Bu yazı Yoğunluk dergisinde yayınlanmıştır.

Yazı: Cansu Fırıncı

Sevgili kağıt, nasıl anlatmalı, nerden başlamalı bilmem. Ama anlatacağım.

Sevgili okur diye başlamak isterdim, yeryüzünde böyle bir türün yaşadığından artık emin değilim.
Kuşenin yağlı çekiciliğinden, tarihin derinliklerine süzülen papirüsün sempatikliğine aldırış eden kalmadı. Neyse…

Bu aralar midemle kese kağıdı arasında ince bir zar benzerliği kuruyorum, kuruyorlar. İki dilim kuru ekmek, bir iki de zeytin hemen tıkıyor.

Şişip kalıyorum, şaşıp kalıyorum. Bu aralar mangır tırış, hiç huyum olmadığı halde ellerim ceplerimde geziyorum. Oradan buraya koşturmaktan dizlerimde derman kalmıyor. Dolmuşa bineyim diyorum, cebimi bir yokluyorum tamı tamına bir lira. Ve fakat dolmuş bir lira yirmi kuruş. E, n’apacağım şimdi? Çare yok, dolmuşçuya rica edilecek “kaptan eksiği var kusura bakmayın-canın sağ olsun kardeş.”

Bu durum son zamanlarda sıkça olmaya başladı. Bazen kalabalık bir grupla binip arada kaynadığım da oluyor. Hatta en arkaya oturup hiç sesimi çıkartmıyorum, ta ki ineceğim yere kadar “müsait bir yerde inecek var”. Artık, kaptan ya fark etmiyor ya da aldırmıyor çekiyor sağa.

Ohh bu sefer de kurtulduk. Aslında bu konuda en kolayı belediye otobüsleri. Yanımda çantamla biniyorum, “kaptan bey kartım çantada kalmış da az sonra bulup basarım,” arkaya gidip oturuyorum. Ön tarafa da hiç bakmıyorum. Bin tane insan inip biniyor otobüse, netice de şoför de insan, unutuyor. Zaten ben Türkiye’de ulaşımın paralı olduğuna filan da inanmıyorum! Burjuva politikacılarının eline bir koz da benden, Türkiye komünist bir ülke ya, çıkıp bağıra bağıra söylesinler, “Gördünüz mü Türkiye’de ulaşım ücretsizmiş, tek komünist ülke biz kaldık özelleştirelim.” Hadi lan teres, seni taktıkları var da burjuva politikacılarının… “Kıçı kırık” üç beş dergide yazıp çiziyorsun diye… Sümüğüne bakmaz mendili ipekten! Sahi böyle bir atalar sözü var mıdır?

Varsa da koydum yoksa da. Ama tabii talihim her zaman böyle yaver gitmedi…

Bir gün, aç biilaç, el ettim dolmuşa, cebimde tamı tamına doksan kuruş. Bindim dolmuşa, her zamanki replik. Artık otomatiğe bağlamışım, duygusuz söylüyorum ezberimi “kaptan eksiği var…” Elimi uzattım, bozuk paralar içinde, “abi be” dedi kaptan, “Senin de paran hiç tam olmuyor.”

Sinirliydi ses tonu, biraz da yüksek. Tüm dolmuş duydu. Sırtımdan bir anda soğuk ter aktı. Kıpkırmızı kesildiğimi hissettim.

Elim öne uzanmış ne geri dönebiliyor ne de ileri gidebiliyor. “Sağda indirin lütfen,” dedim. Sesimde her zamanki güvenden eser yok: Titrek, cılız.

Sağa yanaştı, atarcasına indim dolmuştan. Araba hareket etti, az ilerde durdu klakson bastı. Yanına gittim, ayaklarım geri basıyordu.

“Gel abi,” dedi dolmuşçu, “para istemez.” Dondum, herkes bana bakıyor, gözlerimi yerden kaldıramıyorum. “Sağ ol,” dedim “zaten yanlış dolmuşmuş.”

Hadi oradan teres oğlu teres, sanki oradan başka hattın dolmuşu geçiyormuş gibi! Kaptan kendi kendine hayıflana hayıflana bastı gaza.

Çöktüm kaldırıma, yaktım bi cigara. Ağlamamak için direndim. Başardım…Ahh Orhan Veli, Ahh Orhan Veli ellerin dert görmesin.

Nasıl yazmıştın o dizeyi: “Gelir dersen dar gelir.”

Neyse bu fasıl şimdilik bu kadar. Gelelim palyaçoluğa… Bir gün tiyatro grubundan bir arkadaşıma telefon geldi. Arayan, Mamak Belediye Başkan Yardımcısı Talip Bey idi. Görüşmek istiyordu. Üç kişi vardık yanına, birisi sevgilimdir halihazırda. Makama kabul buyrulduk. Aman efendim çaylar, kahveler, “ne hoş gençler, ne hoş gençler”, efendim Siteler’de bir ramazan çadırı kurulacakmış. Orta oyunları, Karagöz Hacivat’lar, fasıllar, velhasıl eğlencenin bin bir çeşidi tertip edilecekmiş. Palyaço da olacak, yoksul bir semtimizin gariban çocuklarına eğlence saçılacakmış.
Bizim gibi değerli, genç ve de bön arkadaşlara ihtiyaç varmış. İş bitiminde tam beş yüz lira verilecekmiş. Allah yeme de yanında yat!

Bu ara benim canımın içi sevgilimcim bir patavatsızlık yapmaz mı? Efendim neymiş sözleşmeymiş. Bak patavatsıza, yahu makamdasın, edep var erkan var, yol yordam var. Olur mu, kırılan pot yenilir yutulur gibi değil. İyi kız hoş kız da benim şu sevgilim, azıcık patavatsız be birader.

Neyse ki Talip Bey durumu düzeltti, “Ne gerek var arkadaşlar, güvenceniz benim.”

Efendime söyleyeyim, sözleşilen tarihte vardık Siteler’e. Baktık ki çadırın daha iskeleti yeni kurulmuş. Gerisin geri döndük geri.

Ertesi gün bir daha, daha ertesi gün bir daha. Bir hafta sonra muvaffak olduk, pardon oldular. Açıldı çadır.
Giyindik palyaço giysilerimizi, bir yakıştı ki sormayın. Şahtık şahbaz olduk. Bu arada söz verilen palyaço makyajı alınmamıştı ama olsun ne zararı vardı. Bugün değilse yarın. Çevremizi sardı mı çocuklar. “Palyanço” abi aşağı “palyanço” abla yukarı.
“Yahu” dedim artık bir palyaço olan sevgilime “palyanço değil ki palyaço”.
Sonra girişteki afişe bir baktım ki…

Çok yoksul bir bölgedeyiz. Dışarı da kurdular mı sana ufak bir lunapark. Çocukların ağzının suyu akıyor. Hele o çarpışan arabalar.

Biz hangisine binsek çocuklar o oyuncağın başına. Dönme dolap, hooop dönme dolabın çevresi dolup taşıyor, çarpışan araba hooop izdiham.

Ama yazık bazıları boyunlarını büküp bakıyor. Gözleri ağlamaktan şişmiş, annesinin eteğini çekiştirip duruyor. Dayanmıyor yürek.

Çarpışan araba iki kişilik değil mi, alıveriyoruz yanımıza. Dudaklarına yayılan o gülümseme her şeye değer.
Birkaç gün içinde aramızda çocuklarla özel bir bağ oluşuyor.

Bir akşam esnaftan biri girdi koluma, “Yahu” dedi, “siz çocuklara niye şeker satmıyorsunuz? İyi para kırarsınız.”
Sevgilimle garipsiyoruz bunu, “Neden satalım ki! İçerde zaten şeker satılıyor,” diyip sıyrılıyoruz yanından. Daha ertesi akşam yanımıza yaklaşıyor gençten bir oğlan, “Abi ya,” diyor, “ben İzmir’de de katıldım böyle bir fuara. Orda palyaçolarda polaroid fotoğraf makinesi vardı. Çocuklarla fotoğraf çektirip parayla satıyorlardı. Siz de yapsanıza, iyi para kırarsınız.” Sunturlu bir küfür dilimin ucuna geliyor, tam yuvarlanma aşamasında, birden tiz bir bağrışma işitiyorum, “Bizim palyançolarımız öyle şey yapmaz.” Yüzüme bir gülümseme yayılıyor. Sevgilimin gözlerinde de bir ışıltı.

Ne güzel, işte anlıyorlar, onları birer banknot olarak görmediğimizi anlıyorlar. Yaşasın çocuklar!

Devamı olur mu bu yazının? Bilmem, daha çok şey var anlatılacak. Ama anlatmalı mı sevgili kağıt, insanlığını hala kaybetmemiş olanlardan ses çıkacak mı? Amaaan, koy uzvi naziğine, sen varsın ya biricik papirüs… Nasıl demişti Sait Faik: “Yazmasam çıldıracaktım.”

Cansu Fırıncı/2006

Reklamlar