Bu yazı Akköy dergisinde yayınlandı.

Yazı: Cansu Fırıncı

Birinci şiir Yazma Yöntemi:

Öncelikli gerecimiz bir kalem. Her nevi kalem olabilir. Kurşun, çinko, bakır hatta ve hatta çeşitli karışımlar, alaşımlar. Dolmakalem, dolmuşkalem, dolabilme potansiyeline sahip kalem, “ulan bu kalem muhakkak dolar kalem” kalem. Tükenmez, tükenmiş, tükenmek üzere olan kalem. Yaratıcılığınızı da kullanabilirsiniz. Örneğin yontun kömürü sivri bir cisimle, alın size kalem.

İkinci ve hayatsal gerecimiz kâğıt. Her nevi papirüs olabilir. Beyazı, karası, kuşesi, samanlısı, samansızı, 50 gramı, 1 kilosu. Yaratıcılığınızı da kullanabilirsiniz. Mesela çok lüzumsuz ya da az lüzumsuz bir duvar. Sevdiğiniz kadının evinin duvarı. Gıcık olduğunuz bakkalın dükkânının duvarı. Yaratıcılığınızı da kullanabilirsiniz. Mesela parktaki masanın üzeri ne güne duruyor. Çıkarın anahtarınızı, eğer bıçkın bir delikanlıysanız sustalınızı, alın size bir kâğıt.

Bitti mi? Iıh! Duygulanmak şart! Duygulanmadan şiir yazılmaz. Kızgınlık, öfke, sevgi, tutku, hüzünlenme, acıma, acımama.

Biraz da gözlem. İlk bakışta kurulamayan bir benzerliği kurma yetisi.

Şimdi şiir yazabiliriz. Bir tutam ondan mı, iki tutam şundan mı orası bizi alakadar etmez. O yazanın maharetine bakar. İsterse kibrit kutusu üstüne bir destanı sığdırır. İsterse koca duvara iki satırlık bir şiir karalar. Yaşasın sonsuz özgürlük!

Örnek olsun diye, yazalım bakalım bir tane:

Gelseydin bana

Kollarım bir yol kavşağı kadar açıktı sana

Ahh! gözlerimin kapakları

Son bir kez görebilseydim seni

Artık rahat kapanırdı.

Ya da şöyle olsun:

Sen benim gülümsün

Yüreğimin şakıyan bülbülüsün

Her gün dolanmaktan evinin önünde

Arkadaşlar hacı taktılar adıma

Doğrudur aşkım

Tövbeliyim senden gayrısına

(yakışıklı prensin-nam_ı diğer hacı)

İşte bira kafiye, birkaç simge. Adı şiir. İçinizden geldiği gibi yazın. Nasıl hissediyorsanız. Ne söylemek istiyorsanız. Üstelik daha önce şiir okumuş olmanıza da gerek yok. Herkes anasının karnından şair fırlamıyor ya içine tükürdüğümün dünyasına.

Ah, rahmetli Aziz Nesin! Ne güzel ifadeydi o öyle! Her yazılanın şiir sayıldığı bir dünyada, şair olmayanı ne güzel anlatmıştın bize.

Mesele şiir yazmaktan çok, şair olmakta.

Şair olmak bir noktadan sonra bir seçim. Hayatını şiirle anlamlandırmanın seçimi. Onu hafifsemenin öldürücü olduğunu anlamanın bilinci.

Şiir yazanın şair olabilmesi için, yaşamını şiirle eğitmesi gereklidir. Elbet, insanların duygularını şiirle ifade etmelerinin güzel bir tarafı var. Ama gelinen nokta bu olgunun şiirin önemsenmesinden çok onun hafifsenmesinin bir sonucu olduğunun bir ispatı.

Bunun kaynağına dair çok şey söylenebilir. Sosyolojik hatta ırkyapısal araştırmalar yapılabilir. Ama bizi ilgilendiren boyut şiirin kendisiyse eğer, isteyen “Birinci Yeni”nin yozlaştırıcı etkisi der, isteyen yozlaşmış “Birinci Yeni şiiri”nin etkisi, burasıdır. Her yazılanın şiir sanılmasının, şiirin bir duygu dökümüne indirgenmesinin kökleri kesinlikle buradadır. Bu şiir tarzının “anti”si hemen ardından farklı bir etkide bulunmuştur. Bu doğru. Ancak toplumdan onun etkilerini tamtamına sildiği iddia edilemez.

İkinci şiir yazma yöntemi:

Öncelikli gerecimiz bir kutu anti-depresan. E, doğal olarak depresif bir insan, bir depresyon hali. Depresyon dış nedenli de olabilir, nevrotik de. Önemli olan bu durumun yaratıcılığa açılması.

İkinci gerecimiz uygun bir fiziksel ortam. Mümkünse gece olmalı. Eğer değilse, loş karanlık bir ortam. Kasvetli bir müzik, tam bir yalnızlık hali.

Kafada sürekli intihar düşüncesi gezinmeli. Gözünüz ara ara ilaç kutusuna kaymalı. “Acaba kutuyla mı yutsam, avucuma boşaltarak mı?” seçenekleri arasında karasız kalmalısınız. Hemen yanı başınızda daima bir kesici alet parlamalı. Gerçeklikten sık sık kopmalısınız. Çok karışık gündüz düşleri de cabası. Bir noktaya bakıp dalmalısınız. Düş halinden çıkınca gerçek size çok acı vermeli. Bazı şeyleri karıştırmalısınız. Acaba gerçek miydi, yoksa düş mü?

Sonra kalkıp bir kahve, Avrupa sigara. Bir roman ya da aforizma kitabı. İç karartıcı, boğucu, insanın içinde fırtınalar yaratan cinsten. Kahraman gizemli, olaylar karışık, zamanlar mekânlar birbirinin içinde çıkamıyor. Sonra kitabı usulca kenara bırakacaksınız. Kalem, kâğıt ya da canınız o anda ne çılgınlık yapmak istiyorsa oraya. Belki beyaz bir eteğe ya da tuvaletin duvarına.

Bir deneyelim bakalım:

Kristal bir acı bu

Şu önümce duran bardak

Mutlu bir çay sandığınız kan

Bir cenin şeklinde rahmimden akan

Yüzyıllar önce tükürdüm ben

İnsanın yüzüne

Bir günah daha için

Parçalayan rahmimi

Ben kaçıncı tecavüzünüm anne?

Bu da madalyonun öte yüzü. Bir duygu dökümünden öte bir şey değil. Ama bugün edebiyat dergileri bu şiirin istilası altında. Depresif, bütünlük kaygısından uzak, nefret kusan, anlam aramayan, kendini kendiyle açıklayan bir şiir. Boyutlandı üstelik. Daha derinlikli, daha depresif, biraz duyarlı, anlamın kıyısına yaklaşan, kuyumculuk peşinde.

Bu şiirin kökenleri hakkında da çok şey söylenebilir. İnsan psikolojisinin “Umman”lığından, toplumsal şizofreni nöbetlerinden, daha sol bir söylemle kapitalizmin iğdiş edip bir çöplüğe çevirdiği toplumda bireyin isyanından.

Eğer konumuz gene şiirse, bizi ilgilendiren boyutu “İkinci Yeni”.

Bu şiir tarzı da şiiri bir kuyumculuk işlemine çevirdi. Bir çeşit elit oyuncağı. Bugün bu şiirin ardılları edebiyat dergilerini dolduran depresif şiir yazıcılarıdır. Ancak onu bir kalıp olarak algılayanlardan, duygularını karmaşık bir dille anlatmak isteyenlerden bahsediyoruz. Yoksa her şiirden olduğu gibi “İkinci Yeni”den de gereğince faydalananlardan değil.

Buraya kadar baskın iki şiir eğiliminden bahsettim. Bahsedilen dönemlerin daha da öncesinden başlayarak, toplumcu şiir baskı altına alındı. Fiziksel baskılar, yok saymalar, kısıtlamalar.

Ancak bugün genç sesler var benim gibi toplumculuğu savunan. Böylesi bir ortamda inat edenler var. İhanet eden toplumculara, çark edenlere rağmen, sayılamayacak kadar çok olanaksızlığa rağmen, damarın kurumaması için mücadele edenler var. Estetik mücadele.

Kişisel olarak mütevazılıktan yanayım. Ancak gerçekleri söylememi kısıtlamaz bu. Üstlendiğimiz misyon çok önemli. Estetik mücadelenin öneminden kaynaklı bu. Şiirin bağrından fırlayacak toplumcular için, bizim gibi ne estetikten ne de insan için mücadeleden vazgeçmeyenler için onurlu bir misyon.

Şiir bir estetik algıdır. “İnsan” verilen mücadeledir. Duyguları içerir, ama duyarlılık gerektirir. Yaşamın içinden akar.

Ele kalem almakla kâğıdı karalamakla şiir yazılmaz.

Cansu Fırıncı

Reklamlar