Bu yazı Nikbinlik dergisinde yayınlandı.

Yazı: Cansu Fırıncı

Orhan Kemal
Orhan Kemal

Dünyada ve özellikle  yaşadığımız coğrafyada, içinde bulunduğumuz düzen yalnızca iş gücümüzü, düşün emeğimizi değil, şimdiye kadar ürettiğimiz tüm değerleri, insanı insan yapan her şeyi metalaştırıyor, İçini boşaltarak kof birer kelime yığını haline getiriyor. Uzunca bir zamandır yapıyor bunu. Kısacası “insan”a saldırıyor. Aşkın yerine “magazinleşmiş” aşkı öneriyor, insani değerlerin yerine çürüttüklerini, kendi kültüründen türettiklerini ikame ediyor. Bireyci ahlakı enjekte ediyor.

Artık insanlarımız aşk deyince telovole mankenlerinin çürümüş seks ilişkilerini anlıyor, böyle anlaşılması isteniyor, dayatılıyor. Eskinin tiyatro, şimdinin televole ve dizi oyuncusu Tamer Karadağlı’nın hayat kadınlarıyla otelde yaptığı fuhuşun kamera görüntülerini kadınların medya’ya vermekle tehdit etmesi üzerine koşa koşa kara kola gitmesini şok haber olarak sürüyorlar önümüze “büyük aşk sallantıda” mı acaba? Hande Ateizi’nin mal paylaşımı yüzünden iki gün sonra boşanması yansıyor manşetlerimize “büyük aşk bitti”.

Kapitalizm hiç olmadığı kadar, insana ve türlü badirelerden geçerek yarattığı değerlerine  amansızca saldırıyor. Tüm bu gördüklerimiz karşısında eskiden naif bulduğumuz Yeşilçam’ın “fakir ama namuslu gençlerine ve onların aşklarına” sevecenlikle bakıyoruz. Kemal Sunal’ın âşık olduğu gazeteci kadın için milyonlarını feda ederek köye dönen “Çarılı Milyoneri”ne saygı duyuyoruz. Kısacası yaşamakta olduğumuz an yaşayıp geride bıraktıklarımızı aratır hale geldi. Elbette bunlar yeni değil ve kapitalizmi iyi tanıyanlar için şaşırtıcı bir yan yok.

Biz yaşadıkları fakirlikten ötürü ve belki de iyi niyetle, aynı sefaleti yaşamamaları için, kızlarını göbekli, kel, görgüsüz ama  “hâllı mallı” olanlarla evlenmeleri öğüdüyle yetiştiren anneleri çok öncesinden biliyoruz. Anneleri böyle davranmaya mecbur bırakan, yahut bu zihniyette anneler ortaya çıkartan düzenleri  iyi tanıyoruz. Sevdiği insanı değil, “löküs mercedes” arabaları, üstüne tapulanacak katları hayal eden genç kızların bu coğrafya onlarca yıldır var olduğunu yazmak matah bir şey olmayacaktır. İşte bu noktada paragrafın başından beri söylediğimizden ayrılacak olan şey; insana “en içkin değer” olan aşkın bu güne kadar hiç böyle ayaklar altına alınmamış olmasındadır.

Çünkü bu düzene içinde en ufak bir insani değer barındıran kişi “fazladır”. İnsana en içkin değer olan aşka saldırılarak yeni bir insan tipinin oluşturulmasına ivme kazandırılmak istenmektedir. Bu insan kendinden başkasını düşünmeyen, sevgi duymayan, otomotlaşmış “modern” köle insanıdır. Ömründe bir kez bile sevmemiş, her şeyi maddi çıkarlarla ölçen bir kişi işten atılan arkadaşına üzülebilir mi? Haksızlığa uğramış ya da hakkını arayan birisine omuzdaşlık, yoldaşlık edebilir mi?

Bunun yaşadığımız coğrafya için ayrı bir anlamı ve önemi ardır. Bu topraklarda cumhuriyetin kuruluşundan önce ve son onlu yıllara kadar örgütsüz, sınıf bilincinden yoksun ama yaşadığı hayata, düzene tepkili birey her şeyden çok aşka sığınırdı. Onu saf, temiz ve kirletilemez, yaşadığı bu çirkefe, kire karşı bir sığınak olarak görürdü. Bu sığınağı bulunca da kaybetmemek için var gücüyle sığınır, dokunmağa kalkıldı mı isyan eder, mücadeleye girişirdi. Kısacası düzenin itelediği yöne ayak direrdi. Belki de Yeşilçam’ın “Fakir ama namuslu gencinin aşkının” ya da Kemal Sunal’ın “Çarıklı Milyoneri”nin halkımızca bunca tutulmasının nedeni burada yatmaktadır.  Böyle bir insan bugünün Türkiye’si, kapitalizmi için kabul edilemez. Bugün kapitalizmin başka bir insana ihtiyacı var.

Elbette ki açtıkları boşlukları bir şeylerle örtmek zorundalar. Magazin programlarının bunca sıklaşmasının nedeni de işte budur. İnsanlar sevmeyecekler, âşık olmayacaklar bunun yerine mankenlerin büyük aşklarıyla mutlu olacaklar, boşanmalarıyla üzülecekler, kendilerine “yılın en iyi aşkı” diye sunulan ucubelerle “aptal kutusu”nun karşısında sanal mutluluklar yaşayacaklar. İşte bu yeni bir insan tipi oluşturmanın öğelerinden biridir ve hâlâ insanlığının farkında olan ve bu akıl almaz saldırıya karşı mücadele edenlerle düpedüz dalga geçmektir.

İşte burada Orhan Kemal’den söz açmanın tam da sırası…

Bir Düşyankârın Portresi ve Türkiye

Orhan Kemal’den yazının konusu bağlamında bahsedeceğim ancak geçmeden önce “Nikbinlik”in uzunca bir zamandır ısrarla üzerinde durduğu bir konuya değinmek istiyorum; “Yayın tekellerine karşı duruş”. Çünkü bu başlık hayatımızın her alanında olduğu gibi edebiyatımızda da yaşanan magazinleşme olgusuyla yakından ilintili. Okurlarımız çeşitli vesilelerle konudan haberdar olmuştur; “Duyuyor musun” isimli Nato karşıtı kasette eğer Banka yayıncısı YKY “izin” verseydi Nazım’ın Moğollar tarafından bestelenen “Sesini kaybeden şehir” adlı şiiri de yer alacaktı. Ancak yayın tekeli, Nato karşıtı olması nedeniyle eserin kasette yer almasını engelledi. Bu örnek edebiyatımızın ve elbette okurunun nasıl bir tehlikeyle karşı karşıya kaldığını göstermektedir ve Nikbinlik haklı çıkmıştır. Bu haklılık elbet bizi gururlandırmıyor aksine üstümüze düşen yükü artmış durumda. Bundan sonra Yayın Tekellerine karşı yürüteceğimiz mücadele daha güncel bir hale geldi. Bu tehlikeyle karşı karşıya olan yalnızca Nazım değil. Sol bir değer olan ya da ürünleriyle zamanla sol bir değer haline gelmiş tüm yazarlarımız benzer ve hatta daha vahim bir tehlikeyle karşı karşıya bulunuyor; kimliğinden soyutlanarak ve yalnızca magazinel bir olgu olarak gündeme gelmek, raflara ulaşmak. Çünkü kapitalizmin bugün, insani değerler üreten yazara da esere de tahammülü yok. Eğer bugün insanlar Nazım’ın şiir kitabını alacaksa sevgililerini nasıl aldattığını merak ettiği için alacak. İşte bunun önüne geçilmesi gerekiyor.

 

Orhan Kemal’in elime aldığım her eserinde şiir okuyor hissine kapılırım. Belki de Orhan Kemal’i yetiştiren kişinin bir şair olmasından kaynaklıdır bu; Nazım Hikmet.

Orhan Kemal eserlerinde çoğunlukla bir genç kızı anlatır bize. Anlatır da şaşırırız. Çünkü bugün gördüğümüz, bildiğimiz kızlardan biraz değil, bayağı farklıdır anlatılan. Şaşırırız, yine de inanırız böyle bir kızın olabileceğine. Çünkü insanüstü bir şey değildir anlatılan; zaaflarıyla, hırslarıyla, özlemleri ve arzularıyla, kısacası çelişkileriyle vardır. Ve elbet değişimi ve dönüşümüyle.

Zengin ailelerin çocukları gibi o da “tüketmek” ister. Güzel bir çanta, çeşit çeşit iç çamaşırı, boyalar, araba, ev… Sonra “tükenenleri” görür. Hayatın merkezine paranın konduğu bir düzende anne babanın çocuklarına yabancılaşmasını. Onu bir meta gibi görmeye başlamalarını. Tüm çöplüklerin terkedilmiş vicdanlarla dolduğunu, çöpçüleri…

Patronun sıkıştırmalarında somutlaşmıştır artık nasıl yaşamak “istemediği”. Teslimiyet bayrağının çekilişine Avukatın gözünden akan salyalarla tanıklık eder. Çocukluğunda beraber gezdiği, elleri ceplerinde dolaşan bıçkın mahalle serserileri sırf isyankâr oldukları için daha yeğdir diğerlerinden. Beş parasız da olsa yüreği vardır onların, cesaretleri olduğuna göre!

Ezilen, boyun eğen, bir kızken isyan eden ve kazanan bir kız oluverir Orhan Kemal’in tipleri. Hatta sonunda sendikal mücadele veren bir öncü işçiye bile âşık olabilir. Ama bunların hepsi bir şiir, pardon bir roman tadında olup biter. Kurgu olduğunu anlatır ve okuyucusuna “siz de hayatınızı kurgulayın” der.

Bu kızları anlatırken aslında Türkiye’yi anlatır bize. Küçük insanların yaşayış biçimlerinde, davranış kalıplarında somutlar onu. Örneğin kızlarından 20 yaş büyük patronunun onu istemesi üzerine “dört elle” veren aileyi anlatırken aslında ülkemizin içine itildiği onursuzluğu anlatır bize. Ve tabii insanlarımızın da. Ailesine karşı gelen kızı anlatırken bu onursuzluğa karşı çıkılması gerektiğini ve çıkılabileceğini. Bu düzenin olmamızı istediğinden başka bir insan olmamız gerektiğini ve olabileceğimizi…

Orhan Kemal’in romanlarında böyle kızlar var. Eskiden yani.  Peki ya bugün?

Cansu Fırıncı

Reklamlar