Bu röportaj Sanat Cephesi dergisinde yayınlandı.

Röportaj: Cansu Fırıncı

Sayın Halil Ergün, klasik eserlerimizin televizyona, sinemaya, dizilere uyarlanmasıyla ilgili düşüncelerinizi alabilir miyiz?

Bu yeni bir durum değil biliyorsunuz. Dünyanın her yerinde, sinemada, tiyatroda özellikle klasik eserleri, romanları, hikâyeleri oyunlaştırmak çok başvurulan bir durum. Yine bizde pek çok roman sahneye uyarlandı, oyunlaştırıldı. Orhan Kemal’den, Aziz Nesin’den Yaşar Kemal’e kadar hikâyeleri oyunlaştırılan pek çok yazarımız var. Sinema’da yine kimi romanlar yapıldı. Bu alış veriş, çok verimli bir alış veriş. Çünkü roman çok derinlikli bir yazı sanatı. Romanın bu dünyasından, bu zenginliğinden, bu boyutluluğundan yararlanmak gerekir diye düşünüyorum. Bunun doğru olduğunu düşünüyorum. Ancak tabii seçimlerin doğru yapılması, romanların kendi özelliğinin kaybedilmemesi kaydıyla…

Peki, sizce ülkemizdeki uyarlamalar başarılı mı?

Evet, başarılı diyebiliriz. Bir eserin sinemaya, televizyona ya da sahneye uyarlanması gerilimli bir süreçtir. Yazarla senarist arasında, yazarla yönetmen arasında her zaman çatışma olmuştur. Bu çok anlaşılabilir bir şey. Yazar, eserini ortaya çıkartırken, o tekniğin, o konunun gerektirdiği duygularla, düşünceler, anlamlandırmalarla açığa çıkartıyor yapıtını. Sinemaya uyarlamaya başlandığı anda da başka bir tekniğin dili giriyor devreye. Kendi gereklilikleri, kendi kuralları olan başka bir estetik yapıya dönüştürmeye başlıyorsunuz romanı ya da hikâyeyi. Yönetmen de senarist de kendi dilini sokuyor devreye yani.

Yönetmen ya da senarist seçtiği romanı beyaz perdenin ya da televizyonun diline uyarlarken, yalnızca romandaki türüğü ya da kaba dramatik çatışmayı esas alıyor, yalnızca bunu işliyorsa, orada yazara büyük saygısızlık yapılıyor demektir. Romanın ruhunun kaybedilmesi doğru bir tavır değil.

Sınıfsal, ideolojik olarak söylersem derdimi, kimse romancının, romanın yaşama karşı duruşunu çarpıtma hakkına sahip değildir. Herkesin buna karşı durması gerekir. Maalesef bizdeki uyarlamalarda bu tarz çarpıtmalar fazlasıyla mevcuttur!

Örneğin Sinekli Bakkal romanının dizisinde yaşandı böyle bir olay. Sinekli Bakkal yazıldığı dönemin koşulları dışında yansıtılamaz türden bir yapıttır. O tarihsel koşullarda yazılmış karakterleri, olayları başka bir döneme taşırsanız, roman asli özelliklerini kaybeder. O’nu bugüne aktardığınızda çok şey kaybeder, nitekim öyle de oldu.

Ancak Yaprak Dökümü o türden bir yapıt değil örneğin, bir ailenin yaşadığı mutlulukları, çatışmaları, çözülmeleri, acıları, mutlulukları her dönemde bulabilirsiniz. Zaten dizinin başarısının altında yatan temel nedeni de burada aramak gerekir.

Peki uyarlama diziler, klasik eserlerimizin okur sayısını artırdı mı size göre?

Kesinlikle, böyle olumlu bir sonuç doğduğu kanısındayım. Kütüphane köşelerinde bekleyen, günümüzde artık çok fazla okunmayan eserler, farklı bir kitleyle de buluşmaya başladı bu sayede. Örneğin Yaprak Dökümü, gencinden yaşlısına, kadınından erkeğine geniş bir toplamla yeniden buluşturdu romanı. Hatta aynı anda hem varoşlarda hem elitlerin oturduğu yerlerde, hem kent merkezlerinde hem de taşrada aynı anda ülkenin farklı sosyolojik katmanlarını aynı anda kucaklamayı başardı. Bunun önemli bir başarı olduğunu söyleyebilirim. Bu çok önemli bir olgu ve üzerinde tartışmayı hak ediyor doğrusu.

Dizi sayesinde Yaprak Dökümü’nün epey satan bir kitap haline geldiğini rahatlıkla söyleyebilirim.

Romanlarda olmayan karakterlerin, olay örgülerinin, mekânların senaryoya eklenmesi, romanın iletisini, yapısını bozup, ona zarar vermiyor mu peki?

Sakatladığını söyleyebiliriz tabii. Ancak dizi denilen şey uzadığı oranda başarılı oluyor maalesef. Yani dizi denildiğinde dört bölümün beş bölümün bir anlamı olsa keşke. Ya da bugün bir romanı altı bölümde dizilere de uyarlayabilsek. O zaman daha pervasızca konuşabilirdik. Yaprak Dökümü’nde ana karakterler mümkün olduğunca korundu bu anlamda, sanırım sevilmesinin bir nedeni de budur. Zaten senaryoda saçmalamaya başladığınız anda seyirci tepki veriyor, öyle bir seyirci oluştu artık ne mutlu ki.

Biliyorsunuz artık romanlar bile promosyonlarla, büyük reklam kampanyalarıyla satışa sunuluyor. Sistem kendi mantığını burada da dayatıyor. Her şey kâr odaklı hale getirildi. Bunu da göz önünde bulundurmadan konuşamayız.

Reklamlar