Bu yazı Katık dergisinde yayınlandı.

Yazı: Cansu Fırıncı

Tüket, diyor yeniçağın efendileri… Ama hiç de “efendi” değiller. Yumuşak üsluplarının altından bütün kabalıkları sırıtıyor, yaptıkları hiçbir reklâm, tertemiz saçlar, bembeyaz dişler, ipek elbiseler, kadife mobilyalar şu gerçeği örtemiyor; kalplerindeki kiri…

Daha doğru düzgün kullanmadan yenisini almayı salıklıyorlar bize, kullan ve at. Pantolon daha eskimeden kaldır ve at, tek gecelik olsun sevgilin, aşk değil sevgilin, tuvalet kâğıdı gibi sil ve at. Sakız gibi, ruj gibi, rimel gibi ilk suda akıp gitsin edindiğin ne varsa, çiğne, tükür ve at…

Yüzeysel, insan ilişkilerinden uzak, başkasına dokunmaktan korkan, tepki üretemeyen, kredi kartı gibi bir hayat, şirketlere hacizlenmiş bir insan yaratılmak isteniyor.

Bir de katık işçileri var, toplumun artık kullanılmaz diye bir kenara attığı, tüketim çılgınlığının değersizleştirdiği onlarca şeydeki değeri anlayıp onları geri kazandıranlar…

Öldü sanılarak morga kaldırılan bir insana can katan “cankurtaran”  katıkçılarımız var… Onlar kent uyurken sessizce tanıklık ederler yaşadıkları dünyaya.

Onlara bakınca uzak durmak isteyebilirsiniz, hırpani bir görünümleri var, evet. Çöp dağlarının içinden geçerek çıkarıyorlar gün yüzüne bir sürü yaşanmışlığı, yıllanmış bir kitabı, unutulmaya yüz tutmuş bir yazarı, bir çocuğun minicik elleriyle işlediği kâğıttan bir zürafayı. Hepsine yeni anlamlar katarak, yeni yüzler yeni biçimler dokuyarak katıyorlar yeniden aramıza.

Bugün kaybetmekte olduğumuz birçok değeri, dayanışmayı, dostluğu, sevgiyi, bağlılığı, aşkı, kederi, dokunmayı, iyi niyeti, çalışmanın erdemini, alın terini, özgürlüğü ve elbette eşitliği de gün yüzüne çıkarıyorlar o çöp dağlarının arasından…

Bir kreşte tertemiz kalpleriyle çocuklarımızın neşesine karışıyor çıkarttıkları, ağlayan bir sınıf arkadaşına mendilini uzatan öğrencinin ellerine uzanıyor, sokakta tanımadığı bir insanla simidini paylaşan yoksulun eksik dişlerindeki neşeye vuruyor sonra, bir Kürtle Türkün düğününde kol kola girmiş halklar halay çekiyor onların geçtiği yerde…

Bize korkmamız salıklanıyor onlardan, mikrop taşıdıkları, tehlikeli oldukları belletiliyor, üzerlerindeki kire bakarak vermemiz isteniyor onlar hakkındaki fikrimizi, kokularından tiksinmemiz söyleniyor, oysa ne demişti Can Yücel; “Ne kadar kötü kokarsak o kadar iyi…”

Efendilerin üstündeki tertemiz giysiler, süründükleri mis gibi kokular, taktıkları saatler, giydikleri gıcır gıcır ayakkabılar, yaptıkları reklâmlar ve söyledikleri yalanlar nasıl örtemiyorsa kalplerindeki kiri…

Katık işçilerinin üzerindeki hırpani giysiler, yüzlerinde ve ellerindeki kir, çöp dağlarının üzerlerinde bıraktığı kötü koku da öyle saklayamıyor kalplerinin temizliğini…

Katık işçileri bu kokuşmuş, adaletsiz düzenden nasıl pırıl pırıl bir ülke, bir dünya kurulacağını müjdeliyor bize…

Yalnız değilsiniz dostlarım ve daha da önemlisi, bizler, yani bu ülkenin yazarları, şairleri, tiyatro oyuncuları, işçileri, emekçileri, aydınları, yani insan kalabilen insanları, bizler de yalnız değiliz çünkü siz varsınız…

Katık İşçilerine doğaya yaptıkları katkıdan ötürü sonsuz teşekkürlerimizi ve dayanışma duygularımızı iletiriz…

Donkişot Çevre Akademisi Adına

Cansu Fırıncı

Reklamlar