Yazı: Cansu Fırıncı

İnci gibi kalbi olan sen, inci kaderi kaderin olsa da yolunda yürü şair,

sahne tozu yutan oyuncu, tuvale renk veren ressam, taşı yontan el…

Değiştirmek senin elinde bu kaderi…

İnci, çok değerli. Hepsi değil ama. Daha doğrusu hepsi değerli de, kimi daha da değerli. Nerede oluşur peki?

İstiridyenin, midyenin ama hepsinin de değil kiminin kabuğunun içinde. Neden oluşur ama?

Kabuğunun içine yabancı, zararlı bir madde girince bünyeye zarar gelmesini engellemek için. Yabancı maddenin etrafını kaplamak için sedef salgılar midye.

Sedef kaplar etrafını pisliğin, yuvarlak, parlak bir yapı oluşur midyenin içinde.

Yani inci, sedef kakmalı bir bıçaktır içeri sızan yabancının, zararlının böğründe.

En çok beyazına rastlanır. Ama beyaz olmayanı da vardır neticede. Pembesi, kırmızısı, mavisi, yeşili, kahverengi ve siyahına da rastlanır.

Yani öyle durduk yere, insanlara süs olsun, zenginlik göstergesi olsun diye oluşmaz inci. Bir yararı vardır, güzeldir üstüne. Ve az bulunur.

Saflığın, temizliğin işareti olarak kabul edilir pek çok kültürde.

Sahtesi de çoktur. Hatta sahtesi sahicisinden kat be kat çoktur.

Kimi sevdiğine ne kadar temiz, saf bir aşkla ona bağlı olduğunu göstermek, sevdiği kişinin ne kadar saf, temiz bir insan olduğunu anlatmak için bir çift inci küpe hediye edebilir ona. Zararı yoktur, yararı çoktur. İnci gibi bir kadına yaraşır en çok inci. İnsana yaraşır.

Kimi gösteriş olsun diye takar boynuna. Yararı yoktur. Çünkü kötü bir kalbin kirini örtemez hiçbir inci. İş o ki içine ve cebine giren pislikten koruyacak sedef salgılayabilsin kişi.

Sahiciliğinden şüpheye düştü mü kişi, sahte mi değil mi diye anlamak için dişinin arasına alır ezer, üzerini bıçakla kazır incinin. Yine de gideremezse şüphesini tek bir çare kalır geriye. İnciyi alıp atmak sirkenin içine. Eğer inci sahte ise erimeden kalır, sahici ise yavaş yavaş erir, yok olur sirkenin içinde.

Şimdi gelelim asıl meseleye, bunca lakırdının sebeb-i hikmetine. ’80 yılında yaşanan dünya çapındaki karşı devrimci darbeler dönemine denk geldiyse doğumunuz, ’89 yılında Sovyetler Birliği’nin çözülüşüne ve hemen ardından sosyalist bloğun çöküşüne tesadüf ettiyse çocukluğunuz, Yugoslavya’nın parçalanmasını gördüyse genç gözleriniz, on milyonlarla söylenen solcu sosyalist kitle yerle yeksan olduysa, 80 milyonluk memleketinizde hep birlikte miting yaptığında 100.000’i ancak buluyorsa sosyalist partiler…

Emperyalizm tek kutuplu dünyayı yeniden şekillendirmekle meşgulken direnç odakları yaratmaya çalışıyorsa tüm dünyada sol. Seçimlerde yüzde bir oy bile alamıyorsa komünist partiler…

Sen de kalkıp da medya çağında, internet milenyumunda, televizyon hükümdarlığında, bana ün, şan, şöhret ne gerek, ben komünistim, sanatta devrimciyim, içeri sızan zararlı maddenin, pisliğin bünyeye zarar vermesini engelleyeceğim, toplumcu sanattır benim safım demişsen…

Böylesine asidik bir ortamda, inci olmaya soyunmuşsan, sınanmak kaderindir keskin bir sirkeyle…

Sahteyse sorun yok. Bir alıcın bulunur elbet. Bir yerlere kakalarlar seni.

Ya sahiciysen! Yavaş yavaş erir, kaybolursun sirkenin içinde.

Ve arkandan pek çok sanatçıya yaptıkları gibi “Aa, sahiciymiş” derler.

Bizde (görece) inci çoktur. En az bulunanından siyah inci bile çıkar genç komünist sanatçıların arasından. Fakat “acaba sahte mi sahi mi” diye düşünüp dururken eriyip gider sirkeli suyun içinde.

Sosyalist bloğun dağılıp emperyalizmin dünyayı yeniden şekillendirdiği, sosyalizm bayrağının altında toplanan milyonlarca insanın başka bir sirkeli suda eritilip yok edildiği bir dönemde toplumcu genç sanatçıların kaderi bu: İnci kaderi!

Reklamlar