Bu yazı ilk kez bloğumda yayınlanıyor.

Yazı: Cansu Fırıncı

İlhan İrem 19 Mayıs Çarşamba günü Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan yazısında oldukça isabetli tespitler kaleme almış. Kimi sosyalist çevrelerin bir süredir altını çizdiği toplumsal çürüme tespitini özgün üslubuyla vurguluyor örneğin:

“Öz değerlerini on yıllar önce yitiren toplum, kendini öylesine kokuşturdu ki çürümüşlük kendi imparatorluğunu kurdu.”

Çürümenin köklerinin on yıllar önce atıldığını vurgulaması, yaşanan süreci yalnızca bugünden okumaya kalkışan sığ bir akıldan uzak, düşünce sistemine ve bilgi birikimine sahip olduğunun bir göstergesi.

Gene geleneksel solun önemli bir bölmesinin yaptığı gibi Cumhuriyet değerlerine sahip çıkarak savunuyor mevcut duruma karşı seslendirdiği itirazını. Ancak Cumhuriyet’in kuruluşunda sınıfsal tercihlerden ötürü yapılamayan pek çok dönüşümün Cumhuriyet’in altını oyduğunu görmesine de engel olmuyor bu tutum:

“Devrim tarihinin üzerine siyah bir mürekkep damladı. Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin bütün gözeneklerine dağıldı yıllarla…”

Dikkat ederseniz “Genç” Türkiye Cumhuriyeti’nin gözeneklerinden bahsediyor, yayılan siyah mürekkep buradaki gözeneklerden içeriye nüfuz ediyor ve büyüyor yıllarla.

“Karanlık sularda bir asırdır baştankara gezinen gemi için denizler tükendi.” Benzetmesi ile yönünü bir türlü tayin edemeyen Cumhuriyet’in yolun sonuna geldiğini anlatıyor okura. Çünkü kurucu kadrolar ve kuruluş felsefesi aydınlanmacılığın düşmanı olan gericiliği boğacak yapısal değişikleri hayata geçirecek adımları atamadı ta en başından bu yana.

“Din değerlerini sömürme ve paranın bileşkesinde, cahilin daha cahili uyuşturup, birlikte kurdukları zindan…” işte tasfiye edilen Cumhuriyet’in yerine kurulan bu zindan:

“rahleleri okula, bölük pörçük birikimleri devasa holdinglere, kasaba zübüklerini devlet adamına dönüştürecek denli yol aldığında, vahim gelişmeleri başından beri “demokrasi ve özgürlük” diye seyredenler için yapacak pek bir şey kalmamıştır artık.”

AKP hükümetinin “demokrasi” maskesinin altına gizlenerek yaptığı değişiklikleri, Cumhuriyet’in tasfiyesini demokrasi adına alkışlayan, gizli ya da açıktan AKP’cilik yapan aydınlarla ilgili yaptığı tespit ve tespitlerinde kullandığı jargon da sosyalist solla büyük bir paralellik taşıyor:

“Karanlık sularda güç görüntüsünde bir çekim alanı yaratarak, kaynama noktası düşük aydınları da peşine takan omurgasız mürekkepbalıklarının dünyası…”

Kaynama noktası düşük, omurgasız aydınlar, liberaller, liberal solcular… Demokrasi ve özgürlük adına AKP’ye alkış tutan sahte sosyalistler…

“Uzlaşma” türküleriyle usul usul semirip büyüyen dev ahtapotun gözleri kör, kulakları sağırdır.”

Uzlaşma kültürü diye diye Tekel işçilerine düşman hale gelen, neredeyse onları da Ergenekonculukla suçlayan aydıncıklara, buralara da iyi vuruyor, doğru söylüyor İrem.

“Yaşananlar nerdeyse bir asırdır sistemli bir şekilde Cumhuriyetin altının oyulması sonucunda, dinci fikriyatın çoğunluğu ele geçirerek istediği gibi at koşturması boyutlarını çoktan aşmıştır.” dedikten sonra gene sosyalist solun altına imza atabileceği bir tespitte bulunuyor kısacık yazısında:

“Söz konusu olan öylesine büyük bir güçtür ki o devasa yapının karşısında bütün moral değerler ve yurtsever kesimin tüm söylemleri, maalesef sivrisinek vızıltısına dönüşmüştür.”

Neoliberal çağda, Türkiye’de yaşanan dönüşümler dincilerin kapitalist bir sınıf olarak palazlanması, dinci sermayenin iktidarı ele geçirmesi değildir yalnızca, Cumhuriyet’le birlikte tasfiye edilen “yurtseverlik”tir de aynı zamanda. Uluslararası sermaye ile bütünleşen yeşil sermaye partisi bu duyguyu, bu anlayışı da tasfiye etmektedir, “demokrasi, barış, uzlaşı” diyen liberal aydınlarla beraber:

Öylesine büyük bir barajın kapakları açıldı ki tahayyül edebileceğiniz bütün sistemler, o şuursuz yapının elinde oyuncaktır artık. Ne acıdır ki devrimler, cumhuriyet, vatan, millet, laiklik gibi kavramlar ve aydınlanmanın erdemini bayrak edip koruyan bütün kişi ve kurumlar, teker teker kumda oynayan zararsız çocuklara dönüştürülmektedir.”

Sosyalist solun da farklı şekillerde de olsa dile getirdiği tespitlerle paralel yürüyen akıl açıcı, mutluluk verici siyasi çözümlemeler bunlar.

Ancak tüm bu çözümleme gücüne, bütünlüklü aklına rağmen İlhan İrem’in kafası karışıktır.

“Akla gelebilecek her türlü bel altı hikâyesiyle, aydınlık ordularının iradesini kıblesine çevirebilen, sivrilen muhalifleri bir celsede istifa ettirip yine onların ağzından kendini aklayabilecek kadar büyük bir tehdit ve yaptırım gücüdür bu!”

Bu paragrafta çok akıllı bir biçimde kaset skandalının nasıl insanların iradesine yönelik bir hamle olduğunu anlatıveriyor evet ama sivrilen muhaliften kastı Deniz Baykal mı acaba?

Bu iktidarın başbakanına siyaset yolunu açan kişinin Deniz Baykal olduğunu bilecek kadar siyaseti yakından takip ettiğini belli eden bir sanatçı var karşımızda…

Özelleştirmelerden, Avrupa Birliği’ne, AKP Hükümeti ile farklı herhangi bir ekonomi programına sahip olmayan, sosyal demokrat olarak bile nitelenemeyecek olan CHP’nin eski genel başkanı olan Deniz Baykal?

“bu anlayış ve mantık dokusu sürdüğü sürece eski, yeni bütün ‘izm’lerin yetersiz kalacağı, koyu, çok koyu bir karanlık söz konusudur.” tespiti geliyor hemen ardından. ,

Neo-liberal düşünceden kendisini böylesine koruyabilmiş; Cumhuriyet’in tasfiyesinden, dinci sermayenin liberalleşmesine, liberal aydının uluslararası sermaye ile uzlaşıp Cumhuriyet’e ihanetinden toplumsal çürümeye, yaşananın sadece dinci bir iktidar olmadığına kadar pek çok tespiti yapan bir aydının neo-liberal ideolojinin en ünlü tezlerinden “izm”ler bitmiştir tezini kabullenebilmesi nasıl mümkün olabiliyor acaba!

İşte yazının bütününden kopuk bu tespitinde neo-liberal bir jargona teslim oluyor neo-liberal kesimlerle hesaplaşan yazısında İlhan İrem…

“Yeni bir gemi inşa edip, yeni rüzgârlarla yeni ufuklara gidecek, yeni kâinatlar yaratacak, yeni bir akıl gerekiyor.”diyerek bağlıyor yazısının sonunu.

Yeni bir gemi inşa etmek için insanlığı ileri sıçratan deneyimlerle bir bağ kurmak gerekmez mi? Bugün neo-liberal ekonominin saldırılarına göğüs gererken “sosyalist” uygulamalara yönelen iktidarlara bakıp, bu sürece nasıl dur denebileceğiyle ilgili bir fikir oluşturulamaz mı? İnsanlık tarihinin mücadele birikimine yaslanmadan, ondan feyz almadan temellerinden çürüyüp su almaz mı yıllar içinde yapı yeni de olsa?

Bana kalırsa İlhan İrem, tarihsel deneyimlerin yanı sıra, örneğin Venezüella’nın girdiği sürece, Chavez iktidarında atılan adımlara, Küba gerçeğine de daha bir yakından bakmalı…

İrem, bunca doğru tespitten sonra “izm”ler bitti, artık hiçbir “izm” bu memleketi kurtaramaz, yeni bir gemi inşa etmek gerekir, yeni bir akıl gerekir diyorsa bu aklı nerede aramalıdır buralarda aranmayacaksa? Aklının kıyısında köşesinde sosyalizm seçeneği bulunmuyor olabilir mi?

Reklamlar