Bu yazı Kavuklu dergisinde yayınlandı.

Yazı: Cansu Fırıncı

Testosteron Oyun Afişi
Testosteron Oyun Afişi

Oyun atölyesinde bu yıl sahneye konan, Polonyalı senarist, oyun yazarı ve yönetmen Andrzej Saramonowicz’in yazdığı “Testosteron” için ilk söylenecek söz, Neşe Yüce Taluy’un mükemmel bir çeviri ile oyunu dilimize kazandırdığıdır. Sokak dili ve argo üzerine kurulu metin dilini cesur bir çeviri ile karşılamış çevirmen.

Oyun tanıtımının da metni ve çevirisi gibi cüretkâr olduğu söylenebilir. Afiş, görenlerin kafasını şöyle bir kez daha kendine çevirecek cinsten. Bana kalırsa oyun, seyirci için afişi gördüğü andan itibaren başlıyor. Belden aşağısı çıplak gibi gözüken yedi adam gözlerinizin içine bakıyor, pantolonların üzerinde oyuncuların isimleri yazılı, oyun adının hareketli yazı karakteri, meraklısını komediye çağırıyor.

Polonyalı yazar, metnini tabiri caizse “erkek muhabbeti” üzerine kurmuş. Fakat bunu söylerken sabun köpüğü bir oyundan da bahsetmiyoruz. Yazarın bir derdi var elbet. Erkeklerin “kadın algısını” arada kimi bilimsel irdelemeler de yaparak gözler önüne sermeye çabalamış.

Mevzubahis konusu erkekler olunca argo ve küfür de kaçınılmaz oluyor doğal olarak. Kaba sözlerden en bayağı küfürlere kadar sokak dilinin her çeşidine rastlamak mümkün. Ancak yazar, argoyu da küfrü de tek başına ya da kendinden menkul bir güldürme öğesi olarak kullanma bayağılığına kaçmamış. Her karakter için kendine özgü bir dil yaratmış, durum komiğinin içinde anlamlı olan söz komiğine yaslamış metnini. Örneğin garsonun bayağı sövgüleri ile bilim adamının argolarını ayrıştırmış birbirinden. Tüm karakterler için “sinirin boyunu aştığı” raddeler belirlemiş ve bu psikolojik değişimlere göre de karakterin kullandığı dilin yumuşaklığını ya da sertliğini belirlemiş.

Birden çok bilinmeyen ve sürpriz içerisinde gelişen oyunda, neredeyse her bir karakter için birden çok düğüm ve serim noktası yaratılmış. Seyirci, oyunun bitimine kadar pek çok nokta hakkında “acaba”da bırakılıyor ve kurgu, her defasında olayın en heyecanlı noktasında başka bir muammanın devreye girmesiyle, çözümlenmek üzere olan bilinmeyen bir sonraki sahneye devrediyor.

Şiddet öğesi de önemli bir yer tutuyor oyunda. Hareket ve söz komiği ile dengelenen şiddet sahneleri sürekli soru cevaptan bunalabilecek olan seyirci için bir hava deliği işlevi görüyor. Bu konuya dair söylenmesi gereken bir başka şey ise Tarantino’nun “Şiddetin Estetiği” yaklaşımının bu oyun için de geçerli olması.

Oyunun yönetmeni Kemal Aydoğan, tiyatronun vazgeçilmezi olan evrensel düşünceden hiç ödün vermeden Türkiyeli bir oyun koymuş sahneye. Başka türlüsü olsa belki de yadırganacak olan “erkek muhabbeti”ni sempati ve hoşgörüyle karşılatmayı beceriyor seyircisine.

Tek mekanda geçen oyun, bir an olsun düşmeyen temposuyla seyircinin dikkatini uyanık tutmayı başarıyor sonuna kadar.

Sahnede bulunan dekorun ve aksesuarın tamamı kullanılıyor. İşlevi olmayan hiçbir şey konmamış sahneye.

Oyunculara gelince, sahnenin her anıyla yaşadığını söyleyebilirim. Oynarken, oyuncuların büyük bir keyif aldığı, salondan rahatlıkla hissediliyor. Hatta insan kimi zaman doğmaca esprilerle oynanan bir oyun izlediği sanısına kapılabiliyor. Sanki espriler o anda ilk kez orada yapılıyormuş kadar doğal. Yedi oyuncunun birden neredeyse oyunun tamamında sahnede olduğu ve söz komiğine dayalı oyun, sonuna kadar mükemmel bir uyum içerisinde devam ediyor.

Oyunda her bir karakterin, aksanından tavrına, mimiğine kadar her şey bütünlüklü bir şekilde seyirciye aktarılıyor.

Oyunun yapısı gereği karakterlerden biri ya da birkaçı diğerlerinin önüne geçmiyor, her bir rol neredeyse eşit ağırlıkta yerleştirilmiş oyunun içine. Aslında bu tarz oyunlar kimi oyuncuların ön plana çıkmasına daha elverişlidir. Ancak hem reji özellikleri hem de tek tek her oyuncunun göstermiş olduğu performans böyle bir değerlendirmeden uzak durmamı sağlıyor. Yine de Metin Coşkun; tecrübesi, birikimi ve kıvrak oyunculuğu ile ayrıca adını anmak zorunda bırakıyor beni.

Oyun üzerine son dönemde bir tartışma da yürüdü. Tartışmanın giderek çirkin bir hal aldığını da söylemek zorundayım. Oyunun yapısı ve dili üzerine yürüyen böylesi tartışmalara oyunun yaratıcıları değil, seyircileri vermelidir cevabı. Kadınlı erkekli ağzına kadar bir salondan finalde gelen ve dakikalarca bitmeyen alkışlara güvenmek gerekir bana kalırsa…

Ayrıca kısa bir anımsatmada bulunmakta da yarar görüyorum. Geçtiğimiz sezon Alper Pala’nın yazdığı “Taksimetre” adlı oyun, İstanbul Devlet Tiyatrosu’nun repertuarına alınmış, küfürlü olduğu gerekçesiyle Bakanlık tarafından edebi kurul üyesi Cengiz Korucu’ya soruşturma açılmıştı. Tepkiyle karşılanan uygulama basına yansıyınca Kültür Bakanı Günay, “Oyunla ilgili soruşturma açtırmamı eleştiren arkadaşımın eline bu metni vereceğim ve basın mensuplarının önünde bu metni yüksek sesle okumasını isteyeceğim. Okuyabilirse, gelsin bakanlığı idare etsin” demişti.

Günay eğer “Testosteron”u izlemediyse muhakkak izlemeli. Ehil ellerde “küfür ve argonun” seyirciyi rahatsız etmeden sahnede nasıl kullanılacağını öğrenmiş olur hiç değilse!

Testosteron “toplumcu bir oyun” değil elbette. Bir “Bulvar Komedisi” ise hiç değil. Hayatın içinde bir oyun son kertede. Bugünün “erkek” yapısını onların yaşam biçimini ve kadınlara bakışını hem sergiliyor hem de alaylı bir dille hicvediyor oyun.

Kendi kulvarında tek diyebileceğimiz teksti, rejisi, oyunculuğu, müziği, sahne ve ışık tasarımı ile izlenesi bir komedi, meraklısını bekliyor.

Cansu Fırıncı

Reklamlar