Bu yazı Nikbinlik dergisinde yayınlandı.

Yazı: Cansu Fırıncı

Çehov
Çehov

Bütünün yerine parçanın önemsendiği bir dünyadayız. Kesikli, parça bölük yaşantıların içinde. Mayakovski’nin övgü düzdüğü “hız” bugünkü olmasa gerek. Aşk sonsuzu aramaktır oysa. Ötekinde kendi sonsuzluğunu. Aramaktı ya da. Aşkın Turgenyev’in “arefe”sinde, devrime koşan İnsarov’un sozsuzca bağlılık bildirdiği kadının, kayıtsız şartsız teslimiyeti olarak resmedilmesi boşuna değil. Peşinden gidilecek ideali olanın sonsuzu düşlemesi kadar doğal ne olabilir?

Mayakovski hızın “Yeni İnsan”ı yaratacağını düşlemişti. Eski insanı ortadan kaldıracağını. Harcı dinsel bağnazlıkla, feodalizmle, karılmış “Eski İnsan”ı. Engels’in deyişiyle daha çok hayvanı andıran insanı. Mülkiyet tutkusundan kurtulacaktı yeni insan. Bencillikten, insana yaraşmayan kusurlarından arınacaktı. Bunun içindir belki de Block bolşeviklerin merkez komitesini havarilere benzetmişti bir şiirinde. İnsanlık kutsal suyla yıkanacak, saf temiz haline kavuşacaktı.

Marks’ın ünlü formülasyonu böyle de okunabilir belki: “İnsanın bilinci toplumsal konumunu değil, toplumsal konumu bilincini belirler”. Bu önermeye göre, örneğin birinci dünya savaşında, Alman İşçi sınıfı alman burjuvazisi için savaşmamalıydı ya da Rus işçileri ve köylüleri çarlık için silah kuşanmamalıydı. Oysa Marks’ın bu formülasyonu yaptığı dönem başkaydı. Kapitalizmin özünü kitlelerden saklayabilecek manüpülasyon araçlarının henüz yetkinleşmediği bir dönemdi. Lenin’se bir başka dönem için yeni bir formülasyon getirdi. Artık işçilerin bir ürünün yalnızca bir parçasını ürettiği bir dönemde, kapitalizmin ideolojik manüpilasyonda yetkinleştiği bir dönemde bilinç “dışarıdan götürülmeliydi”. Çünkü artık ulusal aidiyet propaganda yoluyla ve kolaylıkla sınıfsal aidiyetin önüne geçebiliyordu.

Mayakovski’nin hıza güzelleme yaparken “tüketim”i aklından bile geçirmediğini düşünüyorum. Belki eski insanı tüketeceğini düşlemişti. Hepsi o kadar. Oysa Lenin’in ve Mayakovski’nin günlerinden sonra dünya yeni tanrısına kavuştu: “Tüketim”

mayakovski
mayakovski

İnanılmaz bir hızdı bu. İnsan varlığının hiçbir döneminde insanlığını tüketmeye bu kadar hızlı koşmamıştı. Her şeyi insanın önüne koydu. Naylon kilodu, çikolatayı, parfümü, arabayı, kürkü… Ya da insanı her şeyin ardına! İnsan’ın bu güne değin yarattığı her şey bir bir metaya dönüştü. Dayanışma, dostluk, yardımseverlik, hakbilirlik, acınası “insan”ların bir dinozor olduğuna delalet sayılıyordu.

Ve sıra aşka da geldi. Tüketimin “peygamberi” olan medya aşk pazarlamaya başladı. Vücuduyla birlikte aklını da tüketen mankenlerin çürümüş seks ilişkileri “aşk yapmak”tı artık. “Sevişerek evlendik” o gözünü sevdiğimin “Yeşilçam” filmlerinin bir repliği olmaktan çıktı. Hatta ve hatta mecaz anlamını da yitirdi. Aşk yalnızca bir unsuruna indirgendi ve seks onun yerine vitrine çıkarıldı.

Hüseyin Rahmi’nin “Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç”ında sevdiği kadınla gerdeğe girmek için, kuyruklu yıldızın dünyaya çarpmadan geçmesini bekleyen genç, her halde şimdi yazılacak olan bir romanda ona hemen tecavüz eder.

Hüseyin Rahmi Gürpınar
Hüseyin Rahmi Gürpınar

Her şey bir mesaj iletisi kadar hızlı yaşanıyor artık. Ve bir mesaj silimi hızıyla da tükeniyor. Kimsede öyle kuyruklu yıldız falan bekleyecek takat yok. Zaten çarpacak olsa da ne gam. Lenin’in ve Mayakovski’nin günlerinden sonra insanların büyük çoğunluğunun duyarsız olduğu bir dünyaya doğduk. Kitlelere bilinç götürmeliydi de “kütlelere” neylemeliydi peki?

“Aşk eylemeli” diyebilir tasavvuf gönüllü bir dostumuz. Ama çağlarca değişmeyen aşk bu çağda değişti işte derim ben de “gel gör insan aşkı neyledi?”

Sevdiği kadın için dağları delen Ferhat, bugün bir tepeden daha küçük bir ev için sevdiğini söylediği kadının kalbini delebilir. Hem de sayısal olanı dışında hiçbir anlam ifade etmeyen milyonların karşısında. Paralanan insanla birlikte aşk ta para ediyor artık.
İnsanlar mülk edinmek için, ev, araba, para sahibi olmak için aşık rolünü oynayabiliyorlar. Sevmiyorlar belki ama “muş” gibi yapabiliyorlar. İzleyicilerle birlikte.

İnsanın içinden gelen duyguların artık ona dışsal kaldığı bir zamandayız. İnsanın dışında hissettiği her şey ona pazarlanabilir. Aşk da.

Evet bugünün insanı her şey gibi aşkı da alınır satılır bir meta olarak algılıyor. Duyarsız ve hareketsiz, bütünsellikten uzak, en ufak bir değer yargısı barındırmayan insanların dünyasındayız. Bugüne nasıl gelindiği malumumuz. Soğuk savaşın muazzam etkisi, reel sosyalizmin çözülüşü, emperyalizmin “insan”a yaptığı akıl almaz müdahaleler. Ve bugün fazla söze gerek yok “mal meydanda”.

Peki ama birileri görmüş, önceden yazmış, uyarmış olmalı bizi. Mutlaka bir bilici, edebiyatçı olmalı bu. Öyle ya bizim, yalnız bizim var böyle yeteneklerimiz. Geçenlerde okuduğum bir tiyatro metni bu çağrışımları yaptı bende. Anton Çehov’un tiyatro sahnesine çıkan ilk eseri “İvanov”.

İvanov oyunun baş karakteri. Üniversite mezunu, okumuş bir aydın. Oyunda sezdirildiği kadarıyla çarlık despotizmine karşı mücadele etmiş. Tutuklanmış, serbest bırakılmış. Düşünmüş, yazmış, eylemiş. Sonra Turgenyev’in “Babalar ve Oğulların”daki Bazarov’a dönüşmüş. Hiçbir şeyin değişmeyeceğine inanmış. Bu zamana kadar inandığı tüm değerlerin çöktüğünü duyumsamış. Sonra dönmüş; köyüne. Geniş araziler üzerinde kurulu çiftliğine. Eğlencenin, gece partilerinin, kumarın tadına varmış. Yeni İnsan’ı içinde barındıran İvanov’la birlikte servetinin de sonuna gelmiş. Artık borç alarak çiftliğini yönetebilen bir “bey” durumuna düşmüş. Ama o şaşalı yaşam bir kere ele geçirmeye görsün insanı! Sonra çare aramaya başlamış, “eski” yaşamına kavuşmak için. Aşk her derdin hem kaynağı, hem merhemidir ya, aşık olmalı demiş. Evet, ama şöyle aileden zengin bir kadına. Marya’ya. Kadının kalbiyle birlikte tüm zenginliğini de, elden gitmekte olan çiftliği de kazanmanın yolu, mülkünü korumanın yolu olarak görmüş bunu. Evlenmiş.

Marya Yahudi bir ailenin kızı. Onların göreneklerine göre Yahudi bir kız ancak Yahudi bir erkekle evlenirse çeyizine sahip olabilir. Marya İvanov’a gelmiş ama çeyizsiz olarak. Yalnızca aşkıyla. İvanov önce sabretmiş, güler yüz göstermiş. Sonra…

Sonra İvanov’un ilgisizliğinden ve ani değişiminden bunalan Marya hastalanmış, yatağa düşmüş. Sevdiği adamın bir başka kadınla olan ilişkisini duyunca iyice artmış hastalığı. Doktor, İvanov’u ne kadar uyardıysa da nafile. Üstelik böyle giderse karısının öleceğini duyunca büsbütün artmış ilgisizliği. Ve sonunda…

Marya öldü. İvanov çiftliğine para getirecek, onu yeniden gece partilerine, kumara kavuşturacak olan bir başka kadınla evlendi. Yahudi olmayan bir başka kadınla.

Para için, mülk için, bir zamanlar kulağına delice aşk sözcükleri fısıldadığı kadını ölüme terk etti.
Marya’yla birlikte Yeni İnsan’ı içinde barındıran İvanov da Rus geleneklerine uygun olarak toprağa verildi.

Çehov’un sahneye konan ilk eserinde mülk için aşkını gömen bir adam işlenmiş. Yeni İnsan için mücadele edenin Eski İnsan’ın bile midesini bulandıracak bir yaratığa dönüşü anlatılmış. İnandığı idealleri kaybeden, değerlerine yabancılaşan insanın içinde büyüyen mülkiyet tutkusunu o zamandan bugüne haber vermiş.

İvanov bugün televizyonlarda seyrettiğimiz o zavallı gençlerin bir prototipiydi. İnsanın mülkiyeti ortadan kaldıramadığında varacağı noktanın bir karikatürü. Şimdi her gün bir İvanovlar komedisi yaşanıyor, her yerde. Kimileyin “Ata” örneğinde olduğu gibi bir trajediye dönüşüyor bu durum. Sonra hangi kelimeyle açıklanacağını bilemediğim bir şeye.

Annenin oğluna “Kalbinin sesini dinle” dediği zamanları özlüyor insan. Kalbin kutsal bilindiği o eski çağları. Oysa şimdi herkes bir İvanovlaşma sürecinde. Kadınıyla, erkeğiyle, yaşlısıyla, genciyle… Bir eğlence tadında yaşanıyor bu üstelik. Sanki insanın ağaçlara bağlandığı bir cadı yakma törenindeyiz. Herkes toplanmış, ellerinde birer avuç dal. Yakılanın bu dünyaya yaraşmayan bir varlık olduğu düşüncesinde. Gülerek harlıyorlar alevi, bir “insanlık görevi”ymiş gibi.

Bugün İvanov’a karşı seslerin cılız çıktığı bir dünyadayız. İvanov’un aşkıyla birlikte, “Mülkiyet Karşıtlığı”nı toprağa verenlerle karşı karşıyayız bugün.

İnsanı savunmanın, aşkı kurtarmanın mülkiyetle savaşmaktan geçtiğini unutanlara ne demeli? İvanov’lar var evet, hem de her yerde. Ama İnsarovlar da var. Yeni İnsan’ı yaratmanın bir adım gerisinde, “Arefe”sinde, üstelik. Belki çok azımızın farkında olduğu, umursamadığı…

Mülkiyet karşıtlığıyla birlikte yeni İnsan mücadelesini kaybedenlerin, bu mücadeleyi sürdürenlerin omzuna basarak yükseldiği bir dönemdeyiz. İnsarov görünümlü İvanovların, insan görünümlü ivanovlar tarafından alkışa boğulduğunu duymamak mümkün değil. Eğer insan bu mücadeleyi içsel olarak vermemişse, dışında duyumsamışsa, satmaması mümkün değil. Her gün ekranlardan pazarlanan “aşk” kadar değer biçmemesi mümkün değil, geçmişinde kendisini bir yerlere getirmiş olan değerlere.

İnsan’ın İvanov’la dansını seyrediyoruz bugün. Bıçak üstünde bir dans… İnsarov’un hemen ötede, Arefe’de, zamanını beklediği…

Cansu Fırıncı

Reklamlar