Bu yazı tiyatrom.com sitesinde yayınlandı.

Yazı: Cansu Fırıncı

Anadolu’ya turne yapmanın zorluklarını düşünüyoruz ayrı ayrı. Dudaklarımızdan dökülmese de kafamızın içinde dolanıyor bu, gözlerimizden okuyoruz aynı kaygıyı. Ve fakat Zengin Mutfağı Anadolu’nun fakir halkıyla buluşmalı…

Ne zor zanaat şu oyunculuk denen şey. Hem onca zorluğa, yokluğa, yoksulluğa göğüs gereceksin hem de gözünü budaktan sakınmayacaksın. Küçücük bir umut ışığını yakalayıp, genişletip yayacak, aydınlatacaksın. Namusunla, onurunla, yüreğin ve aklınla… bir kere girdikten sonra bu yola, başını koyacaksın dizlerinin üstüne… zaman zaman sevgilinin dizlerine yaslar gibi, her zaman giyotinin altına yatar gibi.

Ben bu oyunculuk denen tatlı bela yüzünden genç yaşta Türkiye’nin en doğu uçlarından birine Ardahan’a kadar düştüm yollara. O zamanlar Bartın Bölge Tiyatrosu’nda Zafer Gecegörür yönetiminde zorlu bir ustanın elinden zorlu ama öğretici çalışmalara katılıyordum, zaman zaman sokakta zaman zaman sahnede oyunlarda olmak kaydıyla. On bir yıl geçmiş üzerinden. Ömürden, meslekten.

Şimdi istikamet, Antep, Maraş, Elbistan. Dostlar var buraya tiyatro lazım diyor, gelin diyor. Araç kirası, mazot, yol giderleri, yemek, konaklama, solon kirası, yevmiye…

En uygun tarihe koymak gerek oyunu. 1 Mayıs’ı atlatalım hele. Yerel gündemle de çakışmasın. Mayıs’ın son haftası olsun mu? İyi ama sıcaklar. Kapalı salona gelir mi izleyici?

Haftalarca süren bir heyecan. Nihayet yola çıkılıyor. İlk fotoğrafımızı turne arabamızın önünde çektiriyoruz. Oyun afişini de asmışız cama. Yol uzun, fazla oyalanmamak gerek.

İçimde daha önce görmediğim bir coğrafyayı görecek olmanın verdiği merak duygusu. “Antepliler silahşor olur” bunu biliyorum Nâzım’dan. Karayılan geliyor aklıma. Destandan dizeler dolanıyor kafamın içinde.

“Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp
Bir tarla sıçanı kadar korkak olan,
fırlayıp atlayınca ileri
bir dehşet aldı Anteplileri,
seğirttiler peşince,
Düşmanı tepelerde yediler.
Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp
Bir tarla sıçanı kadar korkak olana:
KARAYILAN dediler.

“Karayılan der ki: Harbe oturak,
Kilis yollarından kelle getirek,
nerde düşman varsa orda bitirek,
vurun ha yiğitler namus günüdür…”

Şoförümüz Ercüment Ağabey uyum sağlıyor hemencecik ekibe. Turne dönüşünde kırk yıllık ahbap olacağız.

Araç yol aldıkça coğrafi görünüm değişiyor. Pozantı yol ayrımından Antep’e döndüğümüzde on altı saati geride bırakmışız artık, bozkırın ortasından süzülüyoruz iki saat kalan ilk durağımıza.

Antep, gelişkin bir büyük kent izlenimi veriyor ilk bakışta. Yüzü sınırın öte tarafına değil, Cumhuriyet’e dönük, hemen seziliyor bu. Son iktidarla birlikte iyice belirginleşen bir tutuculuk sarmış ama kenti. Yakınıyor aydınlık yüzlü dostlar.

Oyuna üç saat kala çekiyoruz aracı salonun önüne. Ekipçe çok açız, demek ki Ciğerci Mustafa’da kebap yenecek. Eski bir Ermeni binası burası, Ermeni bir ustanın elinden çıkmış, göz kamaştırıyor. Kentte bu tarz yapılara rastlamak mümkün. “Keşke Ermeni ustalar yapmaya devam etseydi kentlerimizdeki binaları” diye geçiriyorum içimden. Keşke emperyalizm kan sokmasaydı iki halkın arasına. Keşke kardeşçe bir arada yaşayabilseydik… “Bir gün başaracağız” diyorum, “kurtulacağız halkların arasına düşmanlık tohumları eken bu kör olasıca düzenden.”

Salona dönüyoruz geri. Dostlar kapıda, bize neredeyse el sürdürmeden çıkartıyorlar bir çırpıda dekorları yukarıya. Burası Belediye’ye ait bir bina. Düğün az önce dağılmış. Damatla gelin henüz yolda. Belediye’de ampul galebe çalmakta…

Dekorları kuruyoruz, ışıklar tamam, ses-müzik hazır. Yalnız bir eksiğimiz var: Tuvalet. Sahnenin yarım merdiven altındaki tuvaletleri Belediye Meclis üyeleri için, birini de Belediye Meclis Başkanı için ayırmışlar. Bize iki kat aşağıdaki seyirci tuvaletlerini gösteriyorlar.

Nevzat hararetli, tartışıyor görevliyle. “Kardeşim olur mu, beni kostümle görürse seyirci, ayıp olmaz mı? Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir şey olmaz.”, görevli ısrar ediyor ama saçma olduğunun farkında. Nihayet, tuvaletlerden birinin kilidini güç bela açtırıyoruz.

Şener Şen’le Kemal Sunal’ın o unutulmaz diyaloglarından biri geliyor aklıma: “Oğlum, aganın pokunun üstüne pok olur mu lo!”, “Olmaz mi agam?”

Öyle olmaz böyle olur diyip, bir güzel sıyırıyorum pantolonu! Bu memleket onca hükümet gördü, onca hükümette onca bürokrasi gördü de, “bok bürokrasisini” ancak bu hükümette gördü sanırım!

Tuvaletin tepesinde de sallanan sarı bir ampul… Baktıkça karnına sancılar giriyor insanın, sancısı artıkça da…

Oyunumuz beğeniyle karşılanıyor, dostlarımız evinde ağırlıyor bizi. Ve patlıcan kebabı. Öğlen kentten ayrılmadan önce baklava. Antep’te kısa ama keyifli bir gezinti. Ayrıntısı başka yazıya.

İki saat kadar yol aldıktan sonra Maraş. Maraş’ta Sabancı Kültür Merkezi kentin epey dışında, terminalin karşısında. Bir parkın içinde, her yer yemyeşil. Parkın karşısı başak tarlası. Koşup içinde kayboluyoruz ben, Halil, Uygar.

Salonun sofitası mükemmel bir görüntü. Çatının hemen altı. Duvarları birbirine bağlayan dört köprü, halatlar, aralardan süzülüp ulaşılıyor sofitaya. Doğal bir plato. Anne Frank’ın kaldığı ev geliyor aklıma. İzleyicimiz kalabalık, seviyorlar Zengin Mutfağını, biz fakir oyuncularını da. Oyundan sonra kalıp sohbet etmek istiyor bir kısmı. Hayattan sanata… yarım saatten fazla dertleşiyoruz.

Sonra istikamet Elbistan. Varmadan bir kır kahvesi, mis gibi dağ suyu, çay ve bir kasa dağ çileği. “Ne güzel çocuklarız biz” diyorum içimden.

Elbistan’da hava biraz değişiyor. İnsanlar daha gergin, başka bir dünyadan gelmişiz gibi bakıyorlar bize kente girince. Dostlar her zamanki gibi güleç yüzlü. Eğitim-Sen’e çıkıyoruz testide patlıcanlı kebap, yöresel ekmek, her derde deva, cehenemî bir acı, yeşil biber.

Kentte tek bir salon var, salondan sayılırsa. Devlete ait lojmanların olduğu bir site. Sünnet düğünü bile zor yapılır salonun içinde. Her yeri dökülüyor tesisin. Yeşilliğin içinde donuk mavi duvarları olan lojmanlar, misafirhane, salon. Arkada futbol sahası bile var. Sahanın aydınlatma direkleri de mevcut. Ama belli, yıllardan beri çivi çakılmamış.

“Özelleştirilecek yakında” diyor aydınlık yüzlü dostlarımızdan biri “alacak kişi bile belli”. Durum netleşiyor…

Oyunumuz ayakta alkışlanıyor. Şimdi yirmi saat sürecek olan sılaya dönüş yolu var önümüzde.

Yıllar önce insanların kapılarına işaretler konan, sırf alevi oldukları için hamile kadınların karnının deşildiği Maraş’tan Vasıf Öngören’in Zengin Mutfağı geçti. Haberiniz var mı?

Üç oyunu da “başka bir katliama” Zonguldak’ta kara ölümün ardından ak kefene sarılanlara adadık, yaptığımız küçük birer konuşmayla. “Kader” değildir dedik evet “Kederdir” ama asla “kader” değildir. “Hesap Sorma Zamanı” dedik.

Şimdi son söz olarak kalkıp Antep’e turneye çıkacak ve Belediye’nin salonunda oynayacak olan ekiplere sesleniyorum: “Bok cenginiz hayırlı olsun.”

Reklamlar