Bu röportaj Birgün gazetesinde yayınlandı.

Vetiyatro da böylesine iktidara maruz kaldığımız bir dünyada Yahudi soykırımından yola çıkan bir oyun sahneliyor. Kristal Gece oyununun yönetmeni Nevzat Süs ve Kristal Gece tekstini oyunlaştıran ve oyunun oyuncularından olan Müge Saut ile yeni oyunları üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik..

»Yahudi soykırımının habercisi olan, tarihe Kristal Gece adıyla geçen, Almanya’daki Yahudi mahallelerine yapılan sistematik saldırıyı Kristal Gece-Anne Frank’ın Hatıra Defteri oyunuyla sergiliyorsunuz. Başka tekstler başka konular da işleyebilirdiniz sahnede. Seçiminizin nedenlerini açıklayabilir misiniz?


Nevzat Süs:
Naziler, dünya siyasi tarihinde önemli bir dönüm noktası olmaya devam ediyor. 1933 yılında iktidara geldiklerinde adım adım ırkçı söylemlerini sürdürdüler. Alman ırkından olmayanlara ya da emek eksenli tüm muhaliflere sistemli bir biçimde saldırıları sürdü. Kristal Gece ise 1938 yılında Avrupa’da yaşayan Yahudilere dönük ilk ciddi fiziksel saldırının da adı. Faşizmin kendini net bir biçimde gösterdiği bu dört gün boyunca birçok kişi hayatını kaybetmiş. Oyun bu dört gün boyunca yaşananları anlatmıyor aslında, biz faşizmin totaliter yapısını bu olay üzerinden tekrar didiklemeye çalışıyoruz. Anne Frank da İkinci Dünya Savaşı sırasında bir evde ailesiyle beraber gizlenerek iki yıl boyunca saklanmak zorunda kalmış ve burada geçirdiği zamanı bir günlükle yazmaya girişmiş, on beş yaşında bir genç kız. Oyunumuzda Almanya’da gelişen ve dünyaya yayılmaya çalışan faşizmin diktasını bir genç kızın hatıra defteri ve onun duyguları çerçevesinde yeniden gündeme taşımak istedik.

Bir süredir Türkiye’deki iktidar ile Nazi dönemi arasında belli oranda ilişki kurulmakta ve kimi benzerliklerden söz edilmekte, birçok yerde yazıldı çizildi. Bizim günümüzde bu oyunu tercih etmemizin en önemli nedenlerinden biri de budur.

»Teksti kolajla oluşturmuşsunuz. Anne Frank’ın hatıra defterinden bölümlerin yanı sıra Adorno, Artaud, Borchert, Teber metinleri de önemli bir yer tutuyor? Anne Frank’la bu isimleri buluşturan şey neydi size göre?
Müge Saut: Ne geçmiş birikimin siyasal ve ekonomik düzeninden (ideolojisinden), ne de bu düzenin getirdiği bireysel ve toplumsal davranış kalıplarından soyutlanarak oyun yapma şansımız yoktu. Anne Frank’ın yaşadığı faşizan dikta bugünün iktidarına baktığımızda topluma karşı başka araçlar geliştirerek, saldırgan biçimlerde yüz buluyor. Adorno eleştirel teoriyi kendine özgü yöntemiyle geliştirmeye çalışırken; içinde yaşadığı toplumsal dünya anlayışına ciddi tepkiler geliştirmiş ve bireyin kültürsüzleşmesi, yabancılaşması gibi konularda ilerici bir yaklaşım sergilemiştir. Borchert ve Teber; savaş sonrası insanların dolayısıyla toplumun yaşadıklarının psikolojik ve sosyal boyutunu tüm gerçekliğiyle gözler önüne serer. Anne Frank ise kendi döneminde küçük yaşta olmasına rağmen öne çıkmış bir isimdir. Dönemi kavramaya çalışan, inatla yazmak ve gelişmek isteyen biridir. Bu anlamıyla baktığımızda bir paralellik kurduğumuzu söyleyebiliriz. Antonin Artaud dünya tiyatro tarihinin en renkli ve en önemli simalarından biridir kuşkusuz. Gerek topluma yaklaşım biçimi gerekse tiyatro sanatına köktenci bir karşı duruşu bizleri her zaman etkilemiştir. Toplumun bilinçaltını kavramak adına önemli tespitlerde bulunuyor Artaud. Bugünün insanını anlamak adına on yıllar önce söyledikleri, yazdıkları müthiş derecede güncelliğini koruyor. Çağımızın kafası bulandırılmış-bulandırılacak insanını 1930’lu yıllardan seslendirmiş bir biçimde. Üstelik Naziler daha iktidara bile gelmemişken.

»Neden yeni bir tekst yazmadınız da kolaj bir tekst oluşturdunuz?

M.S.: vetiyatro olarak her sezon için önceden oyun belirlemek gibi sağlamcı bir yapımız var. Elbette her seçili ya da yazılı oyun oynanacak diye bir şey yok. Ama iki buçuk yıldır bu metinlerin oyunlaştırılmasıyla ilgili çalışıyorduk… Bireyin şimdi geldiği noktada özgür ve bilinçli bir seçimden bahsetme olanağı bulunmamaktadır. Bu olanağın yitirildiği bir ortamın tam da içerisine düşen oyunumuzun, günümüz toplumuna gerçek anlamda ulaşması bizi heyecanlandırdı. Oyunun, İkinci Dünya Savaşı’nda geçiyor gibi bir izlenim uyansa da sonuna doğru bu savaşın insan aklının kurcalanma savaşı olduğu da nitelik kazanıyor. Oyunda insan aklına olan tecavüz gözler önüne seriliyor, bireyi gündelik hayatın rutininden çıkmasını sağlayarak kışkırtacak birçok unsur var. Elbette yeni bir metin yaratılabilirdi fakat buna pek zamanımız şimdilik olmadı. Önümüzdeki dönemlerde kendi tekstimizi yazıp oynamak gibi bir düşüncemiz var.

»Oyun sadece Yahudi soykırımını mı konu alıyor?
M.S.: “Kristal Gece (Anne Frank’ın Hatıra Defteri)” oyunumuz sadece Yahudi soykırımını anlatmıyor. Düzen büyük bir düzensizlik içerisinde devam ediyorken sanatın insanı ve toplumu değiştirme gücünü unutmadan hareket etmek gerektiğini düşünüyoruz. Özünde toplumu oluşturan bireyin kendisi sistemin kimi dayatmaları sonucu hayatını teslim eder. Adorno; “Kapitalizmin kendini idame ve meşruiyetini sağlama aracı olarak da- bu etkileşim, dayatma şeklinde ortaya çıkmaktadır. Tahakküm bütün alanlara, bu arada kültür ve sanata da sızmıştır. Dolaysıyla kültür ve sanatta da bir özgürlükten söz etme olanağı kalmamaktadır” der. Burada bizim işimiz toplumun kendisi ve dolayısıyla yapıyı oluşturan insandır.

»Klasik bir dramaturgi ile değerlendirirsek, oyunda somut bir çatışma yok, reji de performansa dayalı, bu tercihlerin sebebi nedir?
N.S.: Türkiye’de öteden beri tiyatro sanatında oluşmuş kimi değerler var. Toplumun kültürüyle koşut gelişmiş geleneksel tiyatro örneğin. Bugün söz konusu olduğunda burjuva hayatının bencilliği, çürümüşlüğü toplumun her kesimine sirayet etmiş durumda. Bu çürümüşlüğe sanat cephesinden yeni yanıtlar üretmeliyiz. Postmodern bireye sesleniş araçları geliştirmeliyiz. Verili biçimlerden köklü bir kopuş olmasa da algı düzeyine hedefi on ikiden vuran oklar fırlatabilmeliyiz. Günümüzde insanın, renklerle, spot reklam cümleleriyle beyni kısırlaştırılıyor. Bu kesinlikle bilinçli gerçekleşen bir süreç. Hepimiz bu süreçten nasibimizi alıyor ve her şeyi doğal kabul ediyoruz. Aristotales’in deyimiyle “ahlak yönünden iyi” karakterler yaratmak zorunda değiliz, öyle bir karakteri örnek alacak ve kendini sağaltacak bireyler yok günümüzde. Aklı kurcalanmış bireye, kurcalayanların yöntemiyle kendi içeriğimizi sunuyoruz bir başka deyişle. Bu bilinçli bir tercihtir. Oyunun fragmanter yapısı, küçük zihinsel dokunuşları, onları uyarmaya dönüktür. İçimizde gizli kalmış, bilinçaltımıza işlemiş şiddet ve tahakküm duygularımızı fiziksel olarak da gün yüzüne çıkartıyoruz, bu bedenin çalışmak, yürümek dışında hayatımızın bir parçası olduğu, bedensel aktivitelerimiz zihinsel sürecimizle koşutluk içerdiği için böyle düşünüyoruz. Bedenimizi aklımızın dışında tutamayız. Fiziksel yetilerini kaybetmiş birey zamanla zihinsel yetilerini de kaybedecektir. Aynı şey tersi için de geçerlidir. Sözle birçok şeyi ifade edebilirsiniz bunların büyük bir bölümü doğru da olabilir. Peki, bilinçaltımızda, ruhumuzda oluşan kirlilik ne olacak? Hiç kimse bunları ifade etmez. Biz bu anlamıyla bir yüzleştirmeden söz ediyoruz yaptığımız Kristal Gece oyunuyla. Korkularımızı, endişelerimizi, kaçışlarımızı kendimize dahi ifade edemiyoruz. Zaten etsek korkuyu yeneceğiz belli oranda. Oyundaki bedensel performansımızı salt estetik görünsün diye uygulamak gibi bir niyetimiz yok elbette, tamamen gerekçeleri bunlardır. Klasik dramaturgi bitmiştir demiyoruz elbette, biz sadece toplumun zihinsel sürecini yeniden kavramaya ve buralara saldırmaya ve değiştirmeye çalışıyoruz. Bu konuda başarılı olup olmadığımız tartışma götürür elbette, hiçbir sanat eseri tam değildir ki, olmamalıdır da zaten, seyircide bırakacağı izlenim ve onun yaşamsal süreci belli oranda tamamlayacaktır eylemimizi.

»Seyircinin üzerine giden, sorumlu sizsiniz diyen, seyirciyi memnun etmek istemeyen bir atmosfer var gibi. Tepki gösteren olmuyor mu oyundan sonra? İzleyici yorumları nasıl genel olarak?

N.S.: Grup olarak seyirciyi rahatsız etmek istediğimiz doğru. Bu bizim için hep böyle oldu. Adorno’nun da dediği gibi “Yanlış hayat doğru yaşanmaz.” Hayatta iradesiz kalmak yaşadığın siyasal düzenin bir parçası oluyor. İnsanı tercihleri belirler. Kendi hayatına karşı sorumlu olmanın getirdiği yükümlülüklerin farkında olmaksızın yaşıyor olmak, bir yanın eksik kalması demek. Adaletsiz bir dünyada nasıl mutlu olabilir bir insan? Bu mümkün müdür? Zor gibi görünüyor. Böyle düşünürsek evet rahatsız ediyoruz. Oyunun gerçekten amacına ulaştığını görüyoruz. “Oyun bir tokat gibiydi”, “dövülmüş gibi olduk”, “beynimiz tokatlandı”, “adrenalin patlaması yaşadık” diyenler çok oldu. Umarım bir parçacık fikir düşürmüşüzdür akıllarına. İnsanlara yaraşır bir toplumda yaşamak, uyuşturulmuş akılları kurcalayarak mümkün olabilir. Çok nadir de olsa bu saldırıdan rahatsız olanlar da olmuyor değil, keşke tv’den canlı katliamlar izlerken de rahatsız olsalar. Rahatsızlık veriyorsak özür dileriz de, sanatı salt bir eğlence, hoş vakit geçirme aracı olarak göremeyiz.

»Yeni sezon için “vetiyatro” olarak bu tarzı sürdürecek oyunlar düşünüyor musunuz? Yeni projeleriniz nelerdir?

M.S.: Bu biçim vetiyatro için yeni değil. Yaklaşık 9–10 senedir bununla ilgili beden yetkinliğine dönük çalışmalar ve iç eğitimleri gerçekleştiriyorduk. Hep yeniden öğreniyoruz. Öğrendiklerimiz bizim için çok değerli. Geçmiş ve şimdinin sentezi, yaşanmışlıklarla birleşince başka bir tadı oluyor.  İlginç ya da değişik olsun diye yorumlamıyoruz oyunlarımızı, meramımızı hangi biçimlere uygun düşüyorsa öyle oynuyoruz aslında, son kertede tiyatromuz mutlaka bir senteze varacaktır. Aslında eylerken bir taraftan da öğreniyoruz, bu yanımızı da asla kaybetmek istemiyoruz. Bu bizi ayık ve diri tutuyor. Önümüzdeki yıla dair şöyle bir tüyo verebiliriz herhalde: birkaç ay önce şöyle bir haber düştü gazetelere ama pek işleyen olmadı, sadece İstanbul’da genelevlerde çalışmak üzere valilikten vesika talep eden kadın sayısının 6 bin kişi olduğu açıklandı. İşte sanatın konusu… Bu 6 bin kadın mı suçlu ya da onları resmi olarak fahişeliğe iten bu toplum ve sistem mi? Galiba yine mis kokulu çarşaflarının üzerinde uyuyanlara rahatsızlık vereceğiz…

Reklamlar