Bu yazı sol.org.tr/elestirinoktası’nda yayınlandı.
 
 
 
Yazı: Cansu Fırıncı
 
 
 
B.Brecht
B.Brecht
Kadıköy Belediyesi Barış Manço Kültür Merkezi’nin düzenlediği Brecht gecesine katıldım. Açıkça söylemek gerekirse, etkinliğe katılmak için yola çıktığımda, salonun çok küçük bir bölümünün dolu olacağını düşünüyordum. Kimler olacaktı dinleyiciler arasında? Hemen her etkinlikte karşılaştığım kimi tiyatro sanatçısı dostlar, tiyatro bölümü öğrencileri, belki Kemal Özer’in katılımından kaynaklı bazı şair arkadaşlarım ve şiir sever birkaç kişi…

Bu düşüncenin verdiği rahatlıktan dolayı da saat 20.00’de başlayacak olan etkinliğin mekânına, on dakika kala gittim. İlk şaşkınlık, Barış Manco Kültür Merkezi (BMKM) nin kapısından içeri girmemle başladı. Etkinliği biletli sandıkları için danışmaya bilet soran insanlar çekti ilgimi, sonra tuhaf bir hareketlilik de vardı içeride. Merdivenleri tırmanıp etkinlik salonuna vardığımda salonun neredeyse tamamının dolu olduğunun ayırtına vardım. Üstelik insanlar hâlâ salona girmeye devam ediyorlardı. Ben de ön tarafa doğru geçerek Kemal Özer’in yanındaki boş koltuğa oturdum.

Etkinlik, Udo Lamper’in Brecht oyunu şarkılarından oluşan sinevizyon gösterimiyle başladı. Sinevizyon olarak izlediğimiz bölümün, alt yazısı olmamasına rağmen, izleyiciyi oldukça etkilediğini rahatlıkla söyleyebilirim.
Gösterimin hemen ardından, Tiyatro Sanatçısı Mehmet Esatoğlu etkinliğin açılış konuşmasını yaptı. Brecht’in çok yönlü sanatçı kimliğini, yaşamı boyunca tanıklık ettiği büyük toplumsal alt üst oluşları, toplumsal olaylara karşı tutumunu bizlerle paylaştığı konuşmasına şu sözlerle başladı:“Brecht bu yıl tam 110 yaşında.

Bazı insanlar yaşamlarının belli dönemlerinde, bazıları öldükten sonra önemli tartışmalara yol açarlar. Brecht yaşarken de öldükten sonra da bugün de yeryüzünün her yanında konuşuluyor, tartışılıyor.Bu gece sizlerle 110 yaşında olup hala eskimeyen, hala birilerini tedirgin eden, söyledikleriyle önerileriyle kafamızı karıştıran bir sanat insanını konuşacağız”

Esatoğlu, konuşmasının  ardından, Brecht üzerine doktora tezi vermiş bir akademisyen olan Mutlu Parkan’ı konuşmasını yapmak üzere kürsüye davet etti.

Mutlu Parkan sözlerine Brecht’in “dünyanın en ilginç adamı olduğu”nu söyleyerek başladı. Brecht gibi yaratıcıların yeryüzüne 2700 yılda bir geldiklerini söyledi. Neden 2700 yılda bir geldiklerini de şöyle açıkladı: Brecht Epik Tiyatro Kuramı’nı kurana kadar geçerli tek kuram bundan 2700 yıl evvel Aristoteles tarafından kurulan “katharsis”çi tiyatro kuramıydı.

 
Mutlu Parkan’ın konuşması tam burada salondan gelen bir sesle kesildi: 2700 değil 2400 yıl! Bir süre 300 yıllık farkın tatlı ve dinleyenleri keyiflendiren tartışması yapıldıysa da, salonda bulunan Yılmaz Onay gibi otoritelerin 2400 yıldan yana ağırlığını koymasıyla tartışma sonlanmış oldu.
 
Mutlu Parkan konuşmasına şöyle devam etti. Brecht’in üç büyük özelliği olduğunu, bunlardan ilkininse kuramcılığı olduğunu söyledi.  Ortaya attığı Epik kuramıyla, bin yıllardır bir türlü aşılamayan “katharsisçi” tiyatro anlayışını yıktığını, fakat maalesef insanlığın henüz Brecht’in ortaya koyduğu epik kuramını layıkıyla anlayamadığını söyledi.
 
İkinci önemli özelliğinin, Brecht’in “bütün sanatlar sanatların en büyüğü olan yaşama sanatına hizmet ederler”  saptamasını olduğunu belirtti. Onun sanat anlayışının, soyut, kendinden menkul bir güzellik idealine yaslanmadığını, aksine dünyayı değiştirme uğraşına ve onun dünya görüşüne dayandığını söyledi. Parkan’a göre Brecht’in üçüncü önemli özelliği ise, daha 50’li yıllarda gözünü ve sanatsal ilgisini Doğu’ya dikmesiydi. Avrupa’nın yeni yeni tartışmaya başladığı “Doğu Felsefesi”ni daha o günlerde kavramış olan Brecht’in, bu felsefeyi kavramakla kalmayıp sanatına da yansıtmış olduğunu, bunun da biricik nedeninin batı düşüncesinin bir anlamda temeli olan Katharsis’in, doğu düşüncesinde bulunmamasından kaynaklandığını belirtti.
 
Konuşmasının son kesiminde, ortaya attığı sanatsal kuramdan ötürü Brecht’in sermaye sınıfı tarafından bir anlamda “Persona non grata” ilan edildiğini, çünkü onların yanılsama ve özdeşleşme üstüne kurdukları bir düzenin büyüsünü bozan adam olarak Brecht’in çok tehlikeli bir adam olduğunu söyledi. Nazi Almanya’sından kaçan Brecht’in gittiği Amerika’da Mac Carty mahkemelerinde yargılandığını, Almanya’nın yenilgisi üzerine de ülkesine dönemediğini, çünkü Amerika’nın buna müsaade etmediğini, bunun yegâne nedeninin de Hollywood’un en büyük düşmanın Brecht olmasından kaynaklandığını anlatarak sözlerini noktaladı.Mutlu Parkan’ın konuşmasının ardından konuşma sırası Yılmaz Onay’daydı. Onay Brecht’in ülkemizde yanlış ya da eksik tanındığını, bunun nedeninin de yanlış çevirilere dayandığını belirterek başladı konuşmasına. Ardından da Brecht’ten pasajlar okuyarak, bu pasajlarda Brecht’in ortaya attığı kavramları açıkladı dinleyenlere. Bu kavramlar arasında Akıl-Duygu, Gerçekçilik, Katharsis, Yabancılaştırma kulağa ilk takılanlarıydı. Brecht’le ilgili en büyük yanlışınsa onu Epik Tiyatro ile özdeş saymak olduğunu söyledi. Çünkü Onay’a göre Brecht için esas olan ‘Gerçekçilik’ti. Hatta zaman zaman Brecht gerçekçi tavrını korumak adına Katharsis bile yaratmıştı oyunlarında. Örneğin Carrar Ana’nın tüfeklerinde izleyenlerin açıkça özdeşleşmesi gerekiyordu karakterle. Bu nedenle Brecht epik yöntemden vazgeçerek Aristotalesçi yöntemi kendi amaçları için kullanmaktan da çekinmemişti.

 
Onay çok karıştırılan ve anlaşılamayan bir diğer kavramın da yabancılaştırma olduğunu belirtti. Brecht’teki yabancılaştırmanın Marksizm’deki yabancılaşma kavramı ile alakası olmadığını, oradaki yabancılaşmanın toplumun emeğine yabancılaşması olduğunu, oysa Brecht’teki yabancılaştırma kavramının, seyircinin oyuna belli bir uzaklıkla ve sorgulayarak bakması olduğunu belirtti.  Onay “bir de şöyle oyunlar var, seyirci oyunu izler, sıkılır ve oyuna dair kendi kendine soru sorar ‘bu da oyun mu yahu, ne zaman bitecek acaba?’, iste bunun da katiyen Brecht’in yabancılaştırma kavramıyla alakası yoktur” dediğinde tüm salon hep birlikte yerlere yatmıştık bile!Yılmaz Onay’ın ardından Zafer Diper’in ağzından ve Mehmet Esatoğlu’nun da oyunculuk desteği ile Brecht’in ‘İyi Adama Birkaç Soru” şiirini dinledik hep beraber:

“Şimdi bizi iyi dinle:
Düşmanımızsın sen bizim
Dikeceğiz seni bir duvarın dibine
Ama madem bir sürü iyi yönün var
Dikeceğiz seni iyi bir duvarın dibine
İyi tüfeklerden çıkan
İyi kurşunlarla vuracağız seni
Sonra da gömeceğiz
İyi bir kürekle
İyi bir toprağa.”

Seyircinin zaman zaman duyulan kahkahaları ve şiire katılımı, çıkarılan kimi nidalar şiirin ve sergilenişinin beğenildiğinin kanıtıydı sanırım.

Şiir dinletisinin ardından besteci Sarper Özsan piyanoda, Zeynep Alkaya’nın o güzel sesine eşlik ederek, bestelediği Brecht Oyunu şarkılarını bizlerle paylaştı.

 
Dinletinin hemen ardında da Tiyatro Simurg ‘Üç Kuruşluk Opera’ oyunun kısa bir bölümü bizlerle paylaştılar. Arkadaşım olduğu için söylemiyorum ama o kısacık performansta bile Timur Ölkebaş izleyenleri kendisine hayran bıraktı diyebilirim.Oyunun ardı sıra sahneye Alman Tiyatro sanatçısı Katharina Weithaler çıktı. Brecht şarkılarından oluşan tiyatral bir sunum gerçekleştirdi. Şarkıları doğal olarak Almanca söylüyordu, fakat birden arada Türkçe olarak söylemeye ve seyirciye laf atmaya başlayınca salon tam anlamıyla bir alkış tufanına dönüştü! Son derece sempatik ve candan bir sanatçıydı karşımızdaki, öylesine mütevazıydi ki, sahneden ayrıldıktan sonra koşa koşa geri gelerek, sahnede bıraktığı aksesuarları kendi elleriyle topladı. Bir Brecht Oyuncusu’na da bu yakışırdı sanırım…

Bu güzel gösterinin ardından Brecht’in şiirini anlatmak üzere Kemal Özer sahnedeki yerini aldı. Özer konuşmasına Brecht’in ‘Okumuş bir İşçi Soruyor” şiiriyle başladı ve bu şiirin Brecht’i anlamak için önemli kaynaklardan birisi olduğunu söyledi. Ardından Brecht’in şiir evreni, ele aldığı konular, yararlandığı yazınsan türler üzerine kısa bilgiler paylaştı bizlerle. Brecht’in şiirlerinin salt akılla yazılmadığını, düşünsel bir lirizm taşıdığını söyleyerek sözlerini bitirdi.

Bu güzel ve zenginleştirici sunumdan sonra Dilruba Saatçi ve Murat Aygen ‘Pezevengin Şarkısını” oldukça cesur ve etkileyici bir biçimde sundular bizlere. İtiraf etmeliyim ki, kısa ama etkileyici bir gösteri izledik sahnede.

Tiyatro Sanatçısı Metin Balay bu gösterinin ardından kısa bir sunum yaptı. Balay konuşmasında tiyatronun eğitici ve eğlendirici işlevleri üzerine Brecht’in tezlerine dayanarak kimi açıklamalarda bulundu. Seyirciyle etkileşim içerisinde ve keyifli bir sohbete dönüştü bu konuşma.

Sahneye son olarak oyuncu Ani İpekaya çıktı ve Brecht oynadıkları günlerden bugüne süzülen anılarını paylaştı bizlerle. İpekkaya ülkemizde ‘Cesaret Ana’yı ilk oynayan sanatçımızdır. Kendi anlatımıyla o zamanlar bu oyunu Şehir Tiyatrosu’nun Tepebaşı’ndaki sahnesinde oynuyorlarmış. Oyun tek perde ve tam tamına 4 saat 20 dakikaymış. Duy da inanma! Üstüne üstlük oyun matine suare oynanıyormuş ve ayın en az 15 günü de gösterimdeymiş. Tabii dinleyenler bu sözleri işittiklerinde salondan derin bir uğultunun başladığını yazmama sanırım gerek yok!
Ani Hanım Cesaret Ana’yı ilk kez oynayan sanatçımız olduğu gibi Muhsin Ertuğrul’dan bizzat öğrendiği üzere dünyada da bu rolü oynayan 7. kadın sanatçıymış. Ani ipekkaya’nın konuşması ile birlikte etkinlik de nihayete etmiş oldu.

Tamı tamına 3 saat 30 dakika süren bu etkinlik sonuna kadar dolu bir salon tarafından izlendiğine göre, Marx’a susadığımız kadar Brecht’e de susamışız diye geçirdim içimden. Ne de olsa aynı pınardan akıyorlar!

 

24 Aralık 2008 gecesi

Cansu Fırıncı

Reklamlar