Bu yazı tiyatrom.com sitesinde yayınlandı. tiyatrom.com’da bir köşem var artık. Düzenli olarak yazmaya başladım. Tiyatro yazılarımı siteden takip edebilirsiniz.

Yazı: Cansu Fırıncı

Nevzat Süs, Cansu Fırıncı, Birleşik Metal-İş Sendikası'nın Genel Sekreteri Selçuk Göktaş, Suat Oktan, arkada duvarda Kuzgun Acar'ın DİSK için döktüğü demirden işçi figürleri...
Nevzat Süs, Cansu Fırıncı, Birleşik Metal-İş Sendikası'nın Genel Sekreteri Selçuk Göktaş, Suat Oktan, arkada duvarda Kuzgun Acar'ın DİSK için döktüğü demirden işçi figürleri...

Birleşik Metal İş Sendikası yöneticisi Selçuk Bey’in arabasındayız. Ben, Nevzat, Suat. Gönen’de Kemal Türkler tesislerinde işçilerle eğitim çalışması sürdürüyor sendika. Selçuk Bey, devrimci bir sendikacının sorumluluğu ve gururuyla en çok eğitim çalışması yapan sendikalardan biri olduklarını söylüyor.

Tesisin tarihçesini anlatıyor bize. 12 Eylül’de asker denizden çıkartma yapmış, DİSK kesin darbeye direnir diye… Tesis ilk açıldığında ismi İşçi Üniversitesi’ymiş. Köy Enstitüsü modeli bir yer olarak tasarlanmış. İşçiler sadece gelip sendika eğitimlerine katılmazlar, dinlenip tatil yaparlarken aynı zamanda ahırdaki havyalardan süt sağar hemen yandaki barakada peynir üretir, tarlada pirinç ve benzeri tarım ürünlerini yetiştirir ve fabrikalarda çok ucuza işçilere ulaştırırlarmış.

Sohbetin koyu anında telefonum çalıyor. Annem. Hal hatır soruyor. “Gönen’e oyun oynamaya gidiyoruz” anne diyorum. Duralıyor. “Baban acemiliğini orada yaptı biliyor musun” diyor.

Bilmiyordum… Demek Gönen Fırıncı acemiliğini Gönen’de yapmış ve ben şimdi Gönen’e tiyatro oyunu sergilemeye gidiyorum. Tarihin cilvesi mi?

Metal işçisi Gönen’in, annem bana üç aylık hamileyken bu dünyadan göçüp gitmeden Gönen’e yolu düşmüş. Yıl 78 olmalı. Demek iki sene geç yapsa askerliğini, tesislere çıkartma yapan askerlerin içinde O da olacaktı…

Dalıp gidiyorum uzaklara. Derken migren belası. Arada kestiriyorum azıcık, aklım karma karışık…

Nevzat’la Selçuk Bey derin bir siyasi muhabbet içerisindeler. Memleketin durumundan sarı sendikalara, işçilerin örgütsüzlüğünden tiyatroya sıçraya sıçraya konuşuyorlar.

Babam, annem bana üç aylık hamileyken göçüp gitmiş bu dünyadan bir ırmağın dibinde nefessiz kalana kadar çırpınarak. Adım ondan Cansu. Suda bir can gitti altı ay sonra yerine bir can geldi çünkü… Öyle dedi adımı neden koyduklarını sorduğumda halam.

Gönen Fırıncı, metal işçisiymiş, iyi bir kaynakçı olduğunu söylüyor tanıyanlar. Öldükten birkaç ay sonra Fransa’dan işe kabul evrakları gelmiş. Tıpkı Almanya gibi Fransa da sınırlı sayıda da olsa işçi almış o zamanlar Türkiye’den. Babam memleketteki işsizlikten, pahalılıktan usanmış olacak ki Fransa’ya işçi olarak başvurmuş. Arabada garipçe gülümsüyorum, “Metal İşçisi Gönen’in oğlu Cansu, baban ölmeyeydi sen şimdi Fransa’daydın. Ama öldü. Şimdi Birleşik Metal İş Sendikası’nın tesislerine Metal İşçilerine tiyatro oyunu sergilemeye gidiyorsun. Tesadüf diye bir şey var mı şu gök kubbenin altında?”

Yaklaşık 5 saatlik bir yolculuktan sonra Kemal Türkler tesislerine varıyoruz. Deniz kenarında alabildiğine geniş bir arazinin üzerine kurulu 400 yatak kapasiteli bir tesis. Yalnızca işçiler kalmıyor, dışarıya da açık üstelik. Her şey dâhil 35 lira geceliği. Yoksullar için, işçiler için bir nimet.

Kemal Türkler tesisi kurmak üzere araziyi satın alıp ağaca pankart astırdığında köylüler gelip “ağaçtan o yazıyı indirin yoksa ağaçlar meyve vermeyecek” demişler. Komünist pankart ya bed bereket kaçıracak sanıyorlar! Türkler bakmış ki köylüler diken üzerinde duruyor, hop oturup hop kalkıyor, şapkalarını duvara asacaklar söylentileri almış başını yürümüş, toplamış kurmaylarını varmış köye, ihtiyar heyetini almış karşısına, cami ve okul yıkıldı yıkılacak vaziyette, “hem caminizi hem okulunuzu tadilat ettireceğiz” demiş. Ve yaptırmış da. O günden sonra köylülerin tesise bakışı değişmiş. Türkler bununla da kalmamış hem inşaatta civar köylerdeki işsizleri çalıştırmış hem de pek çoğuna tesislerde iş vermiş. Bugün o köy en çok emekliye sahip köylerden birisi. Çünkü her çalışanın sigortası yatırılmış… Darbede asker tesisi basıp bahçesinde ağaçları bile kökünden sökerken köylüler çaresizce oturup ağlamışlar…

Asker darbeden sonra tesise el koymuş, bir süre sonra da kiraya vermiş, gericilere. Gericiler de gençlerin beynini yıkadıkları bir yurda dönüştürmüşler canım tesisi. Kim bilir hangi tarikat!

Nihayetinde tesis tekrar gerçek sahiplerine iade edilmiş aradan yıllar geçtikten sonra da olsa.

Selçuk Bey, bize baştan aşağı bütün tesisleri gezdirdi iner inmez, ana binanın girişindeki çelikten figürleri görünce duraladım kaldım. “Kuzgun Acar tesis için özel olarak dökmüş bunları” dedi “darbede hepsini söküp götürmüşler, yıllar sonra bu kadarını kurtarabildik, bu gördükleriniz dörtte biri”

Kuzgun Acar’a olan hayranlığım bir kez daha arttı. Bu sanat karşısında şapka çıkarmamak elde değil…

İşçiler bize sıcak ama biraz da mesafeli gözlerle bakıyorlar. Sanki kucaklaşmak kavuşmak istiyoruz da aramızda engel var gibi. Yabancılık duygusu hâkim. Odamıza çıkıp hazırlanıyor, kostümlerimizi giyip işçilerin yemeklerini bitirmesini bekliyoruz.

Nevzat çok heyecanlı. Ben de “ya hakkını veremezsek yaptığımız işin” diyorum içimden. Öyle ya ortaoyunu oynayarak eğitim çalışmasının bir parçası haline geleceğiz. Hem ağız dolusu güldürmeliyiz hem de artı değerden, mala kadar pek çok sınıfsal terimi açık ve anlaşılır bir biçimde öğretebilmeliyiz. Buraya bunun için çağrıldık.

Elimizde hepi topu sekiz on sayfadan oluşan bir kanava var. Gerisini doğaçlamak zorundayız. Provalarımızı yaptık ama heyecansız olmaz…

Ortaoyunu ve eğitim çalışması fikri bile heyecan verici. Ama ya gülmezler de sıkılırlarsa?

Zaman geçmek bilmiyor. Gözümüz saatte. Nihayet çağrıldık. Ben oyundan önce işçilere bir konuşma yaptım. Bunun bir oyun olduğunu, kendilerini rahat hissetmeleri gerektiğini, diledikleri takdirde oyuna katılabileceklerini anlatan esprili bir konuşma. Karşılıklı gülüştük ve oyun başladı.

Oyunun konusu şöyle: Kavuklu işsizdir, eski bir sendikacı olan herkesin korktuğu sert mizaçlı Kasap Suat’ın kızına gönlünü kaptırır. Pişekar’la birlikte korka korka kızı istemeye giderler Kasap Suat, Kavuklu’yu imtihan eder, Kavuklu Pişekar’ın da yardımıyla sorulara doğru cevaplar verir ve sevdiğine kavuşur.

İşte biz bu on sayfalık kanavayı toplamda bir saat on beş dakika oynadık. İşçiler zaman zaman oyunumuza katıldı. Hatta Kavuklu, kızı neredeyse bir işçiye kaptırıyordu!

Ben ezelden beri oyunlarda slogan atılmasını garipsemişimdir. Bana hep yanlış bir taraf var gibi gelirdi bunda. Ama oyunda sendikayı anlattığımız bölümde işçiler hep bir ağızdan “İnadına sendika inadına DİSK” diye haykırınca fikrimi değiştirdim. Her şey nerede ve ne zaman yapıldığıyla ilgiliymiş bunu öğrendim.

Bir de işçiler güldü mü ağız dolusu gülüyorlar…

Oyundan sonra bir işçi yakaladı bizi hemen. Fabrikalarda nasıl örgütlendiklerini, grevi nasıl örgütlediklerini anlattı heyecanla. Hatta sarı sendika fabrikaya provokatör sokmaya çalışınca yaşanan traji-komik bir anısını da paylaştı. Sarı sendika Birleşik Metal İş sendikasının etkisini kırmak için fabrikaya dini bütün görünümlü bir işçi sokmuş. Provokatörümüz sabah onda fabrikanın ortasında namaza durmaya kalkmış. Sendikalı işçiler ne yaptığını sorunca da “benim ibadetime karışmayın” demiş. Anlatırken de sinirleniyor,durumu bize soruyor “sabah onda ne namazı kılınır kardeşim, ben de namaz kılıyorum ama kimsenin inancını istismar etmeye kalkmıyorum. Niyetleri bizim sendikanın örgütlenmesinin önüne geçmek. Bırakır mıyız! Sardık çevresini baktı dayak yiyecek allahu ekber dedi namaza durdu ama kıbleyi tutturamadı! Biz de kolundan tuttuğumuz gibi attık dışarı.” Zübük’teki gibi tıpkı…

Sendika yöneticileriyle oturup yemek yedik. Uzun uzadıya memleket sorunlarından bahsettik. Gece yarısına doğru politik bilinçleri sağlam, öncü işçiler geldi yanımıza. Sabaha kadar devrimci marşlar, ağıtlar söylediler, sloganlar attılar.

Şişli Meydanında üç kız
Vuruldular güpe gündüz
Sorarlar bir gün sorarlar…

Birlikte söylüyoruz şarkıları, gülen gözlerle bakışıyoruz. Ama kavuşamıyoruz henüz. Sınıfla sınıfın sanatçısı arasına giren mesafe kısalıyor ama ortadan kalkmıyor henüz büsbütün…

İşçiler oyunumuzu beğendiklerini söylüyorlar, birbirlerine oyundaki bölümlerden espriler yapıyorlar, hep birlikte gülüyorlar…

Pek çok şeye bedel bir deneyim. Daha da çoğalmalı, daha sık kavuşmalıyız işçilerle. Biz eğitmeye gittik ama iyi bir eğitimden geçtik aynı zamanda, Kemal Türkler İşçi Üniversitesi’nin işçi öğretmenlerinin eğitiminden…

Kulağımda hep yukarıdaki şarkının nakaratı “sorarlar bir gün sorarlar”, yalnızca Şişli Meydanında öldürülenleri hesabını kastetmiyorlar ama…

İşçiler hesap sormaya başlıyorlar aslında.

Tekel işçileriyle, metal işçileriyle 1 Mayıs’ta yan yana olacak olmanın heyecanı sarıyor her yerimi.

Hesap sormak için 1 Mayıs’a gidip işçilerle kol kola gireceğim. Ne de olsa “sorarlar bir gün!”

Reklamlar