Bu yazı Nikbinlik dergisinde ve haberveriyorum.net sitesiyle tabut.net sitesinde yayınlandı.

Yazı: Cansu Fırıncı

Aziz Nesin
Aziz Nesin

“Kurtar bizi babamız!”

Bu haykırış günlerdir kulağımdan gitmiyor. Hani derler ya “yüreğime oturdu” işte öyle. Hem de taş gibi.

Çeyrek asırlık tek parti istibdadından bunalmış olan “kalabalıklar”, Celal Bayar’ın peşinden koşarken haykırıyorlardı. Çoğunun ayağında çarığı bile yoktu. Karneyleydi ekmek, şeker. Soruyorum da şimdi dedeme “O günler bir mum ışığıydı evlat” diye yanıtlıyor beni. İşte onlar bağırıyorlardı: “Kurtar bizi babamız!”

Karneden, yokluktan kurtaracak bizi diye oy vermişlerdi D.P’ye. Hürriyet sağlayacak sanmışlardı. Serteller desteklemişti hatta; rahmetli Aybar Bursa millet vekili adaylarından biriydi. “Görünmemiş Kalkınma” memlekete yağ, şeker, gaz kuyruğu olarak dönmüştü. Katmerli istibdat da cabası. İşte şimdi yine aynı “kalabalıklar” bu kez İsmet Paşa’nın ardı sıra koşuyordu: “Kurtar bizi Babamız!”

Bu yürek burkan haykırış neleri anlatmaz. Güya kul, reaya olmaktan çıkmış, halk olmuştu memleketimin acılı insanları. Oysa bir çocuk olarak görüyorlardı kendilerini, bir babanın şefkatine muhtaç olan. (Demirel’ın kendisine baba dedirtmesindeki kerameti burada aramalı belki de). Sayıca çoktular ama kendi yazgıları üstüne kalemlerinin bir hükmü yoktu. Çoğunun kalemi yoktu üstelik. Eni sonu bir istatistikken ibarettiler, bu yüzden onlara “kalabalıklar” deniyordu. Davul onların boynundaydı da değnek kimin elindeydi?

Bilgi sahibi olanlar var bir de, memleketin ve kalabalıkların yazgısı üzerine kuramlar üretenler. Şekilsiz kalabalıları kendilerince bir kaba döküp, şekillendirmeye çalışanlar. İşte biz onlardan bir kısmına “değnekçiler” dedik.

Tarihin bir ironisi midir bilinmez ama işte bu değnekçiler de sıvıydı. Dönem hangi kabı açtıysa oranın içine yerleşiveren. Renklerle çağrıştıracaksak eğer; bukalemun. Kimileyin kızıl, kimileyin pembe, kimileyin sarı. Ama kesinlikle gökkuşağından uzak.

Değnekçinin derdi kalabalığı insan kılmak değildi. Birey yaratmak değildi. Kendisini “yalnız” kılan statüsünden kâr devşirmekti. Bağcıyla değildi derdi, gözü salkımdaydı.

İşte bu değnekçilerin en tipiği Burhan Belgedir.

Belge’nin macerası TKP’yle başlar. Bay Vedat Nedim Tör’ün yamağıdır. Macerası kısa sürer. Sonra kendisini “Kadro” yapar. “Ulus”ta köşe yazarıdır bir vakit. Sonra devir değişip de D.P alınca eline değneği, Menderes’in radyo’da yayımlanan konuşmalarını hazırlama işini üstlenir. Ama üzerinde öyle uzunca durmaya değmez. Zaten ondan da çıka çıka bir “Murat” çıkmıştır.

Kalabalıkla yalnız arasındaki ilişki sınıflı toplumlarda bir özne-nesne ilişkisidir. Bu ilişkiyi statikleştirmeye çalışanlar bu satırları kaleme alan tarafından değnekçi diye tabir edilmiştir. Bir de bu ilişkiyi farklı bir bağlama oturtmaya çalışanlar vardır. Elindeki nesneyi özne kılmaya çalışanlar.

Marx “Din toplumların afyonudur” der ve ekler “ama bu afyonu onların elinden almayınız. Çektikleri acılara dayanamazlar!”

Alın size yürek burkan bir söz daha. Bahsi geçen kalabalıklar öyle büyük acılara maruz bırakılmışlardır ki artık, insanlıklarını unutmak üzere gelmişlerdir.

Ama artık dayanırlar hem de bal gibi.

Çünkü acı çekmeyi bile unutmuşlardır. Dinin mahrem saydığı aile kurumu, medyada itin ardına sokup çıkarılır da gene de kılları kıpırdamaz. Bir acayip ademoğlu oluvermişler. Saflığıyla övündüğümüz Anadolu insanı kızlarını buraya koca bulsun diye de değil, para getirsin diye yollar olmuş, garip! “Dünya yansa al bir kibrit de benden” diyecek mecalleri bile kalmamış. En fazla bir “adam sen de” çekerler hepsi o.

Sokak da yürürken görmek istercesine bakıyorum insanların yüreklerine; acaba haykırıyorlar mı? Bir vakit direniyorum biri olmazsa öteki diye. Sonra beynimden gelen bir sesle irkiliyorum “babayı alırsın!”

İşte, acı çekmeyi de unutmuş insanlar. Marx’ın “dayanamazlar” dediği insanlar! Onlara acı çekmeyi de unutturmuşlar. Ne de olsa “acı patlıcanı kırağı çalmaz!”

İşte bu yazıda ele alınacak olan “yalnız” onlara yeniden insanlıklarını hatırlatma uğraşında olandır. Ve yeniden acı çekmeyi öğretecek olan.

Bu ülkede namuslu kalmayı becerebilmiş “yalnız”lar da var. Dışında kaldığından içini okuyabildikleri kalabalıklara müdahil olan. Onlara kendilerini göstererek, yol gösterme uğraşında olan.

“Her yazar kendi cehennemini yanında taşır” diyor Aziz Nesin “Poliste” isimli anı kitabında. Yalnızlığa yazgılı olduğunu anlatıyor. Yalnızlıktan kurtulup çoğalmak için de yazıyor da babam yazıyor. Zübük’te anlatıcının bir öğretmen olması tesadüf olmasa gerek. Bir bozkırda yapayalnız kalmış, olan biteni biraz da şaşkınlıkla izleyen bir öğretmen. Öğretmenin arkadaşına yazdığı mektuplardan kalabalıkların karikatürünü okuyoruz. Aslında her biri birer zübük olanların zübükten çektiklerini.

Aziz Nesin’in toplumuna okkalı bir yergisidir bu eser. Her türlü kötülüğün zübükten geldiğini bilip de her iyiliği ondan beklemek. Romanda anlatılan insanlar her sorunlarını bir çırpıda çözecek bir kahraman aramaktadır. Yol mu yapılacak zübük yaptırsın, hak mı yenmiş zübük arasın. Ama zübük kendisine bir çıkar sağlıyormuş varsın sağlasın.

Yokluklar içinde yıllarca kıvranmış olanların, varlığa olan özleminin nasıl da istismar edildiği ustaca işleniyor. Kendi bilincine erişememiş olan kalabalıktan biri, karaborsa kalksın istemiyor. Karaborsa kendi lehine işlesin istiyor. Yoksa karaborsayı kaldırmaya kimin gücü yeter? Onu ancak kuran kaldırabilir!

Kendisini bir özne olarak görmeyenlerdir kalabalığı oluşturan. Bu noktadan bakıldığında Zübük bir öznedir. Sınıflı toplumun bütün kirini üzerinde taşıyan, geneli anlatan bir örnek. İşte buradan bakıldığında kalabalıklar zübüğe yabancıdır çünkü kendine yabancıdır.

Benzeri bir konu Orhan Kemal’in Müfettişler Müfettişi’nde işlenir. Herkes Müfettiş’te kendini görmektedir. Güçlü olduğu için her şeyine göz yumulabilir bir uyanık. O müfettiş olmadığını söyleyecek olsa kimse inanmaz “aman beyefendi” der “hiç öyle şey olur mu?”

Orhan Kemal
Orhan Kemal

Çünkü kendileri adına özlemlerini gerçekleştirecek bir kahraman istemektedirler.

İki eserde de kahramanın bir kabusa dönüşü işlenir. Verilen mesaj ortaktır. Zübük ya da müfettiş olmak istemiyorsanız “birey” olun. Size dayatılan “sıradanlaşma”ya boyun eğmeyin.

İki yazar düşünsel birikim ve güçlerini yani “yalnızlıklarını” kalabalıkları dönüştürmek için kullanmıştır. “Tam Aziz Nesinlik” deyişi içine işlediği kalabalıkların ona armağanıdır. Orhan Kemal’se armağanını biraz iç burkucu ama bir o kadar da heyecan verici bir şekilde almıştır. Cenazesini memlekete getiren otobüsün karşısında işçilerin gerçekleştirdiği saygı duruşuyla! O bir anlık da olsa mücadelesini verdiği kalabalıkları “ayağa kaldırmayı” başarabilmiştir.

İşte biz onlara “aydın” dedik; kalabalıklaşmaktan kendini kurtarmış olan ve bu kurtulmuşluğunu kalabalıklaştırmaya çalışanlara.

Yalnızlık, yalnızlık durumunun nasıl kullanıldığıyla bir değer kazanır.

Kimileri bu meziyetlerini insanları kalabalılaştırmak ve kalabalık içinde yalnızlaştırmak için kullanabilir. Biz onlara değnekçi diyoruz. Çünkü onlara “çal oğlum” komutunu veren var.

Bugünse çok zor bir dönemden geçiyoruz. İnsanlar yaşamsal sorunlarıyla bile ilgilenmiyor. Yazarın kendisi bir meta üreticisi durumuna düşürülmüş. Kalabalıktan birine dönüşmüş. Yiyecek ekmeği olmayan bir adamı pekala bir cep telefonu düşüyle yaşatabilirsiniz. Ona yoksulluğunun sebeplerini anlatacak olsanız ilgilenmeyecektir bile. Hele de o sıra da kurtlar vadisi varsa. İnsanlık sinir uçları alınmış kobaylar gibi. Tepkisiz, reflekssiz. Deryada olup da deryadan habersiz balıklar gibi. Ve korku odur ki akut diye kendimizi avuttuğumuz bu durum kronikleşmektedir. Kalabalıklar hareketsiz kılınmakta, kütleleşmekte. Ama laf anlayan varsa beri gelsin.

Yaşam bütün rengini yitirdi yitiriyor. Kimileri ikinci orta çağ diye niteliyor günümüzü. İkinci orta çağsa insanın yok oluşuyla ortaya çıkıyor.

Türkiye halkını en iyi anlattığını düşündüğüm şu dizeler geliyor aklıma:

“anısı ıssızlıktır

acısı bilincidir

bıçağı göz yaşlarıdır kurumakta olan”

Ama hani şimdi Cansever’in anlattığı insanlar nerde? Onların sabrı silahıydı. Sessizlikleri bir fırtına habercisiydi.

“O çocuklar büyüyecek

Bilmezlikten gelme Ahmet abi” dizelerinin verdiği inancı somutlayacak bir şeyler arıyor insanın gözleri.

Ama yine de

“Umudu dürt

umutsuzluğu yatıştır” diyen bir gelenek duruyor arkamızda.

Öyleyse bize çok uzak gözüken bir şeyi yapmalıyız, hem de acilen. Bütün tarihi baştan yazacak bir devrim. Hem de tüm dünyada. Görülmemiş bir şey, bir daha da görülmeyecek. Bir 30 Şubat Devrim’i. Artık dayanacak halimiz kalmadı. Boğazımıza kadar dolduk, taştık.

Ya da kurtar bizi babamız!

Cansu Fırıncı

Reklamlar