Bu yazı Nikbinlik dergisinde yayınlandı.

Yazı: Cansu Fırıncı

Orhan Pamuk (Bir yazar karikatürü...)
Orhan Pamuk (Bir yazar karikatürü...)

Bilindiği gibi roman burjuvazinin çocuğudur. Burjuvazinin çocukluk döneminde tarih sahnesine çıkmış ve onun gelişimine bağlı olarak serpilip boy vermiştir. Bizim topraklarımızda bu süreç aşağı yukarı tanzimatla başlar. Belli bir olgunluğa kavuştuğu dönem ise burjuvazinin bir sınıf olarak iktidara geldiği, yani cumhuriyetin kurulduğu dönemdir. Yakup Kadri, Reşat Nuri, Tanpınar, başka kimlikleriyle birlikte, bu dönemin romancılarıdır.

Avrupada’ki örneklerin aksine, Türkiye’de romancılar her zaman iktidardaki sınıfa daha yakın konumlanmışlardır. Avrupa’da burjuva devrimler çağında burjuvazi, aşağıdan gelen emekçi karakterli hareketler nedeniyle daha ileri bir siyasi konumlanış alırken, sınıfın içinden radikal unsurların çıkışına tanıklık etmiştir. O dönemin romancılarını besleyen siyasal atmosfer, büyük burjuvazinin yanında bu sınıfın radikal unsurları ile kapıya dayanmış emekçi sınıflardır. Bizim topraklarımızda ise büyük burjuvazinin radikal unsurlarından bahsetmek ya da alttan gelen emekçi hareketlerinin yaptığı ideolojik basınçtan bahsetmek neredeyse imkânsızdır. Buraya kadar yazılanlarla Türkiye aydınının Osmanlı’dan miras “saraya kapılanma” geleneği de birleştirilince, ortaya, iktidara kapılanma, aradaki mesafeyi her zaman kısa tutma ve onun sözcülüğünü yapma geleneği çıkmaktadır. Cumhuriyet tarihi, bu yakın ilişkinin örnekleriyle doludur. Acaba başka hangi ülkenin tarihinde bu kadar çok romancı ve sanatçı milletvekiline, konsolosa, bürokrata rastlanabilir? Yahya Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Kutsi Tecer, Orhan Seyfi Orhon, Behçet Kemal Çağlar, Faruk Nafız Çamlıbel, M.Şevket Esendal… Cumhuriyetin bürokrat sanatçıları deyince ilk akla gelenlerdir.

Cumhuriyetin kuruluş yıllarının romancılarında belli bir seviyenin ve niteliğin göze çarptığını söylemek yanlış olmaz. Burjuvazi, sınıf iktidarını yeni ele geçirmişti ve belli bir noktaya kadar eski düzenin artıklarını temizlemek; ulus devletin erdem ve ahlakını benimsetmek; ihtiyacı olan insanı ortaya çıkarmak zorundaydı. Bu noktada, o dönemin romancılarının burjuvazinin elinde olmayan radikal kanadın görevini yerine getirdiğini söyleyebiliriz. Geçmişin bağlarından tam olarak kurtulunulamadığını, burjuvazinin Osmanlıdan aldığı gelenekleri aynen sürdürdüğünü, feodal ilişkilerin hâlâ tam olarak kırılamadığını anlatan Reşat Nuri’nin “Yeşil Gece”si; yeni düzenin çok büyük bir hızla bürokratlaşmaya ve yozlaşmaya gittiğini ve buna karşı önlem alınması gerektiğini anlatan Tanpınar’ın “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”; yeni düzenin kurulmasında aydının bitmek tükenmek bilmeyen görevlerini ve önemini ısrarla vurgulayan Yakup Kadri’nin “Yaban”ı başka türlü nasıl açıklanabilir ki?

Burjuvazinin bir sınıf olarak iktidarı almasıyla eş zamanlı olarak sahneye işçi sınıfı çıktı. Belirli bir süreç geçirdikten sonra burjuvazinin öz çocuğu romanın, kendine ihanetine tanıklık ettik. Sabahattin Ali, Orhan Kemal, Rıfat Ilgaz, Aziz Nesin, işçi sınıfının bu üvey evlâdını alıp yetiştirdi, olgunlaştırdı. Böylece farklı toplumsal ve sınıfsal dinamiklerden beslenen ve temelde iki kutba ayrılan edebiyat eğilimleri çıktı.

Bugün bütün kitap raflarını saran ve best seller olarak önümüze sürülen romanların ilk eğilimi temsil ettiğini söylersek çok sekter bir saptama yapmış olmayız.

Bu ilk eğilimin evrimine baktığımızda büyük bir nitelik düşüşü yaşandığını söyleyebiliriz. Bunun elbette bir çok nedeni var. Ancak en temel nedenlerinden birisi, burjuvazinin, bir sınıf olarak tarihsel-ilerici misyonunu tamamlamış olması ve giderek tutuculaşmasıdır. Bir çok nedenden ötürü artık, ne nitelikli yazara ne nitelikli okura, kısacası “insan”a ihtiyacı yoktur. Bugün, dönemsel ihtiyaçları doğrultusunda “yeni bir insan” ortaya çıkarmak istemektedir. Edebiyatı, yozlaşan değerlerin yeniden ve yeniden üretildiği, bazıları için bir elit oyuncağı, bazıları için popüler bir magazin ortamı haline getirmeye uğraşıyor kapitalizm. Ülkemiz romancısının burjuva sınıfıyla kurduğu ilişki biçimi ve bağımlılığı göz önüne alındığında, bu nitelik yitiminin de temel nedeni ortaya çıkmış oluyor.

Kara ve ak

Bugünün romancısının, düzenin kuruluş ve yerleşme döneminde olduğu kadar bile hareket alanı bulunmuyor. Burjuvazi, bir sınıf olarak varlığının güvencesini ekonomik ve siyasal alanlarda olduğu kadar kültürel alanda da arıyor. Ürettiği değerlerin, başlıca bu alan yoluyla insanlara empoze edilmesini istiyor. Ancak ve ancak bu değerlerin üretildiği alanın kültür ve sanat olarak algılanmasını istiyor. Özellikle romanda kendini gösteren kutuplaşma durumuna bir son vermek için uğraşıyor. Özellikle romanda, Pamuk’tan Kiremitçi’ye çok renkli bir görünüm olmakla birlikte, burjuvazi tek ata oynuyor. Koşunun kuralı çok basit: Kuralları ihlal etmemek; burjuvazinin ürettiği değerleri bu alanda yeniden üretmek ve bu değerleri özümsemiş, düşünce ve yaşayış biçimini bu değerlerle kurmuş insanı ortaya çıkarmak. Bu, ister arka plâna tarihsel ve ciddi  bir fon yerleştirilerek yapılsın, ister çekirdek çitleme naifliğinde. Satır aralarına sıkıştırılmış eleştirel ve toplumsal değinileri “çok satar” olma kaygısından başka neyle açıklamalı? Bu tabloya soldan eklemlenen yazarların varlığını ise düzenin bu alana demokratik bir görünüm kazandırmak  ve eleştirinin, kapitalizm içinde olanaklı olduğunun ispatıyla açıklamak mümkündür.  Söylenene “piyasa mantığı”nın eklenmesiyle de doğru zemine oturmuş olur.

Bugün burjuvaziye göbeğinden bağlı yazarların romanı, çok renkli görünümüne karşın, tek tipleşmeye doğru gidiyor. Her türlü değerden yoksunlaşma, insana içkin olan her şeyin metalaştırıldığı yoz bir cinsellik ve ideolojisizlik görünümünde çok baskın bir ideolojik kuşatma. Elbette bütün bunlara ek olarak çok büyük bir niteliksizlik. Örneğin, bu derginin önceki sayılarından birinde,  Tanpınar’ın “Saatleri Ayarlama enstitüsü”nün estetik duruşu ve değeri üzerine sayfalarca yazı yazılabilirken, bugünün romanları üzerine okuyup okuyup, ağzımızda  keçi boynuzu gibi bir gram tad bıraktıklarını yazmaktan başka ne yapabiliyoruz.

Son dönem romanın içinde bulunduğu  durum, aslında bize, doldurulabilecek çok büyük boşluklar bırakıyor. Çünkü sahici roman okuru nitelikli romana büyük bir özlem duyuyor. Bu da, bugün yazılan romanların bir bütün olarak “kara” olduğunu söyleme ve ikinci eğilimin bize devrettiği büyük mirastan yararlanarak kutuplaşmayı yeniden yapılandırma imkânını doğuruyor. Ve burjuvazinin öz çocuklarının romanlarını, bir miras olarak kullanma hakkını bize devrediyor. Tuna Kiremitçi ile Reşat Nuri arasında bağ kurmak hemen hemen imkânsızken, Sabahattin Ali romanıyla  bu akrabalığı yapılandırmak çok daha gerçekçi bir proje durumuna geliyor. Bütün bu mirası arkamıza alarak, bugün, sahici roman okurunun “kara”nın karşısına yerleştirebileceği romanı ortaya çıkartmak için nesnel olanaklara sahibiz. Şimdi bu nesnellik, iradesini ortaya koyabilecek öznesini bekliyor!

Yazı: Cansu Fırıncı

Reklamlar