Bu röportaj Sanat Cephesi dergisinde yayınlandı.

Röportaj: Cansu Fırıncı

Fotoğraf: Cansu Fırıncı
Fotoğraf: Cansu Fırıncı

Sayın Şevval Sam, siz bir ses sanatçısı olarak çok sayıda konsere çıkıyorsunuz, zaman zaman da dizilerde görüyoruz sizi. Kısacası, biz kabul edelim etmeyelim bu kavramı, “Sanat Piyasası”nın içerisindesiniz. Beri taraftan da Küba ile dayanışma konserine çıkıyor, muhalif bir tavır sergiliyorsunuz. İkisi bir arada nasıl oluyor?

Öncelikle kavramsal anlamda titizlik sergilemek gerekiyor. “Sanat Piyasası” ile kast edilen, her şeyin paraya, metaya dönüşmesi olsa gerek. Piyasa dediğimiz şey aslında içinde bulunduğumuz toplumun bir tezahürü. Ortada bir sistem var. Kimi sanatçılar bu sistemin içerisinde, kimisi sistemi esnetmeye çalışıyor, bir üçüncü grup da popülist davranmadan sanatını “popülerleştirmeye” çalışıyor. Ben kendimi bu üçüncü grubun içerisinde görüyorum.

Gülbeyaz dizisinden önce Türkiye’deki Karadeniz müziği algısı Davut Güloğlu’ndan, İsmail Türüt’ten ibaretti ki bunların söylemlerini biliyoruz… Gülbeyaz’dan sonra Kâzım Koyuncu’yla birlikte açıkçası bu algı değişti. Ben Kâzım’la birlikte şarkılar söylediğimde, yapmam gereken ilk işin Karadeniz müziklerinden oluşan bir albüm olması yönünde bir taleple karşılaştım. Buna rağmen ilk albümümde, müzik adına bir zemin oluşturmak için Alaturka’dan yana kullandım seçimimi. Bir çıkış yakaladık, hadi burayı sonuna kadar sağalım tavrını etik bulmadığım için yapmadım Karadeniz müziklerinden oluşan albümü…

Kendi müzik hayatımı uzun vadede planladım ve bana en yakın tarz olan Alaturka’dan başladım kaset çıkarmaya. Bu albüm seksen bin sattı ve açıkçası şaşırtıcı bir rakamdı bu. Beş binden fazla satmayan Alaturka albümleri düşünüldüğünde gerçekten ilgi gördüğü söylenebilir… Üstelik hiç promosyon yapmadım ve albüm çıktıktan sonra biraz ortalardan kaybolmayı tercih ettim. Kulağa güvendim, fısıltı gazetesine, beğenenler birbirlerine tavsiye etsin öyle satılsın diye.

Popülist olmadan popüler bir ürün ortaya çıkartabilmek için samimi olmak gerektiğini düşünüyorum. Önümde bir seçenek olarak piyasa duruyordu evet ama ben onu tercih etmedim. Bu anlamda da Kalan Müzik’e sonsuz müteşekkirim. Onlar da benimle risk aldılar.  Alaturka müziğin çok fazla tüketilmediği bir dönemde, ben Alaturka albüm yapmaya karar verdim ve onlar da arkamda durdular. Hem de bu müzik tarzını kristal avizelerin, sapsarı maşalı saçların sembolize ettiği bir dönemde, farklı bir tavırla yorumlayarak yaptık bu albümü.

Eğer amaç şöhret ve para olsaydı, “sanat piyasası”nın kurallarına göre davranabilirdim. Ancak benim derdim bu değildi, şarkı söylemek istiyordum ve istediğim, sevdiğim, severek söylediğim şarkılardan oluşan bir albüm yapmak istiyordum. Bu tavrın insanlar tarafından da anlaşıldığını düşünüyorum.

Bu süreci, büyüme sürecim olarak niteliyorum ben. Şöhret hiç umurumda değilde benim, gerçekten umurumda değildi. Ama bununla birlikte bir şeyin farkına vardım. Benim söylediklerimi önemseyen, benden feyz alan insanlarla karşılaştım ve bir sorumluluk duydum o insanlara karşı. Kendime üzerinde çalışmam gereken konular seçtim. Özellikle çevre, etnik farklılıklar ve eğitim. Bu üç konu başlığı üzerine kurdum cümlelerimi. Bu da hayata karşı duruşunuzda sosyalist bir tavrı doğuruyor. Şarkılar bölücü değil birleştirici olmalı, farklılıklarımız bir zenginliktir, Tunceli ya da Küba fark etmiyor işte o zaman.

Bana göre iyi müzik kötü müzik var. Aynı şekilde iyi insan kötü insan. Bu anlamda bir hümanist değilim ben. Ayrım noktam bu. Diline, dinine, etnik farklılıklarına göre ayrım yapmıyorum ben. Tek ölçütüm iyi bir insan mı kötü bir insan mı olduğu karşımdakinin… Bana nerelisin diye sorulduğu zaman Anadoluluyum diyorum. Keyfim çok yerindeyse de Çorbalıyım. O kadar çok halk var ki bu topraklarda, çorbayız diyebilirim. İnsanlar beni taraf olarak görmedikleri için ön yargısız dinliyorlar bu nedenle. Karadeniz müziklerini bir Kürde, Kürtçe müziği de bir Karadenizliye kolaylıkla dinletebiliyorum. Bu sosyalist bir tavrı getiriyor neticede.

Bu duruşumu muhafaza etmekte de zorlanmıyorum çünkü beni tehdit edebilecekleri bir şey yok. İsteyen dinlesin istemeyen dinlemesin noktasındayım. Puşkin’in ilk basılan kitabı yedi tane satmış, yıllar sonra sormuşlar bunu kendisine, O da ben o kitabı yedi kişi için yazdım demiş… Bu benim meslek hayatıma rehber olmuş bir cümledir…

Bu memlekette Şevval Sam kadar yetenekli, sesi güzel, donanımlı binlerce genç var. Ama Kalan Müzik’in kapısını çalıp “satması zor bir albüm” çıkartmak isteseler işleri o kadar da kolay değil… Bu anlamda “piyasa”dan bağımsızlaşabilmenin şartları nedir?

Kalan’ı bu anlamda diğer prodüksiyon şirketlerinden ayırmak zorundayım. Keşfeden bir tarafı var, arşivci olduklarından dolayı. Hasan Saltuk bu anlamda tam olarak bir fenomendir zaten. İnsanları keşfetmeyi bilir. Hiç tanınmamış birine de albüm yapabiliyorlar… Etnik müzik yapan ya da emek isteyen bir sürecin sonunda açığa çıkartılan değerli üretimleri albümleştiriyorlar. Hasan’la tanıştıktan tam altı yıl sonra yaptım albümü. Bu süreç benim müzikal birikimim açısından da çok verimli oldu. Ben hikâyesine girmeden söyleyemem bir şarkıyı. Müzikal birikimim, hayatı algılayışım, kendimle olan tanışıklığım çok değişti bu dönemde. O zaman bir albüm yapmaya kalksaydım, şimdiki gibi olmazdı. Ben Kalan’da çok şey öğrendim. Bir okul gibiydi benim için. Stüdyoya sürekli farklı birileri giriyordu, etnik müzik, dünya müzikleri dinliyorum, duyuyorum, öğreniyorum.

Yani bana hemen “sen ünlüsün hadi gel bir albüm yapalım, seni de sağalım” denilmedi. Aynı etik anlayış orada da vardı. Önce birbirimizi tanıdık. Zaman içerisinde benim neler yapabileceğimi anladık. Yoksa bana Süper Baba zamanında albüm teklifi gelmişti bile…

Şunları da söylemem gerekiyor, ben hiçbir “izm”e inanmıyorum, hiçbir ideoloji ve hiçbir din beni içine almıyor. İnsan olmanın anlamı üzerine düşünmek insanı gerçek anlamıyla özgürleştiriyor.

Alaturka müzik yaparken gençlere dinletmekti amacım, başardım. Karadeniz müziğini Kürtlere, Kürtçe müziği Karadenizlilere dinletmekti amacım, başardım. Şimdi arabesk müzik üzerine çalışıyorum, dinliyorum, okuyorum, bu müziği de birbirinden farklı sınıflara dinletmek istiyorum. Farklılıkların daima zenginlik olduğunu düşünüyorum. Ancak bir farklılık var ki, insan olarak pek içime sindiremediğim, o da sınıf farklılığı…

Arabesk müzik biraz daha “alt sınıf” ya da “taban” diye tabir edilen çoğunluğun hikâyesini yansıtıyor ve ben gerekirse bu dili de konuşabileceğimi düşünüyorum.

İnandığınız bir cümleyi kuruyorsanız, bu insanlarda hemen karşılığını bulmasa bile en azından bir soru işareti uyandırıyor. Ben, iyi olan şeylerin er ya da geç hedefine ulaştığını düşünüyorum, bunu bütün samimiyetimle böyle düşünüyorum. Doğru olan şey amacına ulaşıyor sonunda. İnsanlar bir şeyi şöhret ya da para için yapmadığınızı, gerçekten inanarak, barış için yaptığınızı görünce sahip çıkıyorlar yapılan işe.

Ben kimseyi ötekileştirmiyorum, karşıma ideolojisi ne olursa olsun böyle bir insan çıktığında “ben barış ve kardeşlikten bahsediyorum, ya sen neden bahsediyorsun” diye soruyorum!

Ezberlerini sarsıyorum…

Yani piyasadan bağımsızlaşabilmenin yolunun duruşunuzu korumaktan mı geçtiğini söylüyorsunuz?

Piyasa filan benim umurumda değil! Sağlığım elimde olduğu müddetçe ben şarkı söyleyeceğim. Bugün karnımı doyuracak kadar şarkı söyleyeceğim, yarın fazlasını kazandığımda bunu paylaşacak kadar şarkı söyleyeceğim. Albümlerini kimse almadığında sokakta önüme bir mendil serer şarkı söylerim…

Bu birey olmakla ilgili, Türkiye’nin en büyük sorunu bana göre aidiyet sorunu, ötekileştirme sorunu. Ben hiçbir dine inanmamakla birlikte, hiçbirisine de kendimi kapatmış değilim, her felsefeden, her ideolojiden, her inanıştan besleniyorum. Hiçbir şeyi ötekileştirmiyorum. Çünkü birey olabilmek buradan geçiyor. Birey olamadığınız zaman, “sanat piyasası” denen şeyin kurallarına tabi olursunuz.

Ben bugün bilim üzerine konuşuyor olsaydım, gene bunlara yakın şeyler söylerdim. Benim için idol yoktur ama hayranlık beslediğim en büyük insanlardan birisi de Einstein’dır. Hayata karşı duruşu, bilimi sanatsal yorumlayışı… Ben bilime de çok büyük bir ilgi duyuyorum çünkü.

Kısacası piyasa filan benim umurumda olmadığı için bu şarkıları söyledim. Yarın Yezid şarkıları da söyleyebilirim, Tutsi, Hutu şarkıları da,  arabesk de… Beni hiçbir şey bu anlamda bağımlı kılmıyor kendine. Bu hayatta yaşayabileceğim en büyük sorun herhangi bir şeye karşı bağımlılık olur herhalde… Bağımsızlık benim için çok önemli. Adına “Piyasa” da diyebilirsiniz buna, at çöpe!

Küba ile dayanışma konserine katıldınız. Dayanışma gerekçeniz nedir?

Öncelikle ortada bir felaket vardı ve bu bir dayanışma konseriydi. Eğer insansak, dünyanın orasında ya da burasında olmanın bir önemi olmamalı. Acının hiçbir farkı yok, Erzurum’da ya da Küba’da yaşanması bir şeyi değiştirmiyor. Tsunami de olabilirdi bu felaketin adı, Hindistan da da yaşanmış olabilirdi. Bir insan ulaşabildiği kadar uzağa ulaşabilmeli. Tabii ki Küba’nın bizim için farklı bir yanı var elbette! Sosyalist olması, Amerika’ya kafa tutması… Ama bu konserin sebebi dünyanın diğer ucunda yaşanmış acıları sarma çabası…

Peki, bu dayanışma konseri İran için düzenlenmiş olsaydı, siz rejim farkı göz etmeksizin yine de çıkar mıydınız konsere?

Haksızlığa uğramış, ezilmiş ve felakete uğramış halklar ya da çevre için, hayvanlar için, çocuklar için… Nefes alan her şeyin yaşama hakkı, yardım alma hakkı için, ulaşabildiğimiz kadar uzağa yardım etmek, hayata karşı duyarlı insanların görevi. Tabii, Taliban kutlamasına çıkacağımız anlamına gelmiyor bu söylediklerim! Ya da faşistlerin, ya da herhangi bir etnik kimliği ötekileştirenlerin konserlerine çıkmayacağız tabii ki!

Küba ile dayanışan bir sanatçı olarak, diktatörlükle suçlanan Fidel Castro için ne düşünüyorsunuz?

Küba’da özellikle eğitim, sağlık, sanat konusunda insanların sınırsız olanaklara sahip olması beni ilgilendiriyor. İnsan gibi yaşama hakkı, barınma hakkı bunlar çok önemli. Sosyal devlet ilkesini hayata geçiren tüm ülkeleri destekliyorum.

Amerika’da yaşayan Küba karşıtı arkadaşlarım da var, onlar kendi açılarından farklı anlatıyorlar. Küba farklı yansıtıyor. İçinde yaşamadığım için doğru bir değerlendirme yapamayabilirim neticede. Dışarında bakan bir insana Türkiye çok farklı bir görüntü sunuyor olabilir ama benim onayladığım bir hükümet yok… Küba’nın devlet anlayışını Türkiye ile kıyasladığımda kendime daha yakın buluyorum.

Bundan on bin yıl evvel tarım toplumuna geçmeseydik, özel mülkiyet, hiyerarşi, etnik ayrım süreçleri yaşanmasaydı, belki de hâlâ doğayla barışık bir halde yaşayacaktık ve bunları hiç konuşmayacaktık… Ama dünyanın gidişatı böyle ve Küba da farklı bir dünya anlayışının bir yansıması.

İnsanlar özgürce öpüşüyorlar, her yerde müzik yapabiliyorlar, sağlık ve her türlü sosyal hakları var ama Küba’dan çıkamıyorlar mesela. Bu da bana çelişkili bir durum gibi geliyor. Bir yandan da dünyaya açılmak istiyor Kübalılar. İnsanları bir yere kadar kısıtlayabilirsiniz, çağ başka bir çağ artık.

Bir tıkla Amerika’yı gezebiliyorsunuz, bunu kast ediyorsunuz sanırsam?

İnsanlık artık farklı bir döneme girmiş durumda. Bence ideolojiler üzerine konuşmaktansa, bugün iklim değişiklikleri üzerine, çevre felaketleri üzerine, düşen insan kalitesi üzerine konuşmak gerekiyor. Beri taraftan çok sinematografik bir durumu var Küba’nın. Her şeye rağmen Küba’daki sosyal devlet uygulamalarını savunmak gerekiyor. Sosyalizm anlayışından çok şey öğrenmeliyiz Küba’nın. Kesinlikle insanlığa çok daha yakın ve faydalı…

Bir tıkla Amerika dediğimiz şey, insanları tüketime sevk eden, insan kalitesinin düşmesine neden olan şey de aynı zamanda… Sınırları, pasaportları yaratan şey…

Ben sınırlara da pasaportlara da inanmıyorum. Hepsini kaldırmamız gerekiyor. Bir tane dünya var ve kimseye ait değil. Kimsenin özgürlüğü kısıtlanmamalı, herkes dünyayı istediği gibi dolaşabilmeli. Hiçbirimiz doğanın sahibi değiliz, onun parçasıyız. Kimse öteki değil.

Peki ya Chavez? Bush’a “Sarhoş Katır” dediğinde ne hissettiniz? O da Tıpkı Fidel gibi diktatörlükte suçlanıyor üstelik?

Latin Amerika hareketi çok önemli bana göre. Bolivar mesela. Dünyada birilerini durmadan ezen bir güce birinin kafa tutması çok önemli elbette. Sonra, yapılan sosyal çalışmaları ben takip ediyorum. Ece Temelkuran’ın Biz Burada Devrim Yapıyoruz Sinyorita kitabında da ayrıntılarıyla bahsediliyor. Ancak iktidar enteresan bir şeydir. Orada etik değerlerinizi ve insani vasıflarınızı kaybetme riskiniz çok fazladır. İnönücü olmasam da sevdiğim bir sözü vardır: “Bir memlekette iyiler de kötüler kadar cesaretli olmalıdır” diye. Bush’un tüm dünyayı yok edecek cesareti vardı. Öyle bir sistem kuruldu ki Obama’nın tamamen dönüştürmesi imkânsız. İktidar böyle bir şey işte, elinizi kolunuzu bağlayabiliyor. Sizi her an bir diktatöre dönüştürebilir yani. Ama Chavez sosyal anlamda adaleti sağlayacak düzenlemeler yaptıkça O’nu desteklemek gerekiyor…

Reklamlar