Bu yazı Akköy dergisinde yayınlandı.

Yazı: Cansu Fırıncı

McCarthy, Cadı Kazanı döneminin şahini...
McCarthy

Sürgün nedir? Birisini istenci dışında, erkin belirlediği bir yerde yaşamaya zorlamak mı? Konuya böyle yaklaşırsak, olguyu vulgarize etmiş oluruz. Yaşanan bir çok olay açıklanabilir olmanın dışına çıkar. Sürgün, aydın özelinde konuşacaksak eğer, aydını kendi yurdunda yabancı kılmaktır en çok. Kendi ülkesinde yabancı kılınan aydının “yabancı” bir ülkeye göçü sürgünün sonucudur olsa olsa.

Bir yazar neden kendi ülkesinden kaçar? Özellikle de Türkiye’nin direngen aydını. Mayasında yurtseverlik olan bir aydının ülkesinden kaçması, ülkenin artık onun için yaşanılmaz kılınmasıyla mümkün olur ancak.

Cumhuriyetten sonrasına odaklanarak devam edelim irdelememize. Sürgünün yoğunlaştığı yıllara yakın mercekten bakmayı deneyelim; 40 kuşağına.

Bu dönemi doğru bir yere oturtabilmek için, öncelikle dünya konjonktürüne genel bir bakış kaçınılmaz oluyor. 39’la başlayan II.Dünya savaşı bir aydın kırımının da başlangıcı oluyor. Almanya’dan kaçan aydınların uğrak yeri Türkiye’dir. Şu anda oyunlarını izlediğimiz devlet tiyatrolarının mimarı Carl Ebert’tir. Ebert, Nazi iktidarından kaçarak Türkiye’ye sığınıyor. Bu kaçış da Türkiye’de batı tiyatrosunun yerleştirilme sürecinin başlangıcı oluyor. Ebert’in iki dramaturgu var; Sabahattin Ali ve Emin Türk Eliçin.

Bu konuya bir ara vererek, Amerika’ya bakalım. Amerika’da II. Paylaşım savaşı yıllarında yükselen bir Sovyet dostluğu var. Amerikan vatandaşları ellerinde Sovyet bayraklarıyla sokak gösterileri yapıyorlar. İki ülke halkları arasındaki yakınlaşma hat safhaya varıyor. Savaş bitiminde bu durumun tersine çevrilmesi gerekiyor. Hemen hemen bütün toplum kesimleri üstünde inanılmaz bir terör esiyor. Ama vitrine Hollywood yerleştiriliyor.

Hollywood’da gizli bir komünist teşkilatlanma olduğu haberleri yayılıyor önce. Sonra bir soruşturma komitesi kuruluyor; Amerika’ya Karşı Çalışmaları Araştırma Komitesi. Komitenin kuruluş tarihi 1930’sa da asıl faaliyetlerini II. Savaş ve sonrasında, McCarty öncülüğünde yürüttü. Solcular için büyük bir sürek avı başlatıldı. Sendikalarda, üniversitelerde, sinema, tiyatro, edebiyat çevrelerindeki solcuları ezmek için geniş çapta soruşturmalar başlatıldı. Bütün bu süreçte “solcu”lardan komünist türetme politikası uygulandı. Etliye sütlüye karışmayan sinema oyuncuları bile komünistlikle itham edildi. Başkalarının komünist olduklarını söylemeye zorlandı. Bu süreçte Elia Kazan gibi romancıların, Arthur Miller gibi oyun yazarlarının yelkenleri suya indirdiği görüldü. Yaşanan tam bir cehennemdi. Nazilerden kaçan Brecht de kendisini bu cehennemin içerisinde buldu. Komite karşısında ifade vermek zorunda bırakıldı. Paul Robeson’la birlikte onurlu bir karşı duruşun temsilcisi oldu.

İlerleyen yıllarda, bu sürek sendikalara da sirayet etti. Namuslu birer aydın olmanın dışında hiçbir suçları olmayan Rosenbergler, evlerinde Ruslara verilmek üzere, atom bombasının çizimlerini bulundurmak gerekçesiyle idam edildi. McCarty komünistlerin devlet dairelerine bile sızdığını ileri sürerek kampanyayı sertleştirdi.

Yakın zaman dilimi içerisinde Türkiye’de benzer bir politika yürürlüğe kondu. Nâzım donanmayı isyana teşvikten çeyrek asırlık bir hükümle cezaevine yollandı. Aynı davadan Kerim Korcan da hüküm giydi. Orhan Kemal komünist faaliyet yürütmekten hüküm giydi. Sabahattin Ali, Mustafa Kemal ve İsmet İnönü’ye hakaret eden bir şiir okuduğu gerekçesiyle önce Konya sonra Sinop mahpushanesine yollandı. Benzeri bir şiir yazdığı için, tren isimli anti-faşist şiir, H.İ Dinamo da içeri alındı. Dinamo’nun çilesi bununla da son bulmadı. Hapishaneden çıkar çıkmaz askere alındı. Askerde insanlık dışı muamele gördü. İşkencenin ötesinde, insanlık dışı, ağzına işenmesi gibi, muamelelere tabii tutuldu. Askerde öldürüleceği haberini alınca, firar etti. Uzunca bir dönem Karacaahmet Mezarlığı’nda saklandı. Sonradan orada yazdığı şiirleri Karacaahmet Senfonisi adıyla şiirleştirdi.

Hasan Âli Yücel’in biraz da kişisel inisiyatif kullanarak işe yerleştirdiği Sabahattin Ali hakkında Nihal Atsız vasıtasıyla saldırılar başladı. Sabahattin Ali bir komünistti ve komünistler devlet dairelerine kadar sızmıştı.

DTCF’de ilerici öğretim görevlileri komünist olmakla itham edildi. Behice Boran, Pertev Naili Borav, Niyazi Berkes, Adnan Cemgil, Muvaffak Şeref kürsülerinden atıldılar. Sayılan isimlerden üçü artık yaşanacak bir ortam bırakılmadığından yabancı ülkelere göç etti. Sürgüne gitti. Carl Ebert’in ülkemize gelişi gibi.

Carl Ebert
Carl Ebert

Bülent Ecevit’in babası Fahri Ecevit; tek parti dönemi milletvekillerinden. İkinci dünya savaşının patlak vermesiyle ülkemizde seferberlik ilan ediliyor. Tüm erkekler ikinci kez askere alınıyor. Filiz Ali-Atilla Özkırımlı’nın hazırladığı Sabahattin Ali kitabında Niyazi Ağırnaslı’dan öğrendiğimize göre bu sırada Fahri Ecevit, Sabahattin Ali, Niyasi Berkes, Niyazi Ağırnaslı, Muzaffer Şerif Başoğlu, Pertev Naili Botarav’la birlikte 8.Tümen’de aynı birliğe veriliyor. Alman faşizminin gemi azıya almasından dolayı herkes büyük bir endişe içinde, bazen göz yaşlarını tutamıyorlar. Bu sırada yurt dışında okuyan “oğul” Ecevit ülkeye döndüğünde kışlaya geliyor ve karavanadan yemeğini yerken sessizce konuşulanları dinliyor. Duydukları arasında Sabahattin Ali’nin “Almanlar Sovyetlere bulaşmakla kendi sonlarını hazırlıyor” sözleri de var. Almanların ülkemizi ele geçirme ihtimali karşısında kendini en çok “paralayanlardan” biri Fahri Ecevit. Ancak meclise kapağı atınca durum değişiyor. DTCF’den solcu hocaların tasfiyesi tasarısı mecliste görüşülürken en ön sırada “kahrolsun komünistler” “Atın bunları Moskofa” nidalarını haykıran gurubun içinde Orhon Seyfi Orhon ve Behçet Kemal Çağlar’la birlikte en ön sırada bulunuyor.

Yine aynı dönemde “Tan Matbaası”nın yıkılışı gerçekleştiriliyor. Serteller bu sürecin sonunda Türkiye’den yabancı bir ülkeye çıkıyor, sürgüne gidiyorlar. Benzer bir kaderi, kendi ülkesinde Aziz Nesin yaşıyor. Bursa’ya sürgün ediliyor.

Aziz Nesin’in sürgünlüğü, Sabahattin Ali’nin öncülüğünde, Nesin’in emeğiyle çıkartılan Marko Paşa ile başlıyor. Marko Paşa’nın baş yazılarını Sabahattin Ali, diğer ürünleri çoklukla Nesin yazıyor. Bu “mizah” gazetesi Sabahattin Ali’deki nitel değişimin bir ürünü olarak doğuyor. Dönemin siyasilerini gülünçleştirerek hicvetmenin yanında, anti-emperyalist duruşun kalesi işlevi görüyor. Dergi sürecinde Sabahattin Ali ve Nesin bir çok kez sorguya alınıyor ve tutuklanıyor, hüküm giyiyor. Derginin karikatüristi, bir emniyet yetkilisinin dünya literatürüne kazandırdığı deyişiyle komükarikatürist, Mim Uykusuz da birkaç kez tutuklanıyor. Marko Paşa olayı da Türkiye siyasi Literatürüne “kökü dışarıda” deyimini sokuyor. Aynı zamanda Sabahattin Ali’yi ölüme taşıyan sürecin de başlatıcısıdır.

H.İ Dinamo “Musa’nın Mapusanesi” isimli anı romanında şöyle diyor:

Sabahattin Ali, Hamdi eliyle bana anti-faşist Alman şairlerinden derlenmiş acı, acıklı şiirlerle dolu Almanca bir şiir kitabı gönderdi. En baştaki şiirin adı şu: “Kaçarken vurulmuştur.” Anladım, Nazi Almanya’sında aydınları, yazarları, şairleri öldürmenin bahanesi bu! Kaçarken vurulmuştur.

“Asıl tehlike bu ehliyetsiz iktidarın devamıdır” diye yazan Sabahattin Ali’nin ölümünü açıklayan anahtar cümlenin bu olduğunu yazmakta bir sakınca yok. Bulgar hududundan kaçmaya çalışan Sabahattin, milli hisleri galeyana gelen bir sabıkalı tarafından öldürüldü! Bu meseleye daha etraflı bir biçimde değinmenin zamanı geldi. Bir başka yazı da bu konuya merceği yaklaştırmayı deneyeceğim.

Şimdi, bu süreçte sürgün, aileleri parçalayan bir olgu olarak gündeme geliyor. Bursa’ya sürgün edilen Nesin’in İstanbul’da kalan ailesi açlıkla yüz yüze geliyor. Korkunun ve baskının açlıkla birleştiği yerde, dağılma, kaçınılmaz bir durum olarak Nesin ailesini parçalıyor. Aziz Nesin Bursa’da günlerce aç biilaç kalıyor. Şans eseri “eski dil” öğretmenliği buluyor. Bir kahvede çocuklara eski dil öğretiyor. Bu da çok uzun sürmüyor tabiî. Bizim hafızın “komünist olduğu” ortaya çıkınca, bu iş de yatıyor. Her daim polis baskısı ile dayanılmaz günlere katlanmak zorunda bırakılıyor. Marko Paşa’yı çıkardığı dönemde, İstanbul’un ünlü Sansaryan Hanı’nda ünlü Demir Ahmet’ten dayak yiyor, rencide edici, sunturlu küfürler işitiyor.

Verem hastalığından muzdarip Rıfat Ilgaz, tedavi gördüğü hastaneden vakisiz bir şekilde tahliye ediliyor. Yani tedavi görme hakkı elinden alınıyor. Ailesinin başına bir iş gelmesin diye eşinden anlaşmalı olarak boşanıyor.

İçerden çıktığı dönemlerde Marko Paşa’yı çıkarttığı için Ankara’ya ailesinin yanına gidemiyor Sabahattin Ali. Paşa Kapısı Cezaevi’nde Filiz’ine sarılırken “küçücük bir çocuğa ne diye böyle şeyler söylerler anlamıyorum” diyor. Filiz okulda “komünistin çocuğu” olarak dışlanıyor.

Bütün bu süreci daha yakından anlamak için Ömer Faruk Toprak’ın Tuz ve Ekmek’ine bakmak gerekli. O dönemin tanık ve müdahillerinden Toprak anı- romanında baskıyı çok iyi işliyor. Her gün 1 ekmek 2 yumurta alan üniversite öğrencisi, o gün iki ekmek alınca evde arama yapılıyor. Dönemin suya sabuna dokunmayan öğretim görevlileri bile solcu olabileceği kuşkusuyla takip ediliyor.

Acılı kuşak isimli kitabında Mehmet Kemal, Orhan Veli’nin cenazesine katılanların fişlendiğini anlatır. Veli’nin namuslu bir demokratın ötesinde biri olmadığını cümle alem bilirken, polis bilmez mi? Ama işte bu örnek “demokratlardan komünist üretme” politikasını çok iyi özetliyor.

Sait Faik, Orhan Veli, Sabahattin Eyuboğlu

Dönemin en üretken aydınları ya hapse atılıyor ya sürgüne gönderiliyor ya da yurt dışına çıkmaya zorlanıyor. Bir de Sabahattin Ali gibi katlediliyor.

Yurdumuzun karabasanı olan bu dönemin doğru değerlendirilmesi, bugünü anlamak açısından da altın değerindedir. Sürgün olgusundaki değişimi algılamak için buradan yola çıkmak zorunluluktu.

Günümüzde sürgün, böylesi insanlık dışı yöntemlerle ve baskı ortamında gerçekleşmiyor. Artık tek tek aydınlarla uğraşılan zaman dilimi geride kaldı. Onun yerine kültür sanat ortamına sermayenin müdahalesi gerçekleştirildi. Bugün solcular değil, “sol” edebiyattan kovuldu. Eskiden Türkiye edebiyatı sol yazarlarla anılırdı. Bugünse onların, yani bizim, esamemiz okunmuyor.

İstanbul’da İstiklal’deki kitapevlerini tek tek dolaşıp baktım yazın. Emek dergilerinin hiç birini bulamadım. Edebiyat Eleştiri, Damar, Eski, Evrensel Kültür, Akköy, Kum, Nikbinlik, öteki-siz… hiçbiri ama hiçbiri yoktu. Ortalığı “büyük sermaye”nin koç başları kaplamış. Gündemi tutan edebiyatçılara baktığımızdaysa “sol”la alakasız isimlere rastlıyoruz. Hayırlı mıdır değil midir bilemem ama, Nobel ödülünü herhalde Pamuk Orhan’a babalarının hayrına vermemişlerdir. Hemen burada belirtmek gerekir ki Pamuk Orhan’ın Pamuk Güven’le uzaktan yakından bir alakası bulunmamaktadır. Hatta bir kel alaka söz konusudur.

Neyse, şimdilerde toplumcu edebiyatçılar sürgünün “altın dönemini” yaşamaktadırlar. Can Baba’nın üslubuyla söylersek “allahını” yaşamaktadır. Edebiyat kitabının gelip dayandığı nokta yayın evlerinin siparişidir. Bazı “yazarlar” günlük gazetelerde bu utanmaz gerçeği ağızlarından kaçırıveriyor: “ayy yayınevim beni bu konuda yazmam için teşvik etti, bu eserimi topluma bu sayede kazandırdım.” Eğer hal buraya gelip dayandıysa, artık şapkayı öne koyma zamanı gelmiştir. Bir çok emek yoğun dergi mali sorunlar nedeniyle kapanıyorsa oturup sormak gereklidir; neden satmıyor, neden satamıyoruz. Klasik satış yöntemleri iflas ettiyse eğer, topluma ulaşmak için başka ne gibi araçlar geliştirebiliriz? Bu ve benzeri sorunlarımız üzerinde bile yan yana gelip, ortak bir akıl oluşturamıyorsak eğer, o zaman hak etmişiz demektir. Edebiyat ortamından tek tek düşen dergilere bakarak, geleceği tasavvur etmek pek de zor olmasa gerek. Eski’nin kapanışı, yarın Damar’ın kapanışının da habercisidir, “gök tanrı” göstermesin ama Akköy’ün de. Yaşanan tam anlamıyla modern bir sürgündür. Toplumcu edebiyatın toplumla bağlarının kopartılarak sürgününü yaşaması. Böylesi bir kuşatılmışlık içinde dağılış kaçınılmazdır. Yaşanan süreç bu dağılışın başlangıç aşamasına karşılık geliyor. Ailemizden uzağız, paramız yok ve baskı altındayız, sermayenin baskısı. Eşimizden anlaşmalı bir boşanma yapmak istemiyorsak eğer, bu süreci bir yerlerinden yırtmak zorundayız.

Sebepleri tartışmaktan ziyade çıkış yolları konusunda kafa yormak gerekiyor. Toplumcu edebiyatın toplumla bağını yeniden nasıl inşa edebiliriz, bunu tartışmalıyız. Sebeplere gelirsek “akrep gibisin be kardeşim…”le başlayan şiir açıklayıcı ve yeterli olmaktadır.

Edebiyatımız elimizden alınmıştır, sermayenin komplosuyla. O zaman yazmanın zamanıdır; Marko Paşa’nın bir provokasyonla ele geçirilmesi üzerine Sabahattin Ali “Ali Baba”yı çıkarmıştı ve şöyle demişti: Paşayı elimizden alanların “babayı” da almasına ses çıkartmayız elbet!

Cansu Fırıncı

Reklamlar