Bu röportaj Nikbinlik dergisinde yayınlandı.

Röportaj: Cansu Fırıncı

Sanatın, özellikle sinemanın genel durumuna dair sorular soracağım. Son dönemde televizyonda oyuncu yetiştirme iddiasında programlar var. Uzun zaman sinemaya olsun, tiyatroya olsun emek veren sanatçılar da bu programlarda yer alıyorlar. Oyuncu böyle mi yetiştirilir, nedir bu programların amacı?

Bu tamamen televizyon patronlarının reklâm savaşı, reyting savaşıdır. Buradan oyuncu filan yetişmez. Televizyona hiçbir şey yüklememek lazım çünkü üzerine inşa edildiği şey tamamen para, çok normal karşılıyorum. Çünkü onların dünyası, patronların dünyası bu. Şaşırmayın, Fransa gibi bir ülkede, kimleri yetiştirmiş, tarihine baktığımızda kimler ne çığırlar açmış, felsefede, sanatta neler yapmış bir ülke bile beşinci kez Pop Star yarışması düzenliyor. Şaşırmamak lazım. Televizyon! Televizyon olduğu zaman şaşırmamak lazım. Çok fazla da üstüne kafa yormamak lazım.

Türkiye sinemasının tarihine baktığımız zaman, başından beri lokomotifini tiyatro oyuncuları oluşturuyor. Yeşilçam olsun, daha özgün sinema deneyimleri olsun hemen hemen tüm kadro tiyatro oyuncularından çıkıyor. Son dönemdeki dizi furyasına baktığımız zaman oynanan dizilerin ve filmlerin niteliği değişmiş vaziyette. Mesela çok iyi tiyatro oyuncuları yani oyunculuklarından şüphe etmeyeceğimiz insanlar, mafya, ağa dizilerinde oynamaya başladılar. Bu değişimin nedeni nedir, tiyatro oyuncularının buralara yönelmesinin nedeni nedir?

Şimdi bir Yeşilçam geleneği var. Ben televizyonu konuşmuyorum, sinemadan bahsediyorum. Tamamen jön-jöndam esasına dayanan, güzel adam, güzel kadın, karton karakterler. Saç, tip, karakter de değil; sadece görüntülerin hareketleri, böyle bir geleneğimiz var: Yeşilçam geleneği. Şimdi artık bu yeni sinemacılarla, hayatla, kendiyle derdi olan sinemacılarla, yeni sinemacılar diyorum ben onlara, onların yazdığı senaryolarla bu jön ve jöndam durumu ortadan kalktı. Çünkü insan ortaya çıktı. Kazıdıkça altından problemleri çıkan, kendiyle, hayatla, dünyayla problemleri olan insanlar. Nuri Bilge’nin sineması, Zeki Demirkubuz, Derviş Zaim, Yeşim Ustaoğlu. Bu insanların yaptıkları sinemadaki karakterler karton değil. Varoluşla ilgili problem, dünyayla, annesiyle, babasıyla, hayatla, her şeyle, kaşıkla, çakmakla ilgili problemi olan, kazıdıkça altından problemleri çıkan insanlar oynanmaya başladı. Bu durumda tabii ki tiyatrocuların avantajı çok büyük. Bu televizyonda da böyle çünkü ezber yapıyor oyuncular filmleri gereği. Ezber yapabiliyorlar, kendilerini seslendirebiliyorlar, sufle almadan oynuyorlar. En önemlisi senaryoyu okuyorlar. Yani işin gereği neyse yapabiliyorlar. Ne çınarlar devrildi setlerde. Yani türkücü, şarkıcı, yani kitleleri peşinden sürükleyen kişiler. Sonra kendi filmlerinde oynamaya başladıklarında ne çınarlar devrildi. Ne kâğıttan, kartondan şatolar yıkıldı. Eğer söz konusu iş para değilse, yani televizyon değil, sadece sinema, prestij, tatmin, oyuncu kimliğini tatminse, para ikinci plandaysa, bize çok iş düşüyor. Çünkü çok çok üretilen çok çok tüketilen bir şey yapılıyor televizyonda. Beş günde iş yapılıyor. Beş günde o pratiğe, o sürate ayak uyduracak, kamera önünde insanlara ihtiyaç var. Bunu yapabilecek insanlar da işim doğası gereği tiyatrocular. Çünkü ezberliyorlar çünkü kendilerini seslendiriyorlar. Sufleyle de oynuyorsun ama o zaman iş yavaşlıyor. O yavaşlık yapılan işe de yansıyor. Televizyon hızlı olmalı yoksa seyirci hemen zaplar hemen başka kanala geçer. O hızı da kaldırabilecek olan tiyatroculardır. Çünkü zaten böyle yetişmişler, işleri bu. Ezber yapmak, karşıdakini dinlemek, yönetmeni dinlemek, dersini çalışmak… Böyle yetişmiş çünkü. Ama öbürünün umurunda değil. O vereceği konseri düşünüyor, ekstrasını düşünüyor. O yüzden senaryoyu da okumuyor, yönetmeni de dinlemiyor. İşte, yeni bir arabayı, arabamı nasıl yenilerim onu düşünüyor. Havuzlu bir ev, onu düşünüyor. Çünkü talep o. Öyle para var. Umutsuz, karamsar bir tablo var. Biz de onun için el yordamıyla bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. Bari daha iyi projelerde oynayayım, Yedi Tepe İstanbul gibi bir dizide oynayayım, Sultan Makamı gibi dizide oynayayım. Para da kazanayım ama biraz daha eli yüzü düzgün olsun, biraz daha içi dolu olsun. Tam dolu olması mümkün değil çünkü bir haftada her şey olup bitiyor. Türkiye’de oyunculuk bu işte “bari”lerle uğraşıp duruyoruz.

Şöyle bir kavram var, en azından bir dönem vardı: “Sanatçı tavır adamıdır”. Bu bağlamda 28 Haziran’da İstanbul’da bir Nato toplantısı yapılacak. Coğrafyanın, bölgenin farklı yerlerinde savaşa neden olacak kararlar almaya gelecekler. Bu konu hakkındaki görüşlerinizi alabilir miyiz?

Benim geldiğim yer belli, durduğum yer belli, tavrım belli, tepkilerim belli. Ne düşünüyorsanız ben de yanınızdayım, arkanızdayım hatta gerekirse önünüzdeyim.

Son sorum olacak. Bugün genel olarak toplum hayatında sanatın bütün hassasiyeti magazinleşme olgusuna indirgenmiş durumda. Bugün sanatta, sanatsal üretimden çok yaratılmış bir sanatçı imajı yerleştirilmeye çalışılıyor. Edebiyat bundan fazlasıyla payını aldı, birçok yazar tekellerin yayınevlerine geçti, magazinleştirme operasyonundan payını aldı. Tiyatro ve sinema bu magazinleşmede nerede duruyor?

Bu ortamda kalelerini daha çok koruyabilen yani daha çok savunma yapabilen, gardını tutabilen tiyatro oldu. En çok erozyona uğrayan bence sinema oldu bu konuda çünkü televizyon formatıyla sinema yapıldığından seyirci de sinemayı bu sandı. Bıkıyor, sıkılıyor adam yani. Nuri Bilge’nin filmini, Zeki Demirkubuz’un filmini seyretmekten sıkılıyor. Çünkü sıkılması lazım. Sıkmak için yapıyor adam, deri o. Sıkmak için, rahatsız etmek için. sanata karşı en büyük tehlike burada eve üç milyon izleyici geliyor Hababam Sınıfı’na ya da Vizontele’ye. Ama niye geliyor? Çünkü sinema o sanıyor. Halbuki zaten onu evinde seyrediyor her gece. Yani Hababam Sınıfı’nı televizyona çekseydiniz de 35’lik çekmeseydiniz, video kameraya çekseydiniz ne kaybederdi. Hiçbir şey! Ama bir Uzak filmini televizyona çekemezsiniz, olmaz. Başka bir şey olurdu, Uzak olmazdı, bambaşka bir şey olurdu. Ömer Kavur’un Karşılaşma’sını televizyona çekerseniz her şeyini kaybeder. Hababam Sınıfı hiçbir şey kaybetmez, Vizontele hiçbir şey kaybetmez. Zaten yaptığı buydu adamın, zaten bunu yapıyor. 35’lik negatif çekti. Biliyor ki üç milyon kişi gelse bir biletten 2 dolar kazanıyor, altı milyon dolar cepte. Biliyor, paranın orada olduğunu biliyor. Seyirci de öyle sanıyor, sinema sanıyor. Sinemamıza ipotek konuyor! Sinema salonuna ipotek konuyor! Televizyon ipotek koyuyor! Sanıyor ki seyirci de sinema bu… Ondan sonra Cannes’te ödül alan Nuri Bilge’nin filmini on beş-yirmi bin kişi izliyor. Bu anlamda çok büyük tehlike var. Ben her söyleşimde buna dikkat çekmek istiyorum. Evet, bozuluyorlar ben söyleyince ama ne yapalım ki gerçek bu, böyle düşünüyorum.  Televizyon filmi yapacaksanız televizyona yapın, sinemaya ipotek koymayın! Sinemayı sinemacılara bırakın. Bırakın sinemayı sinemacılar yapsın, televizyoncular yapmasın. Asmalı Konak yaptı elli-altmış bölüm. Ne işin var senin benim sinemamda. Ne hakkın var yeni bir şey yapmayacaksan. Bırak televizyonda yapmışsın zaten. Parayı da götürmüşsün, reyting rekorları kırmışsın. Bunu sinemaya taşımanın ne anlamı var. Niye? Para kazanacak! Para kazanmak için yapıyor. Her şeyin önüne geçmiş para, her şeyin dini imanı olmuş. En büyük tehlike burada…

Reklamlar