30 Haziran’da kalbine yenik düştü. 2 Temmuz’da Sivas’ın yıldönümünde toprağa verdik sevgili Ağabeyimi.

sol.org.tr sitesinde yayınlanmıştı bu yazısı. Efe’nin ve benim şiirlerimden bahsediyordu. Nasıl gönenmiş, onur duymuştuk… Seni çok özledim Kemal  Özer hem de çok! Erken gittin be ihtiyar…

Yazı: Kemal Özer

1 Şubattaki TKP kongresi öncesinde bir genç sanatçının, Çağrı Kınıkoğlu’nun çağrısını son yazıma alıntılamış, bu çağrının gerekçeleri için benim de gerekçelerim olacak demiştim.

Bu gerekçeler arasında birtakım saptamaları bir daha anmak istiyorum: “Düzenin kendi mantığının bizleri yalnızlaştırmaya ittiğini”, “toplumsal sorumluluklarından uzaklaşan aydının kof ürünler” verdiğini, “toplumsal çürümeyi, kayıtsızlığı”, bu ortamda “alımlayıcı”nın durumunu, “üretmenin zorlukları”nı, “sanatçının ‘kim ve ne’den güç ve ilham” alacağı sorusunu ve sorununu..

Kongreye katıldıktan, katılanların coşkularını paylaştıktan sonra, Çağrı’nın çağrısında dediği gibi “Birbirimize, birbirimizi anlamaya, birbirimizi dinlemeye, birbirimize gözlerimizin içini görecek kadar yakın durmaya” biraz daha sahip çıktık.

Yine son yazıyı bitirirken bir şiirden söz açmıştım. Efe Duyan’ın “Engin Çeber’in Unutulacak Ölümü” şiirini okumaya çağırmıştım. Ne mutlu ki bir başka genç ozanın şiiri geldi de onun arkasından. Cansu Fırıncı’nın “İbrahim Halil Nasıl Ölümsüzleşir?” adındaki ve Polis tarafından öldürülen on altı yaşındaki İbrahim Halil’e adanmış son şiiri..

Her ikisi de ‘yaşanan’ın gözlerinin içine bakıyor. “Yalnızlaştırmaya iten” bir düzene kafa tutarak, “toplumsal sorumluluklardan uzaklaşan”ların karşısına dikilerek, “sanatçının ‘kim ve ne’den güç ve ilham” alacağının yeni bir örneğini göstererek.

Her ikisi de birer cesaret örneği her şeyden önce. İkisi de ‘bakmak’la yetinmeyecek kadar ‘yaşanan’ın içinde yer alıyor. ‘Yaşanan’ın içinde yer almak ona bakmakla yetinmemekten başlıyor çünkü. ‘Bakılan’ı görünür kılmaya alıp götürüyor bizi.

İki şiirde de ‘yaşanan’ iki somut olay var. Onun haberini getiriyor, ama onunla yetinmiyor. O haberin yorumunu da içeriyor. Bu iki aşamadan sonra geliyor şiirin asıl işlevi. Bilinmiş, yorumlanmış, üçüncü aşama bilinenin, yorumlananın yeniden üretimi.

İki şiir de ‘bakılan’ı gözlerimizden alıyor, aklımızla yorumluyor, sonra duyularımızla yeniden ‘görünür’ kılıyor. ‘Yaşanan’ bir daha üretiliyor duyularımızın diliyle.

Şiirin cesareti burda. “bak işte, yine de tanımıyoruz hâlâ seni / seni ve engin çeber’in /unutulacak ölümünü” diyebilmesinde, “Eğer İbrahim Halil’ler ölmeyecekse, işte böyle ölmeyecek!” diyebilmesinde.

Ozanın cesareti ise, ‘yaşanan’la ilişki kuran şiirin karşısına bunca yıldır çıkarılmak istenen eleştirileri, ‘yok saymaları’ göğüsleyebilmesinde.

Her iki ozan, ‘gençleştirilen’in bizi birbirimize yakınlaştıran bir büyük buluşmasında şiirle de göz göze gelmemizi sağlamış oldu.

Reklamlar