve muhalif bakışla yapılabilecek sinemacılığında sınırını gösterir bize.

Reklamlar