Bu röportaj soL küLtür sitesinde yayımlandı.

Röportaj: Cansu Fırıncı

Müzisyen Ufuk Karakoç, genç sanatçı dostlarına bozuk düzenlerin değişeceğine olan inançlarını yitirmemelerini tavsiye ediyor. Karakoç’la Cansu Fırıncı görüştü.

Ülkemizin tüm zenginlikleri yerli ya da yabancı fark etmez şirketlere peşkeş çekiliyor, önemli kültürel merkezlerimiz bir bir yıkılıyor, örtülü faşizm mi desek adına, despotik bir rejim yavaş yavaş yerleşiyor… Memleket bu durumdayken, sanat ne yana düşer usta?

Bence örtüsüz, despotik bir rejim hızla yerleşiyor. Elbet hal böyle iken sanat ve sanatçının bu durumdan olumsuz olarak etkilenmesi kaçınılmaz ama; bu bezirganlığı yapanlar tarihe dönüp bir baksalardı, despotluklarının sonunun gelmesinde sanat ve sanatçının ne kadar önemi olduğunu görebilirlerdi.

Belki de düşünmediğimiz kadar farkındalar da, o yüzden gerçek sanat ve sanatçıdan bu kadar ürküp, ucubeleri taçlandırıyorlar. Farkında olsalar da, olmasalar da sanat ve üreticisinin sorunları değişmediğine göre, sanatçının yapması gerekenler her zaman olacaktır.

Evet, oraya geçelim. Memleket bu durumda diye sinip susmayacağız herhalde. İnsanlığı ayağa kalkmaya, direnmeye, mücadele etmeye çağıran sanatçılardan birisi olarak icra ettiğiniz sanat ile “umut yaratmak” arasında nasıl bir ilişki söz konusu?

Susmak yenilgiyi kabullenmek anlamına geldiği için; benim kabulleneceğim bir durum değil. Tüm gerçek sanat emekçilerinin de tavrının bu olması gerektiğini düşünüyorum. Sanat denilen olgu da, bu karşı duruş ile ortaya çıkmamış mıdır zaten. Yani bu işin doğası böyle. Dolayısıyla susmak, doğasına da karşı gelmek demek. Düzenin dümenine boyun eğen “sanatçı”lar, sadece doğasına karşı gelmekle kalsalar iyi. Bitmek bilmeyen ego’larının doyumu için; kendilerine ait tüm değerleri kolayca sattıklarından, memleketin satılması, halkın acıları onlara dokunmuyor elbet. Dokunmuyorsa neden isyan etsin ki?

Böyle dönemlerde gerçek sanatçıların işi sanıldığından da daha çok zor çünkü; sadece düzen ile değil, düzenin “şarlatanları” ile de uğraşmak zorunda kalıyorlar. Umutsuz olunursa, nasıl mücadele edilebilir ki?

Sanat tek başına çözüm getiremez ama, çözüm önermede hep en üst sıralarda olmuştur tarih boyunca. Bu unutulmadan sabırla yola devam edilmelidir.

Sanatçıların pek çoğu için “bencil, bireyci, kaprisli” denir. Oysa sizi pek çok kolektif etkinliğin içerisinde olanca mütevazılığınız içinde görüyoruz. Bir sanatçı olarak kolektif üretim kültürünün neresinde duruyor, bu konuda ne gibi tavsiyelerde bulunuyorsunuz genç sanatçılara ve sanatseverlere?

Bana göre insanlar, en temelde vicdanlı ya da vicdansız diye ikiye ayrılıyorlar. Dolayısıyla yetenekli ama vicdansız sanatçı olma olasılığı az ve inanılmaz değil, hatta çok. Neden mi?

Sanat üretimi ego olmadan yapılamaz da ondan. Ama bu ego, çoğunluğun yaptığı gibi üretilenden daha öne çıkıyorsa, sözünü ettiğim vicdan açısından önemli bir sorun var demektir. Yani sanıldığı gibi bu bir ahlâk sorunu değildir. Vicdansız insan ahlâklı olamaz zaten. Dolayısıyla vicdanlı insan da ahlâksız olamaz bence.

Ahlak kuralları ve bu kuralları içinde barındıran din’lerin de, bu tarihsel vicdanlı-vicdansız çatışmasından doğduğuna inanıyorum. Bu ayrım doğada olduğuna göre, insanlığın onurlu geleceği için, vicdansızların baskın olduğu tüm dünya düzenlerinin değiştirilmesi gereklidir. Sanat bu değişim için tek olmasa da önemli olanaklardan biridir. Genç sanatçı dostlarıma, bu değişimin olabileceğine dair inançlarını kaybetmemelerini öneririm.

Türkü için, “Gelişmiyor, bin yıldır aynı şekilde icra ediliyor” deniyor. Malum emekten yana tavır alanlar, babalarından ileri çocuklarından geri olan insanlardır. Sizin icra ettiğiniz opera ve türkü sanatında ustalarınızdan ileri olan tarafınız nedir diye sorsak?

Ruhi Su ustanın şu sözleri ile başlayayım. “Halk müziğimizin, inkişaf (gelişme) etmesine gereksinimi yoktur, inkişaf etmiş yorumculara gereksinimi vardır.”

Ben de usta gibi düşünüyorum ve soruyorum müziğimizin gelişmediğini düşünenlere. Ne demek gelişmemişlik? Dayatılan Batı müziği kadar benimsenip tüketilmemesi mi? (bu sistemin ayıbıdır) Tek sesli sanılması mı? (matematik olarak bile yanlış çünkü; bağlama da üç tel vardır ve üç ayrı ses’e akortlanır) Ayrıca hangi kıstaslara göre böyle bir karşılaştırılma yapılabilinir ki? Koskoca Batı müziğinde iki tane ton (makam) vardır. Anadolu müziğinde 40’a yakın. Hint müziğinde 10 binin üstünde.

Doğu müziğinin ezgi çeşitliliği ve uzunluğunu, Batı müziğinde bulamazsınız. Özellikle Doğu sözlü folk müziğinin felsefesi, Batıya göre şaşırtıcı derinliktedir.

Farklı kültürlerin, dolayısıyla farklı müzik gelenekleri, böylesine sığ tartımlarla ölçülüp değerlendirilebilir mi?

Bu tür değerlendirmeler, aşağılık duygusuyla yapılabilir ancak. Ve bu da Ortadoğululuğun genel ruh halidir ne yazık ki.

Reklamlar