Bu yazı Akköy dergisinde bu ay yayınlandı.

Yazı: Cansu Fırıncı

Behçet Aysan

Şairin dilidir, üslubudur aslolan. Kendine has bir dili yoksa şiir yazanın, üslubunu yaratamamışsa, her yıl bir kitap dolduracak şiir yazsa ne gam!

Polemik yapmaktan, böyle anılır olmaktan sıkıldım biraz açıkçası ancak söylemeden geçemeyeceğim, küçük Cemalcikler vardır bizim şiirimizde hem de pek çok. Cemal Süreya’nın o büyük evreninin has dilinin altında ezilen, O’nun dilinin etkisinden, üslubunun çarpıcılığından kendini bir türlü kurtaramayan şiir yazıcıları…

Edibiler vardır bir de. Varsa yoksa Edip Cansever, başka şair tanımazlar, öve öve bitiremezler şiirlerini. Evet, Cansever has şairdir, iyi şairdir, kim aksini söyleyebilir? Ancak O’na olan öykünme, O’nun şiiriyle yatıp kalkma, O’nu bir peygamber belleme, kimi şiir yazıcılarını alır altına ezer ve verimsiz bir kopya çıkartır ortaya.

Bir de bunu tersi örnekler vardır, sayısı epeyce kabarık. Etkilenmemek için şiir okumazlar, şiir okumanın kendi şiir dillerini bozacağını düşünürler. Ne saçma!

Oyun izlemeyen aktör/ aktris olur mu? Kitap okumayan yazar? Aristoteles, Hegel, Marx, Adorno okumayan felsefeci? Tıp konferanslarını takip etmeyen doktor? Bilimsel makaleleri takip etmeyen, yeni buluşlardan bihaber bilim insanı?

Olamaz ya, biz de etkilenmemek için başka şairleri okumayan şiir yazıcıları çıkabiliyor. Her açıdan enteresan bir ülkeyiz…

Bizim şair evrenimizde genel kaide, etkilenmeyle, öykünmeyle başlar. Şair kendi dilini kurana kadar kâh o şairden kâh bu şairden, kâh o şiirden kâh bu şiirden etkilenir durur. Eğer bu etkilenim doğru bina edilmiş bir yöntem üzerine kurulmuşsa, bir süre sonra şiir yazıcısı kendi üslubunu yaratmaya başlar ve zaman içerisinde bu dili olgunlaştırarak has şair olmaya doğru yol alır.

Pek çok şairin ilk yayınlanan şiirlerine bakıp, şair olarak bir isim elde ettikten sonraki şiirlerine bakarsanız, üslubunun, şiir dilinin zaman içerisinde oturduğunu, şairin giderek kendi diline kavuştuğunu görürsünüz.

Her genelleme içinde hata payını barındırır. Bu nedenle ben günlük yaşantımda kimsenin karşına genellemelerle çıkmamaya özen gösterir, kimseyi etiketlememeye dikkat ederim. Her insanın birden çok görüntüsü olduğu, tecrübeyle sabittir benim açımdan. Kimine sorarsanız ben “peygamber sabırlı bir adam”ım kimi içinse “tahammülsüz lanet”in teki.

İşte yukarıda yaptığım genellemeye uymayan üç şair benim hep özel ilgi alanımdadır. Şiire şaşırtıcı bir biçimde kendi dilleriyle başlayan, kendi üsluplarını kurmuş olarak okur karşısına çıkan üç has şair: Metin Altıok, Behçet Aysan, Arkadaş Zekai Özger.

Üç şairi de ayrı ayrı dönemlerde okudum ve üçünde de ilk dikkatimi çeken şey kendi üslupları, şiir dilleri ile beni daha ilk şiirlerinde sarmalarıydı. İlk yayınlanan şiirlerinde dahi, acemilik yoktu dillerinde. İşte bu Altıok şiiri, işte bu Aysan şiiri, işte bu Özger şiiri denebiliyordu ilk bakışta, şiirlerinin altında imzaları olmasa bile.

Behçet Aysan’dan bir örnekleme yapalım:

Kozalak Yaktım

kozalak yaktım ben de
sessizlikte-
ömrümün kozalaklarını
küllere sıvanmış
baştan başa dolaşıp
ağrıyan ormanı.
yağmur dindi sevgilim bak dinle
her şey dindi, acıysa dinmemiş halde.

Dize sonunda sesli harflerle yakalanan uyaklar, kelimeleri özenli seçimiyle oluşturulan ses uyumları, iç uyaklar, insana haz özelliklerin başka varlıklara eklektik durmayacak şekilde aktarılması, alabildiğine doğal bir anlatım biçimi., hele de “sevgilim” kelimesinin şiirlerinde bu kadar çok ama bu kadar içten ve çarpıcı kullanılması:

Dışarıda Kar

kar yağıyor dışarda
sokak lambasına düşüyor
ve serçeler
üşüyor

kenarları hafifçe yanmış
sayfalarına kan
sıçramış
bir kitapta
nâzım hikmet
okuyorum.

dışarda kar yağıyor
ve dağ lokantasına
gidiyor
zengin
kasabalılar.

kar yağıyor dışarda
mektubun yeni gelmiş
istanbul
kokuyor.

dışarda kar yağıyor
seni seviyorum.

Aşk, acı, keder, ayrılık temalarının ağır bastığı şiirlerde geniş bir yelpaze kurabilme başarısı, Aysan’ın daha ilk şiirlerinde gösterir kendini, daha ilk şiirlerinde bunu kendi üslubu kendi diliyle okutmaya başlar karşısındakine.

Ve yine daha ilk şiirlerinden itibaren, dipten giden, alttan sessizce akan, bağırmayan, ama nasıl başarıyorsa isyan eden, hem kendi kendine okuyabileceğin hem de kitleler karşısında gücünden hiçbir şey yitirmeyen bir üslup daha ilk şiirlerinde ve dili Sivas’ta yanıklarla susana kadar konuşturmuştur kendini.

İnsanın kendine en yakın duygularıyla, toplumsal yaşamda tiksindiği, eleştirdiği, karşı durduğu olayları durumları, aynı şiirin içerisinde damıtabilmek, eklektik politik dizelerden her zaman kurtularak derdini anlatabilmek, aşkın da kavgaya yabancı olmadığını adeta ispat edebilmek daha ilk şiirlerinden itibaren başat özelliklerden birisidir, ateşle kavlanmış olan şairimizin:

Semender

kurtarılmış bir kalptir taşıdığın
senin, ne bakırdan bükülmüş
ne de geçirilmiş bir değirmenden
kimselere benzemeyen.

kurtarılmış bir aşk yaşıyorsun
sen, ne paranın kiri sinmiş
üstüne, ne yalan safran gibi
almış rengini onun.

hiçkimse de olmayan bir aşk

alevlerle
sevişen
bir semenderin kalbi gibi.

Behçet Aysan şiirleri üzerinden anlattıklarım, başta adını andığım iki şair için de, elbette üslup ve şiir dili farklılıkları geçerli olmak kaydıyla, doğrudur kanımca.

Kendi adıma, dillerden düşmeyen Cemal Süreya, Edip Cansever, Turgut Uyar, İlhan Berk gibi elbette değerli şairlerimizin yanında, Türk şiiri adına ve şiir yazan, şiir duyan bir insan olarak Arkadaş Zekai Özger, Behçet Aysan ve Metin Altıok’un şairliğine şiirlerine sahip olduğumuz için gönenç duyuyorum.

İkisini Sivas’ta ateşe verdiler, birini yurt baskınında döve döve kanattılar, üçü de çok erken sustu şiir söylemeyi.

Üçünün de şiirleriyle yeterince etkileşilmedi henüz, yeterince araştırma inceleme yayınlanmadı. Oysa şiir dünyamız bakımından, bana göre ayrıksı bir durumu temsil ediyorlar, kendileri olarak girdiler şiirimize ve kendilerini geliştirerek devam ettiler. Bugün kendileri olarak duruyorlar önümüzde.

Yani demem o ki, dillerden düşmemesi gereken şairlerimiz de var… Anlayana!

Cansu Fırıncı

Reklamlar