Bu yazı tabut.net sitesinde yayınlandı.

Yazı: Cansu Fırıncı

Sevgili kâğıt, İnsanın yaşadığı güzel şeyler, güneşin ısıtıp yükselttiği bulutlar gibi hep başının üstünde dolanıyor. Kötü şeylerse, uykuya yatan yanardağ misali bekliyor aklının bir köşesinde, bir vakit uykuya yatıyor ve hiç beklemediğin bir anda lav püskürtmeye başlıyor… Akan lavın kavuruculuğundan sakınamıyor insan kendini. Fakat kavrulan şeyler, eriyip karışmıyor magma tabakasına. Daha da kavurucu oluyor, her püskürüşünde biraz daha deliyor, biraz daha derinlere yerleşiyor… Daha uzun zaman bekliyor püsküreceği anı… Sonra daha şiddetli bir atak, daha uzun dalıp gitmeler, görüp de duymamak karşında konuşanı… Yolda yürürken unutmak yanın sıra yürüyeni… Kırmak, dökmek, kaybetmek…

“Nasıl yaşıyorsun sen burada diyor?” Ben alışkınım, hem ilk de değil, son da olmayacak belli ki… İlkokulu yeni bitirmiş, küçük bir delikanlıyım o zamanlar, Karadenizin tatlı suyuna alışkın gözlerimi yakıyor Akdeniz; yaşarıyor gözlerim, durmaksınız ağlıyorum için için… Evin kapısını açınca sağ taraf mutfak, lavabosu eski usul, kara taştan. Hemen karşısı oturma odası, oturma odasının solu yatak odası. Ben oturma odasında yatıyorum geceleri, kendime ait bir odam yok, buraya taşınmadan önce de yoktu, zaten ziyanı da yok…

Geceleri annemin yanında yatan bu adamı ilkin Almanya’da tanıdım. Hatta kendisinden önce, sesini…”Oğlum,” diyordu ahizenin kulağıma fısıldadığı ses. Oysa babam ölmemiş miydi benim? Annem bana hamileyken, boğulup bir ırmağın gizli boşluğunda… Baba deyince hiçbir şey canlanmıyordu ki bende! Baba imgesi olmayan bir çocuktum, çocuğum. Sonra, sesinden sonra yani, tokadını tanıdım, annemin yüzünde şaklayan. Ben yoktum henüz yanlarında, halamlar gizli kapaklı konuşurlarken duydum. Çocuktum, üzüldüm, ağladım. Mektuplar yazdım anneme, mektuplarda şiirler yazdım…

Öğretmenim “ne’n var?” diyordu, sonra halam, amcam, arkadaşlarım… Eski, neşeli, yerinde duramayan çocuk değildim artık, büyüdüğümü duyumsuyordum, olgunlaştığımı, yaşlandığımı…

Yanımdayken, ayrı düşmeden önce yani, o zamanlar her Salı ve Cuma Bartın’ın pazarıydı, annem çıkar elinde kitap ve muzla dönerdi eve… Hemen kitabın başına oturur yutar gibi okurdum. Hep de güzel kitaplar seçerdi ortaokuldan terk ama hayat mektebinin eğittiği annem… Jule Verne’e tutkunduk… Kütüphane oluşturmuştuk evin bir köşesinde resmen… Hatta okulun ara tatilinden bir gün önce düzenlenen bir törende, en çok kitap okuyan öğrenciyi seçip hediye vermişlerdi… Kürsüye çıktığım zaman kalbim heyecandan yerinden fırlayacak gibiydi, elime bir paket tutuşturdular, süslü püslü, eve gitmenden yarı yolda açtım, içinden kitap çıktı. Çok bozulmuştum, “insan muz koyar” diye düşündüm içine. “Ben zaten kitap okuyorum, annem zaten bana kitap getiriyor durmadan, iş mi bu be!”

İşte onun yanındayım artık, kısa bir süreliğine de olsa, yabancı bir memlekette de olsa, bir yabancının yanında da olsa, yanındayım onun… İlk gün, uykudan uyanıyorum gece, “vurma diyor, yeter vurma.” Fırlıyorum yerimden “anneme vurma lan!”…

Halam çağırıyor yanına, “Sen artık büyüden kocaman adam oldun” diyor, her şeyi anlayacak yaştasın. Başımı sallayıp onaylıyorum onu. Kötü bir şey var anlıyorum. “Annenin kocası sürülmüş, sınır dışı edilmiş,” diyor. “Annen de onun peşi sıra tabii. Yalvarmış dayınlar gitme diye, dinlememiş, yuvasını dağıtmak istememiş.” Ne diyeyim, eğiyorum başımı önüme, susuyorum.

Halamın gözleri yaşlı, yüzüme bakamıyor. Bir şey var bu sefer daha da kötü… Söylemeye dili varmıyor. Hava da bir ölüm sessizliği var… Bekliyorum, tanrıya yalvarıyorum içimden. Biliyorum annemle ilgili, ama söylemiyorlar, anlatamıyorlar bir türlü. Ellerimi açıyorum havaya, gözlerimi yukarı kaldırıyorum, halamın dudaklarından bir cümle dökülüyor üzerime, “annen öldü oğlum!” Çok ağır, kaldıramam, duramam ayaklarımın üzerinde… Daha yeni yeni yürümeye başladığım zamanlarda, bir an olsun ayrılmamak için, tuvaletin bile kapısında beklediğim, eteğini tutup ardı sıra gezdiğim… Kaldıramam diyorum, sonra, sonrasını hatırlamıyorum…

Sonra çıkageliyor annem, bana sesleniyor, çağırıyor, açmış kollarını, koşuyorum, koşuyorum, bir türlü kavuşamıyorum, bağırmak istiyorum konuşamıyorum, kelimeler dökülmüyor dilimden… “Anne!” diyorum, uyanıyorum.

Yalnızım yatakta, inanmıyorum, inanmıyorum, inanmıyorum. Bir el silkiyor omuzlarımı, silkiyor, silkiyor, annem geldi sanıyorum kollarımı açıyorum, bakıyorum, görüyorum, algılıyorum, kollarım düşüyor yanlara. Uyumak istiyorum, annem gelir diye, annem gelir diye, annem gelir diye…

Sonra “Deli Cengiz”in önünde buluyorum kendimi. Bartın’ın en ünlü doktoru. Dinliyor kalbimi, ciğerlerimi, stetoskop geziniyor vücudumda, çok soğuk, çok soğuk, çok soğuk, üşüyorum, üşüyorum, üşüyorum, “verem” diyor ses.

Sonra çıkageliyor annem, bakıyorum yüzüne, şiş, tek gözü kapalı, mosmor, süzülmüş, zor yürüyor, kollarını açıyor, sarılıyorum, sıcacık, öpüyorum, öpüyorum, öpüyor. Uyanamıyor muyum? Sesim de çıkıyor, konuşuyorum, sesim bana yabancı geliyor. “Sen çağırdın rüyamda, geldim oğlum,” diyor. Dayım, “Almanya’dan uçakla yetişip, morgdan çıkarttırdım,” diyor, “yaşıyordu ablam,” diyor. Annem ağlıyor, yatıyorum yanına uyuyor, sıçrayarak uyanıyor, gömüyorum yüzümü göğsüne… Uyanıyorum, annem yanımda. “Annem öldü geri geldi,” diyorum “hem de benim için, ben çağırdığım için”…

Peki neden döndük bu adamın yanına, neden buradayız şimdi? Ne gibi bir zorunluluk bu, annemi geri döndüren, artık inanmıyorum tanrıya, ne zaman ellerimi yukarı kaldırsam, hep kötü şeyler veriyor. Annem “babamın, annemin sözlerine dayanamadım oğlum, çevre dul kadına iyi gözle bakmıyor,” diyor; “mecburdum, hem belki düzelir, o da pişman.”

Yatıyorum oturma odasında. Gece uyanıyorum. Annem, “Yeter artık vurma,” diyor. Koşuyorum “anneme vurma lan!”

Cam kırıklarını temizliyor annem. Dudağıma bez tutuyor, gözüne buz basıyor, kapı açılıyor, irkiliyoruz. O giriyor içeri, elinde dondurma, uzatıyor… Bakıyorum, bakıyorum, bakıyorum, dondurmadan nefret ediyorum…

Soran arkadaşıma cevap vermeden, akıp gidiyor aklım, hızına yetişemiyorum… “Neden yaşanmasın ki!” diyorum, daha da var söyleyeceklerim, susuyorum… Ankara soğuğunda, doğalgaz kesik, elektrik kesik, su yok… Ağzımdan duman çıkıyor konuşurken, gözlerimin altı çökmüş, bitkinim, çöküğüm ruhen. Tüm bunlar vız geliyor bana, ben gidene yanıyorum, birlikte palyaçoluk ettiğimiz, çocuklara paranın her şey olmadığını öğrettiğimiz, ona baktığımda gözlerimin yaşardığı “bıcırığa” ağlıyorum, için için…

“İnsanlar Nazi kamplarında yaşamış, üstelik oradan sağ çıkmış,” demek istiyorum, “ademoğlu her koşulda yaşamanın bir yolunu bulur,” demek istiyorum, vazgeçiyorum. Susuyorum… Sevdiğim kadının beni terk etmesinden, her şeyden çok korkuyorum… Çünkü eğer bir kadın giderse ona rüyamda bile kavuşamayacağımı sınayarak öğrendim ben!

cansu fırıncı

Reklamlar