Bu yazı sol dergisinde yayınlandı.

Yazı: Cansu Fırıncı

Ediz HunGenç Cumhuriyet, zayıf da olsa kendinde bulunan, başlangıç radikalizmini yitirdikten sonra kolları sıvayıp restorasyon dönemini başlattı. Kapitalizmin yerleştirilmesi için kapsamlı müdahalelerin yapıldığı bu dönemde özellikle de sanatçılara büyük görevler biçildi; kimisine kemalist ideologluk, kimisine mevlevilik, kimisine milliyetçi bir militanlık. Bu farklı görev sahiplerinin ortak bir noktası vardı: Meclis ve bürokrasi kapılarının kendilerine sonuna kadar açılması. Dönemin iktidar-sanatçı ilişkisini anlatacak en doğru kavramsa “Bürokratlaştırma”. Yahya Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Kutsi Tecer, Orhan Seyfi Orhon, Behçet Kemal Çağlar, Faruk Nafız Çamlıbel, M.Şevket Esendal…Cumhuriyetin bürokrat sanatçıları deyince ilk akla gelenler.

Ülkemizde bir sanatçının meclise taşınmasının en son örneğini 90’lı yıllarında Anap’tan milletvekili seçilen Ediz Hun’la yaşadık. Yozlaşmış burjuva kültürüne karşı yozlaşmış davul ve zurna kültürünün “artisti” Hun kendine yakışır olanı yaptı ve dönemin en popülist partisinden milletvekili oldu. Meclise girişi beyaz perdeye “elvada” deyişinin de başlangıcı oldu.

Arada geçen yıllar boyunca köprünün altından çok sular aktı. Edebiyat alanını soldan ve solculardan temizlemek bununla beraber edebiyatı kapitalizmin bir meşruiyet aracına indirgemek için yapılan müdahalelerden devlet elini tamamen çekti. Ülkemizde esen özelleştirme rüzgârıyla beraber bu alan ve müdahale etme görevi özel sektöre devredildi. Devletin bir bürokratı olan ve toplumda saygın bir yere sahip sanatçıysa bu değişimle beraber artık özel sektörün ona verdiği önem kadar “özel” olabiliyor.Yani dev ilan panolarının büyüklüğünce okunmayan, YKY’nin reklam verdiği her dergide bir tanıtım yazısı çıkmasına karşın, yozlaşmış cinselliğinden öte hiçbir şeyiyle ilgilenilmeyen, bir meta konumuna geldi. Yani artık yazarın ürünü ve kendisi ayrı birer meta.

Peki bugün, herhangi bir sanatçıya özellikle de meclisin eski gözdesi şairlere, o kapı yeniden aralanır mı? Aradan geçen yıllarda burjuvazi sanatçıları muhteşem popülerlikle, bir elitizme hapsetmiştir. Sanatçılar artık, mecliste değil, burjuva parti liderlerinin seçim afişleri türünden sırıtan fotoğraflarıyla dev panolarda boy göstermektedir. Burjuvazi, kendi düzenini meşrulaştırması için artık bu yolu uygun bulmaktadır ve birkaç “şanslı” sanatçıyı ön plana çıkartarak diğerlerinin de ona bakmasını ve hizaya gelmesini istemektedir. Bugün sanatçı- iktidar ilişkisini en doğru biçinde anlatacak kavramsa “metalaştırma” olarak karşımıza çıkıyor.

Özelleşmeden önce

Şair-i âzam Abdulhak Hamit’in yazdığı 50 sayfalık bir şiir için, Enver Paşa aracılığıyla, saraydan 500 altın aldığı bilinen örneklerden. Genç cumhuriyet’in de geçmişten önemli dersler çıkarttığı kesin. Dönemin yöneticilerinin izlediği yöntem “bürokratlaştırma”. Örneğin, Yahya Kemal, geçmişe duyduğu özlemin bir nebze olsun azalması ve kendi gibi geçmişe dönük olanların özlemlerini törpülemesi için “büyükelçilik” görevine getiriliyor. Bürokratlaştırmanın bir yönü osmanlı özlemini törpülemek için sevilen bazı sanatçılara sus payı vermek oluyor. Yahya Kemal’in bir ziyaretinde M.Kemal’in ayaklarına kapanmaya varıncaya kadar işi ifrada vardırması işin çarpıcı bir boyutu. Bürokratlaştırmanın bir başka boyutunuysa, yeni kurulmuş ve kapitalizmi yerleştirmeye çalışan Cumhuriyet’in ihtiyaçlarından daha ileriye boy atmış olanların geriye çekilmesi oluşturuyor. Örneğin sosyalizme sempatiyle yaklaştığını bildiğimiz M.Şevket Esendal’ın tek parti döneminde meclise taşınması böyle bir yere denk düşüyor. İleriye boy atmış, kapitalist dönemin ilerisini işaret eden başka yazarlara da benzer bir politika izleniyor. Ancak hepsinde başarılı olunamadığını eklemek gerekli. Örnek vermek gerekirse, hapislikle gözü korkutulmaya, olmayınca tercüme bürosu ve dramaturgluk gibi iş kapıları açılarak ehlileştirilmeye çalışılan S.Ali, aleme şan olsun kâbilinden halen aydınlatılamayan bir şekilde öldürülüyor.

Marko paşa’nın muhelif adları da alarak kapatılmasından sonra, işşiz kalan Aziz Nesin, Y. Ziya Ortaç’ın kapısını çalıyor. Ortaç hemen Vali’yi, ardından Adnan Menderes’i arayarak “Aziz’i Akbaba’da görmek bizi memnun eder” cevabını aldıktan sonra “bu çocuğu komünistlikten kurtarıp ekmek sahibi ederiz” diye düşünerek dergide işe alıyor… Ancak adam olmayacağı anlaşılan Aziz Nesin’in Akbaba macerası kısa sürüyor… Buna İsmet Paşa’nın hapiste yatan Nazım’a “inşallah onu en kısa sürede Ulus’ta yazarken göreceğiz” türünden bir yoklama attığını da ekleyebiliriz.

Yine aynı dönemde özellikle sol tandanslı ressamların katıldığı CHP Anadolu Resimler Gezisi’nden bahsedilebilir. Gezinin tek şartı köy ve köylü resimleri yapmak. İktidarının insanların kafasına köylülüğü kazımak istediği bir dönemde, harcırah ve pansiyonun yanında 300 Lira ek para verilerek yaptırılan bir sanatsal etkinlik. Meblanın ciddiliğini anlamak için şöyle bir karşılaştırma yapılabilir. 1938-41 arasında bir memurun ortalama maaşı 100 lira. Yani ressamlara verilen para bir memurun 3 aylık maaşına denk geliyor. Projenini fikir babasının “eski”lerden bay Vedat Nedim Tör olduğunu da söyleyelim.

Aynı dönemde kullanılan bir başka yöntem “özendirme”. Örneğin şiirlerinden toplumsal hayatı ve siyasayı uzak tutan Cahit Sıtkı Tarancı’ya CHP şiir ödülü veriliyor. Yine benzer bir tutum içindeki ve sonradan kendiklerini bu cenderenin içinden kurtarmasını bilen Orhan Veli ve arkadaşlarına Ulus gezetesinin kapıları açılıyor. Tek parti yönetimine yakınlığıyla tanınan Nurullah Ata(ç) tarafından destekleniyorlar. Kesinliği bilinmemekle birlikte maddi yardım aldıkları söyleniyor.

Bu isimlere kıyasla daha soldan bir isim olan İlhami Bekir Tez’in baskılar karşısında ödün vererek ve önemli miktarda para ödülü alarak idealleştirilmiş Atatürk şiirleri yazdığı bilinenler arasında.

“Mistik” şair Necip Fazıl Kısaküreğin “idealizm” propagandası yapmak için çıkarttığı  “Ağaç” dergisinin sponsoruysa 1600 Lira para vererek bonkörlüğünü kanıtlayan Celal Bayar. 1600 Lira o dönem için tam 10 milletvekili maaşı ediyor. Bu derginin devamlı yazarlarından A.H.Tanpınar ve A.K.Tecer milletvekilliği yapıyorlar. Yani “bürokratlaştırılıyorlar”. Benzer bir şekilde devletin dolaylı yoldan sponsorluğuyla Peyami Safa da dergi çıkartıyor.

Bürokratlaştırma, farklı siyasal eğilimleri taşıyan şairlere, dönem için ihtiyaç duyulandan fazla sivrileşmemeleri için uygulanan bir tedbir olarak da karşımıza çıkıyor. Örneğin gericiliği ile tanınan Orhan Seyfi Orhon ve ırkçılığıyla tanınan Behçet Kemal Çağlar. İki “şair” DTCF olaylarında fazlaca ön planda görünüyorlar. Orhon’un mecliste görüşmeler sırasında  P.N Boratav’ın başını çektiği, Behice Boran, Niyazi Berkes Grubu için “Amerika’da, Avrupa’da da solcu hocaları üniversitelerden tasfiye ediyorlar, biz neden etmeyecekmişiz” yollu çıkışmaları bayağı etkili olmuşa benziyor. Böylece hedeflenen “muasır medeniyetler seviyesi”ni  tutturmuş oluruz diye içinden geçirmiş olmalı. Behçet Kemal Çağlar’sa bu olaylarda mecliste olduğu kadar dışında da son derece militan bir rol üstlenmiş. CHP’nin demirtepe şubesinde DTCF’yi basıp rektör Aziz Kansu’yu basbas bağırtacak öğrencilere, olaylar öncesi okuduğu türkçü şiirlerle “moral destek” sağladığı ve “hadi aslanlarım gazanız mübarek ola diyerek” yaptığı “Malkoçoğlu” figürleriyle sonradan Cüneyt Arkın’a model olduğu bilinenler arasında.

Özelleştirmeden sonra:

Özelleştirme rüzgârından sonra edebiyata yapılan müdahalenin de özelleşmesiyle birlikte önde gelen sermaye kuruluşları bu alana el attı. Örneğin Yapı Kredi ve Doğan Holding. Büyük sermaye’nin uzun vadede kârlı bir alan olarak görüyorsa da bu alana müdahale etmesinin esas nedeni şimdilik bu değil. Yapılan  müdahalenin asıl nedeni, bu alanı sol’dan temizlemek. Bu noktada sermayenin edebiyat örgütlülüklerinin dağınıklarından da yararlanarak başarı elde ettiği bir gerçek. Ancak bu noktada başka bir açmazla karşı karşıya: sol’dan boşalttığı alanı doldurabilecek bir özne çıkartamıyor.

Türkiye kapitalizmi krizlere mahkum olduğu gibi, sermaye edebiyatı da bu alanda bunalımlardan çıkamayacak gözüküyor. Orhan Pamuk, Enis Batur gibi belli bir yetkinliğe ve yeteneğe sahip edebiyatçıların, her ne kadar iyi reklam edilseler de, sermaye edebiyatını bu açmazdan çıkartmaları mümkün değil.

Anlaşılacağı üzere iyi bir edebiyatı sol’dan ayırmak olanaksız. Başka türlü söylemek gerekirse ülkemiz, yeniden nitelikli bir edebiyata kavuşmak için, edebiyatçıların var olan örgütlülüklerini toparlayarak sermayeyi bu alandan kovmasını bekliyor.

Cansu Fırıncı

Reklamlar