Bu yazı Sahne dergisinde yayınlandı.

Yazı: Cansu Fırıncı

Son zamanlarda çok sık rastlar olduk. Belediye tiyatrolarından tutun, Kocatepe Kültür Merkezinde gericilerin düzenledikleri eğlencelere kadar her yerde var: Orta Oyunu. Kimileyin Karagöz-Hacivat olarak, kimileyin eğlencelik tarzında, kimileyin de dini motiflerle süslenmiş bir sahne oyunu olarak. Ne kadar saçma! Orta oyunu, gericilerin oyuncağı olmasına izin veremeyeceğimiz kadar değerli bir tiyatrodur. Unutmamalı, Brecht, Epik tiyatroyu oluştururken Japon ve Çin geleneksel oyunlarından faydalandığı kadar Orta Oyunu’ndan da yararlanmıştır.

Ekin Kültür Sanat Merkezi’nin kafeteryasındayım. Tüm masalar dolu. Herkes kendi havasında.  Ansızın, bir ses konuşmaları bölüyor. Bir mani bu. Fuayeden geliyor, bir davul sesiyle birlikte.Üst katta olduğumuzdan hafiften bir merak uyanıyor bizde. Acaba bir başka grup prova mı yapıyor? Sonradan anlıyorum, “işte oyun başladı,” diyorum içimden.

Muhtelif tiyatroların koltuklarında, oyunun başlamasını beklemekten o kadar sıkılmış olacağım ki hafiften neşe kaplıyor içimi. Davul sesinin bitiminden az bir zaman sonra ayak sesleri ve konuşmalar işitiyorum. Yukarı doğru çıkıyorlar. Bunlar düpedüz oyuncular işte. Ayakta bekleyenlere ve masalara yöneliyorlar. İçlerinden biri yanımıza geliyor. Üzerinde sade bir kostüm var.

“Merhaba” diyor hal hatır soruyorlar. Üç beş sohbet ediyoruz. Sonra  başka masaya yöneliyorlar. Herkes şaşkın.

Nasıl şaşırmasınlar? Devlet tiyatrolarında, bu görülmüş duyulmuş şey mi? Onlar tiyatroya arka kapıdan girer ve çıkar. Yalnızca sahnede görebilirsiniz onları.

İşte diyorum “Anlayış farkı. Alışkın olmayanları sarsıyor”. Etrafıma bakıyorum şöyle bir, işte sahnedeyim. Oturduğum masa bile bir dekor. Oyun başladı artık. Sonra salona davet ediliyoruz. Oyuncularla birlikte, yan yana aşağıya iniyoruz. Biz koltuklarımıza yöneliyoruz. Ama oyuncular sahneye çıkmıyor; garip! İçlerinden biri sahnenin köşesinde yalnızca. Bir sandalyede oturuyor. Elinde üflemeli bir çalgı duruyor. Aşağıdaki oyuncularda biri “az sonra hep beraber fena halde sıkılacağız, öyleyse başlamadan hep beraber eğlenelim,” diyor.

Çalgıcı başlıyor neşeli bir havaya. Oyunculardan güzel sesli bir kız döktürüyor. Seyirci de biraz oynak hani. Bir iki derken eller çırpılmaya başlıyor. Şarkı sürerken bir de bakmışız oyuncular sahnede.

Perde inecek diye bekliyor gözlerim. Biraz dikkatli bakınca perdenin yukarıdan katlanmış oluğunu fark ediyorum.

“Yahu diyorum içimden, bunlar bayağı orta oyunu oynayacak. Olacak iş mi? Eski bir biçimle yeni bir içerik nasıl verilir? Şimdi bir şair kalkıp hece ölçüsüyle modern bir konuyu yazmaya kalksa alay konusu olur.”

Sonra sahnenin kalabalıklaşmaya başladığını fark edip düşüncelerimden sıyrılıyorum. Gözlerim beni yanıltıyor olmalı! Maskeli oyuncular yalnızca vücut dilerini ve ilkel sesleri kullanıp bir şeyler anlatmaya çalışıyorlar. “Uçmuş olmalı bunlar,” diyorum. Orta oyunun içine mask tiyatrosu!

Oyun ilerledikçe metne pek de bağlı bir oyun izlemediğim kanısı kuvvetleniyor. Oyun sürerken oyunculardan biri durup seyirciyle diyalog kurmaya çalışıyor. Biri salona inip seyirciye kimliğini çıkartıyor. Sonra sahneden zaman zaman aynı seyirciye laf atıyor. Ondan laf yiyor. Oyundaki ve gerçek hayattaki Harun, zaman zaman sahneden inip seyirciye kendisine fiili müdahalede bulunduruyor (poposunu tekmeletiyor). Seyircilerden birisi tekmenin ayarını şaşırınca bunu bile oyunu bir parçası haline getiriyor “Yanlış yere vurdun be!” ,“O kadar da sert vurulmaz ki canım”.

Çalgıcı arada girmeye çalışıyor sonra vazgeçiyor. Bazen birden giriyor oyuncular dönüp onu başıyla onaylıyor ya da yüzünü ekşitiyor. Buradan da anlıyorum ki çalgıcı kodlanmamış. Yani serbest bırakılmış. O oyunun gidişine göre istediği yerde girecek istediği yerde susacak. Dümbüllü tiyatrosundaki gibi. Bu orta oyunu modern bir tarzda yeniden işlemeye çalışan bir tiyatronun ıskalamadığı bir öğe olmuş. Tersi olsaydı yapılmaya çalışılan işin doğasına ters düşerdi. Son derece yapay dururdu. Oyun tahmin edilenin ötesinde bir kayba uğrardı.

Bütün bunlarla yapılmaya çabalanan şey seyirciyi bir izleyici konumundan kurtarma çabası. Kitlenin yerini kütleye bıraktığı bir dönemde, devrimci bir tiyatronun çıkış aradığının kanıtıdır bu. Bunu bütünleyen olarak da oyuncuyu özgürleştirme uğraşı. Yani oyuncu şurada bu repliği mi söyleyecektim, mizansenim şu muydu kaygısını taşımayacak. Bir sonraki sahnede şu gerilim var diyip iç gerilimini kontrol edip durmayacak. Oyunun bir omurgası var ve bu omurga oyun esnasında seyirciden gelen tepkiye göre, güncelleme konusuna göre her sefer yeniden doldurulacak. Bu nedenle bu oyun herhangi bir yerde de oynanabilir. Bir sokakta, bir eylemde, şenlikte, bir piknik yerinde… Dolayısıyla tiyatro artık çekiciliğini yitiren salonların dışına taşabilecek şekilde donatılmış oluyor. Bu günümüz tiyatrosunun gelip tıkandığı noktaya vurulacak neşter olmaya aday bir pratiktir kanımca.

Bununla birlikte  yabancılaştırma öğeleri sıkça kullanılarak seyirci aktif hale getirilmeye çabalanıyor. Kanımca bu nedenle orta oyunu DAO tarafından bir öğe olarak kullanılıyor. Bilindiği üzere orta oyunu sokakta, bir kahve hanede, alelade bir yerde oynan bir oyun olarak başlamış ve kendisi buna göre donatmıştır. Sık sık tekrarlamalar, anıştırmalar, hatırlatmalar vardır. Oyun tarzının kendisi başlı başına bir yabancılaştırmadır. Her daim güncel olana göndermeler yapar. İzleyenlerin de bu göndermelere katkı yapmasını sağlar. Bu ve benzerdi nedenlerle orta oyunu Türkiyeli tiyatro seyircisi için önemli olanaklar sunmaktadır.

Türkiye seyircisi Türkiye insanın zaaflarıyla maluldür. Bu zaaflardan en büyüğü “seyirci kalma psikolojisidir”. Hayatta yaşanan en büyük trajedilere seyirci kalan bir insan, tiyatro koltuğunda kılını bile kıpırdatamamaktadır. İkinci zaaf “unutkanlıktır”. İnsanlığın hep birlikte geçirdiği büyük yıkımları bile bir gün sonra unutabilecek insanlardan oluşuyor toplumumuz. Umut odur ki ortalama tiyatro seyircisi de artık bundan sıkılmış durumdadır.

Bu nedenle izlediğim oyun beni heyecanlandırdı.

Kalıpları kırma uğraşı içerisinde DAO.

Bir- “Oyun sahnede perdenin açılmasından sonra başlar,” denmiyor. “Oyun, seyircinin tiyatroya girmesiyle başlar,” deniliyor.

İki- “Seyirci oyunu koltuğunda seyredendir” denmiyor. “Seyirci oyunun bir parçasıdır” deniyor. Böylece pasifize olmuş “insan”a müdahale olanağı aranıyor.

Üç- “Oyuncu metne bağlı kalır” denmiyor. “Oyuncu metinle birlikte özgür olandır” deniyor. Böylece farklı bir oyunculuk kuramına kapı aralanıyor.

Burada DAO’nun bir dizi eksiğini  gördüğümü belirtmeliyim. Oyuncularda tiradımı unuturum korkusu hâkim. Bu izleyici tarafından da hissedilebiliyor. Oysa ki, orta oyunu merkezli bir oyundan bahsediyorsak, oyuncu unutmaktan korkmaz. Benim izlediğim gün temponun düşük olmasının temel nedeni de budur sanırım

Örneğin oyunculardan biri gözlüğüne bir türlü hâkim olamıyor. Harun hemen giriyor “Dekoruna hâkim olamadın sen de ha!” bu oyunu bir parçası mı, doğaçlama mı belli olmuyor. Ya da bir oyuncu henüz hazırlanamamış ama Harun’la Hasan pat diye sahneye giriyor. Oyuncunun tepkisi çok güzel “Beni de kontrol etsenize arada bir. Hazırlanmadan giriyorsunuz!”

Bunlar olması gereken örnekler ama yazık ki geneli ifade etmiyor. Oyunu bütününde oyuncular “bir yanlış yapmama telaşı” içerisinde. Hâlbuki bu öyle bir oyun değil. Örneğin salondan biri kalkıp “dolandırıyorsunuz ulan adamcağızı” dese no’lacak?

İşte bu tiyatroda düğüm noktası burası. Fabrikada bütün gün susturulan işçinin, müfredat baskısıyla susturulan öğretmenin, parası olmadığı için hastane kapından çevrilen hastanın, yeminine sadık kalamadığı için yüreği burkulan doktorun, kısacası ezilen, sömürülen herkesin bu oyuna gelip ses vermesi gerekiyor. Sonra da orada yaratılan kolektif sesi, işgal edilen ülkesinin, kendi alanından başlamak kaydıyla, her yerine taşıması.

Cansu Fırıncı

Reklamlar