Bu yazı soL dergisinde yayınlandı.

Yazı: Cansu Fırıncı

Nâzım Hikmet
Nâzım Hikmet

Nâzım Hikmet, aslında gündemden hiç düşmemiş olan “vatandaşlığının iadesi” meselesi ile ülkemizin gündemine bir kez daha yoğun bir biçimde girdi.

Yaklaşık on yıl kadar önce, beş yüz bin imza ile vücuda bürünmüş olan ”vatandaşlığının iadesi” talebi, bir formaliteden, kâğıt üzerinde yapılacak bir işlemden mi ibaretti?

Nâzım Hikmet ve onun dostları için, bu iade, bürokratik bir işlem fazla da bir önem taşımıyor olmalı. O zaten vatandaşlığını “bileğinin hakkı” ile kazanan “yurttaş”larımızdan değil mi? Daha bıyıkları yeni terlemiş bir delikanlı iken, üstelik yurtseverlik duygusu dışında onu zorlayan hiçbir şey yokken, Nâzım sırtına bohçasını vurarak ulusal kurtuluş mücadelesine omuz vermek için, her şeyi göze alarak Anadolu’ya geçmişti. Anadolu’da karşılaştığı ilk düşman, emperyalizmin işbirlikçisi Yunan askerleri değil, Kurtuluş mücadelesini arkadan vurmaya çalışan yobazlar oldu. Bilindiği üzere, Nâzım Hikmet Kurtuluş Savaşı’nın kadroları içindeki gerici odaklarla uyuşamamış ve sonunda Sovyetler Birliği’ne “ilk” izinsiz girişini gerçekleştirmişti.

Başka deyişle, Nâzım’ın, memleketi için boğuştuğu ve hakkından geldiği ilk düşman, her şeye düşman olduğu kadar sanata da düşman olan bugünkü iktidarın düşünsel atalarıdır. Nâzım’ın yurttaşlığı, ülkemizde ve dünyada daha insanca bir dünya kurma mücadelesine, Türkiye ve dünya edebiyatına, tiyatrosu ve sinemasına yaptığı katkılarla ölçülebilir ancak. Ve bu katkıların sınırı yoktur.

Üstelik bugün vatandaşlığı iade edilen bir insan için, övgü ile sövgü durmadan bir arada bulunabilir mi? Nâzım, Almanya’ya değil Moskova’ya yakışır diyenle, kürsüden onun şiirini gözyaşları ve bir garip huşu içinde okuyan nasıl olur da aynı “karanlık düşünce”nin temsilcisi olabilir?

Nâzım’a vatandaşlığını iade ederken, onun tiyatro omuzdaşı olan Muhsin Ertuğrul’un adını taşıyan sahneyi yıkmak da neyin nesidir peki?

Nâzım’ın vatandaşlığı iade edildi edilmesine ama onun inandığı ve uğruna mücadele verdiği değerlerin önündeki yasaklamalar, engellemeler de kaldırıldı mı?  Mesela, Kore Savaşı’na asker göndermenin yanlış olduğu da kabul edilmiş oluyor mu bu kararla birlikte? İsrail’le yapılan tüm askeri antlaşmaların iptali, silah ticaretinin durdurulması da karar altına alınmış oluyor mu? Bu iade ile birlikte, yıkılan sahneler yeniden inşa edilecek, ilerici yazar ve sanatçılara açılan davalar iptal edilecek, Madımak Oteli lokanta olmaktan çıkarılacak mı peki? İşsizliğin, açlığın kol gezmediği bir Türkiye kurulmasının önü açılacak mı? Sanat bir kamu üretimi olarak görülüp, hiçbir sansüre tabi olmadan kamu desteğiyle üretilebilecek mi?

Nâzım’a vatandaşlığını iade ederken, bugünkü “gerici” iktidarın anlamadığı, içinden çıkamadığı ve çıkamayacağı mesele budur işte. Beş Yüz Bin imzaya ulaşan kampanya ile “Nâzım’ın Vatandaşlığının İadesi”ni isteyen dostlarının bu istekleri, kâğıt üzerinde yapılacak bir işlemden ibaret değildir. Bugün Türkiye’nin dört bir tarafında bir tek hafta yoktur ki Nâzım’la ilgili bir etkinlik yapılmasın. Her yıl Nâzım’la ilgili binlerce sayfa makale, araştırma, inceleme sanat dergilerinde yayımlanmaktadır. Kısacası Türkiye Halkının vicdanında Nâzım vatandaşlıktan zaten hiçbir zaman çıkarılmamıştır. Bugünkü iktidarın yaptığı bir lütuf değildir, fiili durumun önünde boyun eğmekten ibarettir.

Bu girişim başka bir hükümet döneminde de yapılabilirdi ama bu şamarı yemek bu hükümete “nasip” oldu, desek abartmış mı oluruz? Nâzım’ın vatandaşlığını iade ederek seçimler öncesi bir tür rant elde etmek istenmesinin ardında, Nâzım’a her zaman sahip çıkılmasının basıncı vardır.

Güzel bir halk deyişi geliyor akla: “Bükemediğin bileği öpmek”. AKP’nin yaptığı bu değil midir? Öpmüştür öpmesine ama şimdi içine düştüğü bu durumu lehine çevirme peşindedir. Tüm emek düşmanı politikalarının üstünü “demokrasi maskesi” ile örtmenin peşine düşmüş, suratına yapacağı kalın bir makyajla, çirkinliğini saklayabileceği hayaline kapılmıştır.

Tayyip Erdoğan’ın yanlış kararı düzelttik açıklaması, Emine Erdoğan’ın gözyaşları içerisinde Nâzım şiiri okuması, daha önce de denendiği üzere düzenin ideolojik perspektiflerine monte edilebilecek bir Nâzım mitine sarılınacağının somut göstergeleridir. Bu uysal Nâzım mitolojisi, Sovyetler’de “düş kırıklığı” yaşamış, reel sosyalizme ve örgütlü yaşama “inancını yitirmiş”, partisiyle “sorunlu”, iflah olmaz bir “çapkın” olmak gibi bir dizi çarpıtılmış gerekçeye dayandırılacaktır. AKP, toplumu bu mitolojiye ikna etmeye çalışacak, böylesi bir miti başının üzerinde taşıyacak, gerçek Nâzım’ı ise, o Rusya’ya yakışır diyerek elinin tersiyle bir köşeye itecektir. Kısacası uysallaştırılmış Nâzım miti övülürken, Nâzım’ın gerçek kişiliğine sövülecektir.

Artık yeni bir aşamaya gelmiş bulunan bu çarpıtma kampanyasının, toplumda AKP’nin demokratlığına ilişkin güçlü inanç yarattığı ise söylenemez. Bu girişimin büyük ölçüde boşa çıkartıldığı söylenmelidir. Öyleyse, Nâzım Hikmet’in mücadelesine ve siyasal duruşuna sahip çıkmaya ve onun yurttaşlığının bu ülkeye yakışması için çalışmaya devam edilmelidir.

Cansu Fırıncı

Reklamlar