Bu yazı haberveriyorum.net sitesinde yayınlandı.

Yazı: Cansu Fırıncı

Enver Gökçe
Enver Gökçe

Konu 1940’lı yıllar olunca saf bir edebiyat hareketinden söz etmek imkânsız hale geliyor. Çünkü 40’lı yıllar hem dünya hem de Türkiye açısından son derece özgün ve çalkantılı bir dönemi ifade ediyor. Birincisinin şokunu atlatamamış olan dünyanın henüz toparlanmaya fırsat bulamadan ikinci bir savaşla karşı karşıya kalması, Türkiye gibi geç/genç bir cumhuriyeti, savaşın dışında kalmasına rağmen oldukça sıkıntılı bir dönemin eşiğine getirmişti.

Yönetici kadro için sıkıntının asıl kaynağını, savaş dönemi değil, savaş sonrası oluşturuyordu. Mustafa Kemal’in ülkenin tüm kesimleri üzerindeki sarsılmaz prestiji, ölümüne kadar “Tek Parti” hegemonyası ile ülkenin yönetimine olanak sağlamışsa da, ölümüyle birlikte halefini bu olanaktan büyük ölçüde yoksun bırakmıştı. Üstüne üstlük, savaş sonrası, özellikle de Türkiye gibi ülkelerin ‘çok partili rejim’e geçmesi için, görmezden gelinmesi mümkün olmayan şartların oluşacağı da, kuvvetle muhtemel idi.

Bütün bu uluslararası şartlarla birlikte, ülkeyi çok partili rejime sürükleyen iç dinamiklerin varlığını da göz ardı edemeyiz. Öncelikle, Kurtuluş Savaşı süreci ile halkçı bir söylemin etkilediği yığınlar, ülkede yaşanan ekonomik eşitsizliklerden, baskıcı rejimin soluk aldırmamacasına uyguladığı kısıtlama ve uygulamalardan bunalmış ve patlama noktasına gelmiş durumdaydı. Kentlerde işçi hareketlenmeleri, taşrada ise toprak işgalleri gibi eylemler gözle görülür hale gelmişti. Bütün bunlarla beraber, tasfiye edilemeyen eşraf, ayan, ağa gibi feodal düzenin temsilcileri de düzenden daha çok pay kapmanın telaşına düşmüş ve mücadele bayrağını açmışlardı.

Ülkenin “en etkili” hareketi olmaya aday komünist hareketse, Kurtuluş Savaşı’ndan bu yana uğradığı tüm tasfiye süreçlerine, 30’ların ortalarından itibaren alınan desantralizasyon kararına rağmen, bir çekirdek olarak varlığını korumakta ve legal bir hareket yaratmanın olanaklarını araştırmaktaydı.

Sol hareket gibi, dinci ve faşist örgütlenmeler de, daha çok sol hareketin bastırılması ve legale çıkış sürecini engellemek üzere, legal bir siyasal faaliyet için harekete geçmişlerdi.

Ancak mevcut yasalar ve başlayan savaşın neticesinin belirsiz olmasından dolayı, İsmet Paşa Hükümeti’nin uyguladığı politika henüz doğrudan bir siyasal faaliyet yürütmeye olanak tanımıyordu.

İşte böylesi bir ortamda fikir hareketleri ile edebiyat hareketlerinin iç içe geçtiği ve birisinin diğerini ikame ettiği bir dönem oluştu.

Ve böylece 1940’lı yıllarda edebiyat, bir boşluğun içine doğarak, edebi anlamıyla olduğu kadar politik yönüyle de “muhalefet” boşluğunu, her zamankinden daha çok doldurmak zorunda kaldı.

Tanzimat’la başlayıp Cumhuriyet’le tamamlanan, ülkenin sosyo-ekonomik yapısının hızla değiştiği bu süreçte, edebiyatın gözünü diktiği kesimin ve konuların değişmesi zaten kaçınılmaz olandı.

Hüseyin Rahmi Gürpınar’la İstanbul’un kenar mahallerine yönelen edebiyat, Reşat Nuri ve Yakup Kadri ile Anadolu kasabalarına yönelmiş, ancak bu yöneliş sınıfsal bir bakış açısına henüz bürünmemişti.

Nâzım’ın şiirde başlattığı sınıfsal perspektif, Resimli Ay’daki “Putları Yıkıyoruz” kampanyası ile çarpıcı bir hale gelmiş, Sabahattin Ali’nin öykülerinde aynı metodu uygulamasıyla da yaygınlık kazanmaya hazır olduğunu ispatlamıştı. 1940’lı yılların Yurt ve Dünya Gazetesi’nin, Tan Gazetesi’nin, Yeni Edebiyat, Ses gibi dergilerinin doğum haberi, 1930’ların başında yayımlanmaya başlayan ve bir “Nâzım Projesi” haline gelmesiyle oldukça ses getiren Resimli Ay, onun kapatılmasıyla yine Serteller’in çıkarttığı ve yine Nâzım’ın odakta olduğu Resimli Her şey, o kapatıldıkça çıkan Resimli Perşembe, yine Sertel’in Resimli Her şey kapatıldıktan sonra çıkardığı Projektör Dergisi tarafından verilmişti aslında.

Resimli Ay’dan 1940’lara gelindiğinde, o zamana kadar sürdürüle gelen, “Aruz mu Hece mi”, “Şiir göz için midir, kulak mı?”, “Sanat sanat için midir yoksa toplum için mi?” tartışmaları yerini büyük oranda toplumcu gerçekçilik tartışmalarına, yurt ve dünya meselelerine terk edecektir.

Sol muhalefet, siyasal baskı nedeniyle açıktan yapamadığını, edebiyat dergileri ve aktüalite gazeteleri aracılığı ile yapacak ve Nazizme karşı Anti-Faşist Cephe politikasını büyük oranda bu ve benzeri yayınlar üzerinden kamuoyuna taşımak siyasetini güdecektir.

Hatta dört başı mamur bir politik gazete neşretmek olanağını yakalayamayan, illegal mücadeleden çıkış sancıları yaşayan T.K.P, 5 Ekim 1940’da Yeni Edebiyat ismiyle bir dergi çıkararak, gerek İsmet Paşa yönetimine gerekse Faşist Cepheye karşı sözünü bu dergi aracılığıyla söylemeye çalışacaktır.

Bu nedenle, bu dönemin edebiyat dergilerinde, edebiyat ya da şiir görünümü altında, aslında politik bir şiarı ifade eden oldukça fazla yazıya rastlamak mümkündür. Adımlar, Yurt ve Dünya gibi politik mecmualarda da pek çok solcu yazarın şiiri ve öyküsüne ya da roman neşrine rastlamak da olağan şeylerdendir. Başta da söylendiği üzere 40’lı yıllar, Türkiye’de Edebiyatın muhalif tavrı ile muhalefet hareketinin edebi kolu arasındaki ince zarı yok denecek kerte eritmiştir.

Sol hareketin, dergi ve mecmualar üzerinden legalize olma ve sözünü toplumu ulaştırma çabası, diğer politik hareketlerde de karşılığını bulmuş bir yaklaşımdır. Atsız Mecmua, Çınaraltı, Büyük Doğu, Orhun gibi dergiler, tutucu-ırkçı yazarların toplanma ve açıktan siyaset yapma yerleri olmuştur.

Dönemin değinilmeden geçilemeyecek bir diğer dergisi de Halkevleri’nin yayın organı olan Ülkü Dergisi’dir. Bu dergi Şubat 1933 – Ağustos 1950 tarihleri arasında yayınlanmıştır. Cumhuriyet İdeolojisi’nin ve değerlerinin dolayımsız savunucusu olan Ülkü’nün yazar kadrosu; Mehmet Fuat Köprülü, Recep Peker, Tahsin Banguoğlu, Suut Kemal Yetkin, Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Kutsi Tecer gibi döneminin önemli yazar ve siyaset adamlarından oluşmuştur. Bu derginin bir diğer ilgi çekici özelliği de Enver Gökçe’nin düzeltmeni ve tasarım sorumlusu olmasıdır. Denebilir ki, toplumcu yazınımızın en önemli simalarından olan Enver Gökçe için Ülkü Dergisi bir ilk tecrübe, bir ilkokuldur.

1940’lı yıllar pek çok yazar için, edebiyat dergisi çıkarmak ya da çıkartılan bir derginin yazı kadrosu içinde olmak demektir. Dergi çıkartmaksa başlı başına bir direniş ve mücadele konusudur.

Öncelikle dergi çıkarmak resmen bir imtiyaz haline gelmiştir. Ülkede kâğıt sıkıntısı vardır ve bu nedenle dergi çıkartmak çok maliyetli bir iştir. Dergi çıkarmak isteyen bir yazarın ya da çevrenin yapması gereken ilk iş, dergiyi finanse edebilecek varlıklı bir kişiyi bu alana yatırım yapmaya ikna etmektir. Sonrasında, derginin yasal sorumluluğunu üzerine almayı göze alabilecek ancak polis ya da hükümet tarafından mimlenmemiş birisini bulmak ve ikna etmek gerekir. Tüm bunlar olsa bile, hiçbir gerekçe gösterilmeksizin derginin neşrine izin verilmeyebilir, bundan daha da kötüsü neşredilmiş olan dergi ya da gazete sakıncalı bulunur ve toplatılır. Bu dönemde dergicilik faaliyetinin zorlukları Hasan İzzettin Dinamo’nun II. Dünya Savaşı’ndan Edebiyat Anıları isimli kitabında ayrıntılarıyla anlatılır.

1930’larda Resimli Ay, Resimli Her şey/Perşembe, Projektör gibi dergilerle başlayıp, 1940’larda Adımlar, Yurt ve Dünya, Tan, Yürüyüş, Gün, Görüşler, Yeni Edebiyat, Ses, MarkoPaşa, Başdan, Nuhun Gemisi dergilerine varan sürecin anlamını çok iyi kavrayan devrin iktidarı, “sol muhalefete” hareket alanı bırakmamak için gerekli önlemleri almakta gecikmeyecekti.

Nurullah Ataç’ın desteklediği Garip Hareketi de dönemin toplumcularının karşısında, en azından hareketin ilk safhalarında engelleyici bir güç olarak çıkarılmıştır. Şiiri “sıradanlaştırmak” şiarıyla, aslında Fransız Dada akımının yerli bir kopyası olmaktan öte bir şey olmayan Garip Hareketi, politik olan her şeye tiksintiyle yaklaşmasından dolayı dönemin iktidarının sözcüsü gibi çalışan Ataç’ın da desteğiyle, döneminde oldukça geniş bir kitleyi etkilemiş ve Toplumcuların hareket alanını fazlasıyla daraltmıştır. Toplumcu pek çok yazarı da en azından şiir dili ve işlenen temalar bakımından etkilemiştir. A.Kadir gibi Toplumcu Yazın’ın güçlü kalemlerinin pek çok şiirinde Garip etkisini açıkça görmek mümkündür.

Fakat Garip Hareketi ile Toplumcular arasındaki etkileşim karşılıklı bir etkileşimdir. Bir dönem Toplumcular, Garip’in dilinden ve biçiminden etkilenmişlerse de bir süre sonra Garip Hareketi de Toplumculardan etkilenmiş ve giderek sola kayan bir süreç izlemiştir. Orhan Veli’nin son dönem şiirlerine bakmak bile buna yeterli bir delil teşkil eder. Oktay Rifat D.T.C.F Dava’sında Behice Boran ve Niyazi Berkes’in avukatlığını yapacak kadar sola kaymıştır artık. M. C. Anday Amerika’da idam edilen Rosenbergler için, isimlerini vermeden de olsa şiir yazmıştır. Hatta Mehmed Kemal’in aktarmasına göre, Orhan Veli’nin cenazesine katılanlar polis tarafından fişlenmiştir. Orhan Veli, M.C. Anday ve Oktay Rifat’ın ‘Nâzım’ın Özgürlüğü’ için sembolik de olsa açlık grevine yattıkları da unutulmamalıdır.

Bu dönemin öne çıkan bir başka şairi de şüphesiz bir biçimde Yahya Kemal’dir. Maziye özlem şiirlerini divan şiiri vezniyle, kısmen daha yeni bir Türkçe ile yazan Kemal, gerek Ataç tafından gerekse devrin iktidarı tarafından açıkça desteklenmiş ve örnek gösterilmiştir. Ayrıca Dinamo’nun aktardıklarına bakılırsa, Yahya Kemal de Toplumcu Yazarları kendisine çekebilmek için bilinçli bir çaba sergilemiştir.

İşte sol hareketin ve toplumcu yazının önüne set çekebilmek için uğraşılan böylesi bir dönemde Nihal Atsız, ilgilileri ikaz için Orhun’un Mart 1944’te yayınlanan 15. sayısında, devrin Başbakanı Şükrü Saraçoğlu’na hitaben bir açık mektup yayınlayacak, bu mektupta komünistlerin devlet dairelerine sızdıklarını söyleyecek ve Nisan 1944’te yayımlanan 16. sayıda, Ahmed Cevad Emre, Pertev Nâilî Boratav, Sabahattin Ali ve Sadrettin Celâl Antel’in Marksist faaliyetlerini açıklayarak devrin Millî Eğitim Bakanı olan Hasan Âli Yücel’i istifaya çağıracaktır. Bu mektupta kendine “Vatan Haini” denmesi üzerine Sabahattin Ali, Nihal Atsız’ı mahkemeye verecek ve ünlü “Sabahattin Ali-Nihal Atsız” davası büyük nümayişler ve gürültüler çıkarmak üzere başlamış olacaktır. Böylece başlayan dava, süreç içerisinde başka bir yön kazanacak ve Kemalist iktidarın sağ ve sol kanatları arasında bir açık hesaplaşmaya, Kenan Öner-Hasan Âli Yücel Davasına dönüştüğünde tarih 1946 yılını gösterecektir.

Benzeri bir yıpratma ve tasfiye süreci D.T.C.F Olayları olarak bildiğimiz ve Behice Boran, Niyazi Berkes, Adnan Cemgil, Pertav Nâilî Boratav, Muzaffer Şerif Başoğlu gibi ilerici öğretim görevlilerinin üniversitedeki kürsülerinin kaldırılmaları ile yaşanacaktır.

Tan ve Görüşler gazetelerinin çıkışından önce Ankara’da “Yurt ve Dünya” adında bir dergi yayınlanmaya başlar. Bu o zamanların sosyalist, ilerici, yurtsever akımı için çok önemli bir adımdır ve bünyesinde Ankara’da bulunan bilim insanlarını, edebiyatçıları ve aydınları barındırmıştır. 1941’de kurulan derginin genel yayın yönetmenliğini sırasıyla Behice Boran, Pertev Nâilî Boratav ve Adnan Cemgil yapmıştır. Bu akademisyenlerin dışında dergide öykü, şiir ve yazılarıyla Sabahattin Ali, Orhan Kemal, Kemal Bilbaşar, Melih Cevdet Anday, Rıfat Ilgaz gibi isimler de göze çarpar.

D.T.C.F Olayları, Dr. Enver Ziya Karal’ın Milli Eğitim Bakanlığı’na 13 Aralık 1945’te yazdığı raporla başlar. Bu raporda Doçent Behice Boran, Doçent Pertev Nâilî Boratav ve Doçent Mediha Berkes’in “İstanbul’da yayınlanan ve siyasi görüşü ilmi düşünceyle uzlaşma kabul etmeyen” bir dergiye yazı vaadi verdiğini, bu durumun okuldaki eğitim-öğretim için sakınca barındırdığı” belirtiliyordu. Bahsedilen dergi Zekeriya Sertel’in “Görüşler” isimli dergisiydi. Bu rapordan önce de Yüksek Öğrenim Genel Müdürü N. Halil Onan, Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel’e yazdığı mektupta Boratav, Boran ve Niyazi-Mediha Berkes çiftinin görüşleri nedeniyle üniversitede kalmasının sakıncalı olduğunu belirtiyordu.Bu yazılardan sonra 15 Aralık 1945’te bahsedilen öğretim üyeleri aktif eğitimden çıkarılarak bakanlık emrine alınır. Bunun üzerine öğretim üyeleri Danıştay’a başvurur; Danıştay’da 26 Mart 1946 günü oy birliği ile tasfiye kararının iptaline karar verir.

Komünistlik ile suçlanan öğretim üyelerinin üniversiteye geri döndüğünü duyan milliyetçi görüşlü öğrenciler Milli Eğitim Bakanlığı’na başvurarak Behice Boran ve Pertev Boratav’ın üniversiteden çıkarılmasını isterler. Bununla da kalmayıp Boratav’ın o gün konferans vereceği salonu basarak, burada eylem yapıp rektörün istifasını isterler; rektör Şevket Aziz Kansu’ya zorla istifa dilekçesi imzalatırlar.

Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün Ankara Üniversitesi’ni Ziyareti Rektör Prof. Dr. Şevket Aziz Kansu (1946-1948)
Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün Ankara Üniversitesi’ni Ziyareti Rektör Prof. Dr. Şevket Aziz Kansu (1946-1948)

Rektör Kansu’yu polis ve jandarma fakülteyi abluka altına alarak odasından çıkartabilir; öğrenciler de fakülteden çıkıp halkevlerinin bulunduğu binayı kuşatırlar ve solcu olarak tanınan Türkiye Gençler Derneği şubesine girerek büyük tahribat yaratırlar.

Tüm bu olanların neticesinde meclis kararı ile öğretim görevlilerinin kürsüsü kaldırıldığında tarih 5 Temmuz 1948’dir.[1]

Sonradan Tan Matbaası olaylarının gerçekleşiş biçimi göz önüne alındığında bu D.T.C.F Olaylarında nümayişi gerçekleştirenlerin, ‘sıradan” üniversite talebeleri olmadığı anlaşılacak ve eski bir “Aydınlıkçı” ve Sosyalist olan Rektör Kansu’nun beyanatları da bunu doğrulayacaktır.

D.T.C.F olayları aynı zamanda, farklı ideolojilere sahip yazarlar arasında, Sabahattin Ali-Nihat Atsız davası ile başlayan karşı karşıya geliş süreci açısından da bir tırmanma noktası olacaktır. Dindarlığı ile tanınan Orhan Seyfi Orhon, mecliste görüşmeler sırasında P.N. Boratav’ın başını çektiği, Behice Boran, Niyazi Berkes Grubu için “Amerika’da, Avrupa’da da solcu hocaları üniversitelerden tasfiye ediyorlar, biz neden etmeyecekmişiz” yollu çıkışmaları ile ünlenecektir. Milliyetçiliği ile tanınan Behçet Kemal Çağlar’ın da D.T.C.F olaylarını örgütleyen mebuslar arasında olduğu ortaya çıkacaktır. Bülent Ecevit’in babası, Tek Parti milletvekillerinden Fahri Ecevit’in, askerlik arkadaşı olan ve belli bir sempatiyle yaklaştığı Sabahattin Ali’nin hatırını bir tarafa bırakarak, D.T.C.F görüşmeleri sırasında, kürsüye fırlayarak “Kahrolsun Komünistler” diyebilecek kadar kendinden geçtiği de bilinenler arasındadır.

Cami Baykut
Cami Baykut

Sabahattin Ali, Cami Baykut, Esat Adil gibi solcu yazar ve siyaset adamlarının çıkardığı Yeni Dünya, Sertellerin çıkardığı Tan ve ilerici La Turquie gazetesinin başına gelenler ise, legalize olmaya çalışan Sol’a vurulmuş en önemli darbe olarak karşımıza çıkmaktadır. 4 Aralık 1945 tarihinde Üniversite bahçesinde başlayan nümayiş, dışarı taşarak, ülkenin ilerici-demokrat yayınlarının basıldığı sokağa varacaktır. Bu hadisenin cereyan edeceği, günler öncesinden bilinmektedir. Serteller, Vali Lütfi Kırdar’a telefon ederek, duyumlarını aktarırlar ve tertip alınmasını isterler. Lütfi Kırdar durumdan haberdar olduklarını, gerekli tedbirleri aldıklarını bildirir. Nümayiş gününde, La Turquie matbaasının sahibi Halil Lütfi Dördüncü telefona sarılarak Vali Lütfi Kırdar’ı ve dönemin ünlü Emniyet Müdürü “Demir” Ahmet’i arar. Verilen cevaplar aynı “Telaşa mahal yok, gerekli tertibat alınmıştır” şeklindedir. Polis olay yerine nümayişçilerle birlikte gelir. Matbaa yıkılıp yerle bir edilirken seyrederler. Soranlara ise “biz, sadece burada bulunmak ve hiçbir şeye karışmamak emrini aldık” cevabını verirler.

Tüm bunlar Tek Parti Rejiminin yerini Çok Partili Rejime bırakma süreciyle ilintilidir. Sol muhalefet, kurulan sosyalist partilerin kapatılması üzerine, bağımsız olarak seçimlere katılamayacağını anlamış ve C.H.P’nin içindeki Dörtlü Takrir Muhalefetinin kurduğu Demokrat Parti ile ittifak yollarını araştırmaya başlamıştır. Serteller sırf bu amaca hizmet etmesi için Görüşler’i çıkaracak ancak Tan Matbaası Olayı’ndan sonra Demokratlar sol ile ilişkilerini kesecek ve Çok Partili Düzen arayışı seçimlerle birlikte yerini ABD’dekine benzer bir İktidar Partisi-Muhalefet Partisi, Cumhuriyetçiler-Demokratlar rejimine bırakacak, Türkiye Çok Partili Demokrasiye kavuşmak için T.İ.P’in meclise girmesini bekleyecektir.

Yine bu dönemin önemli dergilerinden birisi Yeni Edebiyat Dergisi’dir. Dergi 5 Ekim 1940’da yayın hayatına başlayabilmiş ve kesintili olarak 15 Kasım 1941 tarihine kadar yayınını sürdürebilmiştir. Kısa bir yayın hayatı olsa da, gerek yazar kadrosu ve gerekse yerine getirdiği misyon açısından son derece önemli bir dergidir.

Dergi’nin yazı kadrosunda takma ad kullanmak kaydıyla, T.K.P’nin sekreteri Reşat Fuad Baraner, Suat Derviş, yine takma adla Nâzım Hikmet, Hasan İzzettin Dinamo, Ömer Faruk Toprak, Niyazi Akıncıoğlu, Sabahattin Ali, T.K.P’nin yöneticilerinden Zeki Baştımar, Abin Dino, Nail Çakırhan, Enver Gökçe, Attila İlhan, Orhan Kemal, A.Kadir, Sabiha Sertel, Kemal Sülker, İlhan Tarus, Suphi Taşhan gibi “Kırk Kuşağı”nın önde gelen yazarları ve dönemin önemli politikacıları vardır.

Yeni Edebiyat’ta “Toplumcu Edebiyat” ve “Toplumculuk” başlığı altında sosyalizm gibi konular, Anti-Faşist şiir ve öyküler yayımlanmıştır. Bu dergi’nin bir özelliği de yazarlarının pek çoğunun, derginin kapanması ile birlikte uzun sürecek bir sürgün hayatına mahkûm edilmesidir. Bu dönemdeki anılarını Hasan İzzettin Dinamo, Musa’nın Mapusanesi, Musa’nın Gecekondu’su, Koyun Baba romanlarında, T.K.P Aydınlar ve Anılar, II. Dünya Savaşından Edebiyat Anıları isimli anı kitabında, Ömer Faruk Toprak da Tuz ve Ekmek isimli romanı ve çeşitli öykülerinde ayrıntılarıyla anlatmaktadır.

Adı geçen yazarlar arasında, Sabahattin Ali’nin biraz daha ayrıcalıklı bir yeri vardır. Edebiyat yaşantısına şiirle giren yazar, hemen peşinden öyküye geçmiş ve 30’lu yılların ortalarından itibaren peş peşe öykü kitapları yayımlayarak, ülke çapında tanınır hale gelmiştir. 30’un sonlarına doğru basılan, Kuyucaklı Yusuf romanı ile ününü iyice artıran, ülke dışında da kendisinden söz ettiren Sabahattin Ali, Yeni Dünya Gazetesi’nin uğradığı akıbet üzerine, politik-mizah gazetesi olan Markopaşa’yı, Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz’ın yardımlarıyla çıkaracak ve muhalefet döneminde yeni bir çığır açacaktır.

Çok ilginç bir yayın hikâyesi olan Markopaşa, döneminin en çok okunan neşriyatı olmayı kısa bir süre içerisinde başaracak ve yine çok kısa süre içerisinde iktidarın hedefi haline gelecektir. Durmaksızın kapatılan Markopaşa, yine hiç durmadan isim değiştirecek ve Malum Paşa, Öküz Paşa, Yedi Sekiz Hasan Paşa, Merhum Paşa, Ali Baba isimleri ile aralıklarla ama ses getirerek yoluna devam edecek, yayınlar aracılığıyla yürütülen etkili muhalefete son vermek isteyen hükümetin aldığı “tedbirler” sonucu Sabahattin Ali katledilecektir.

Kanımca bu cinayet, dönemin ilerici edebiyat çevrelerinde, Nâzım’ın hapislik sürecinden daha büyük bir korku dalgası yaratmıştır. İkisi bir arada düşünüldüğünde oluşan korku dalgasının ne kadar etkili olduğunu, 1950’lerde yaşanan, Edebiyatta “Depolitizasyon” süreci ispatlamaktadır.

Sonuç olarak, 40’lı yılarda Edebiyat ile uğraşan yazarların, ömürlerinin büyük bir bölümü tutuklu, hükümlü, sürgün, asker olarak geçmiş, bu dönemde yazarlık ile sanıklık, sanıklık ile muhalif tavır, muhalif tavır ile sosyalist siyaset iç içe geçmiş ve birbirinden ayrıştırılamaz bir sürecin parçaları olarak gelişmişlerdir.

Yeni Ses’te toplanan ve “Kırk Kuşağı”nı temsil eden yazarların hemen hemen hepsi Nâzım Hikmet’in sanat anlayışından, politik tutumundan, şiir dilinden etkilenmiş ve uzun bir süre de ona öykünmüştür. Nâzım her ne kadar tutuklu ve toplumsal anlamda tecrit altında olsa da elden ele dolaşan, gizlice okunan şiirleri, takma adla yayımlanan yazıları ve eserleri aracılığıyla bu kuşağın önemli mimarlarından birisidir.

1960’lı yılların sonu ve 70’lerin başında yayımlanan Ant Dergisi’nin de bu dönemin toplumcuları açısından ayrı bir yeri vardır. Nâzım Hikmet’in şiirlerinin yayımlanma yasağını ilk kez kıran Ant Dergisi’nde, sürgünden sürgüne gezen ve yasaklılar listesinde olan Enver Gökçe’nin de çeviri şiirleri yayımlanmıştır. Toplumcu yazarların kitlelerle yeniden buluşmasına aracılık eden Ant kısa da olsa bu yazı içerisinde değinilmeyi hak etmektedir.

Kırk Kuşağı için; yaşadığı dönem, edebiyat anlayışı, edebiyatı üretiş ve topluma sunuş biçimi, tüm bunların sonucunda iktidarla olan ilişki biçimi ve cezalandırılma şekilleri, göğüs gerilen zorluklar gibi kriterleri ele alırsak sanırım şunu belirmekle yanılmış olmayız:

Kırk Kuşağı Edebiyatı, Hayata Müdahil bir Tanığın Sanıklığıdır. Susturulması için her şeyin denendiği bu sanık, üzerine çöken karabasanı delerek, çığlığını bugünlere kadar duyurabilmiştir.

[1] Enver Gökçe’nin bu olay üzerine yazılmış bir şiiri vardır: “Tanrı Dağı Kadar Türktüler/ Hira Dağı kadar Müslüman…” Fakültenin Önü şiiri.

Cansu Fırıncı

Reklamlar