Bu yazı tiyatrohaber.net sitesinde yayımlandı.

Yazı: Cansu Fırıncı

Yıllar önce TEMA Vakfı “Türkiye Çöl Olmasın” diye bir slogan ile herkesi ülkemiz çöl olmadan bir ağaç dikmeye çağırıyordu. Ben o zamanlar çocuk aklımla bunun yalnızca ormanlarımız için çağrı olduğunu düşünüyordum. Meğerse TEMA Türkiye çöl olmasın derken, bugünleri görürcesine yalnızca ormanlarımızdaki çölleşmenin değil de ülkemizdeki çölleşmenin de altını çiziyormuş farkında olmadan…

Ülkemiz hızla çölleşiyor. Ormanlarıyla, kentleriyle, kültürüyle, sanatıyla ve insanlarıyla… Çölleşme, kültürünü de birlikte getiriyor. Şehirlerin her yerine fıskiyeler döşeniyor… Sanat toplumsal yaşamın dışına itiliyor. Şehir Merkezleri’ndeki salonlar ya yıkılıyor ve yerlerine alış veriş merkezleri dikiliyor ya da tadilat gibi sudan gerekçelerle kapatılıp, kamuoyunun gündeminden düşmesi bekleniyor yıkım aşamasına geçmek için. Tiyatro, alışveriş merkezlerinin içine itiliyor ya da şehrin dışına…

Şiir derseniz, durum daha da vahim. Şiir çoktan dağlara çekildi. Çok uzaklarda, tüfeklerini çapraz asmış şairlerin, yapay ışıkların, vitrin neonlarının parlaklığından boğula boğula ancak cılız bir biçimde görülebilen ateşleri, üç beş şiir severin nefesini ısıtıyor hepsi o…

İnsan çölleşirken, yaşam hızla büyüsünü yitiriyor. Ezgisiz, sözcüksüz, repliksiz, yontusuz, renksiz… İnsana insan demeye dili varmıyor direnenlerin.

Hal böyle olunca, tiyatro oyunlarını bin bir güçlüğe rağmen toplumla buluşturmaya çalışan Nâzım Oyuncuları şiir söyleme sorumluluğunu da alıyor üstüne… Her ay başka bir kentte Mimarlar Odası’nın düzenlediği etkinlikler çerçevesinde, bir şairini şiirlerini, bestelenmiş şiirleri ve özel olarak hazırlanmış fotoğraflar ve görüntüler eşliğinde buluşturuyor insanlarla…

Sabahattin Ali: Tabutumun Altı Çatlak, Sinop Cezaevi’nin avlusunda,

Enver Gökçe: Kirtim Kirt, Kadıköy’de

Dünya Şairlerinin şiirleriyle: Barış Barış, Hatay’da

Orhan Veli: Cep Delik Cepken Delik, Konya’da,

Yaşar Kemal: Kırmızı Deynek: Van’da.

Her biri ayrı bir zenginleşme kaynağı, ayrı bir aşkınlık. Şiirin dinleyenleri, izleyenleri sarıp sarmalaması, kuşatması, fethetmesi, değiştirmesi… Dizelere eşlik eden ezgiler, fotoğraflar, görüntüler ve finalde kopan o kızılca kıyamet alkış!

Gülsen Tuncer, Metin Coşkun, Orhan Aydın, Ender Yiğit, Levent Ülgen, Mert Fırat, Ayşegül Alpak’ın asılı kalan sesleri, çınlayan dizeler kulaklarda…

Van ayrı bir zenginleşme kaynağı oldu benim için. Şu karabasan günlerinde ülkemin, umudumu yeniden dirilttim Van’da. Ne her sokak başında gördüğüm panzerler engelleyebiliyor bunu söylememi, ne de Van’ın her yerine dağılmış yüzlerce çevik kuvvet, özel harekât timleri…

Ülke ekonomisinin iyiye gittiğini ve halkımızın yobaz-faşist partiye oy vermesinin nedeninin bu olduğunu söyleyenleri tutup kolundan Van’a götürmek istiyorum, sokaklarda dilenen ve sayıları yüzlerce olan Kürt bebelerini gösterip, 10 sene önce yokmuş böyle bir manzara demek için… Kürt bebeleri, nasıl yoksullar, nasıl aç ve nasıl öfke dolu gözleri… Ve en acısı yoksunlar ve layık görmüyorlar bulundukları şehri iyi ve güzel şeylere!

Uçaktan iner inmez otele gidip, kısa bir dinlenmeden sonra Orhan Aydın, Metin Coşkun, Levent Ülgen, Mert Fırat, Yüksel Aymaz, Ayşegül Alpak, Zeynep ve Açelya ile birlikte kahvaltı yapmaya gidiyoruz. Etrafımızda toplanan yüzlerce çocuk, ellerinde mendiller, tartılar bizimle birlikte yürüyorlar, ben başka hiçbir kentte bu kadar çok sokak çocuğunu bir arada görmedim, İstanbul dâhil. En çok ilgi Akasya Durağı dizisinde canlandırdığı Sinan rolü ile Levent Ülgen’e. Çocuklardan birisi bağırıyor yanımız sıra, belirgin bir güneydoğu aksanıyla “La Sinan, sen nerden düştün buraya!”. Öyle ya tanınan bir sanatçının Van’da ne işi olabilir ki! Van’a polis gelir, Jandarma gelir, panzer gelir de, nereden düştü bu Levent Ülgen buraya?

Akşam yemeğinde Mehmet Aksoy’u görüyorum salonda. Orhan Aydın tanıştırıyor bizi, Mehmet Aksoy’un gözleri dikkatimi çekiyor hemen. Gözlerinin içi gülüyor, morali yerinde, dimdik ayakta. Oysa ben yıkılmış, mutsuz, umutsuz bekliyordum onu da. İşte diyorum içimden, heykelini yıkabildiniz yalnızca! Ama o heykeli tasarlayan, akıl, yontan el dimdik ayakta…

Kentte Urartu medeniyetinin izleri pek göze çarpmıyor… Yalnızca yüksekçe bir yerden görülebilen kalede, kuyumcularda ve müzede. Metin Coşkun, Orhan Aydın, Levent Ülgen, Mert Fırat, Açelya, Ayşegül Alpak ve ben müzeyi geziyoruz, her bir kalıtın önünde konuşa konuşa. Heykellerde bir üslup var, ilgimizi çekiyor aynı anda… Picasso’yu daha bir iyi anlamamı sağlıyor bu heykeller. Ve aynen şöyle söylüyorum içimden: “Sen yık! Senin yıktığın yerin dibinden, kazdıkça toprağı, fışkırıyor o heykeller. Toprağın üstüne dikileni yıktın, peki altından fışkırana ne yapacaksın?” Bu topraklarda heykel böyle bir gelenek, böyle kökleri var işte. Kazdıkça heykel fışkırıyor mübarek… 3.000 yıllık heykeller! Hem en ironiği de şu, bugün heykelleri yıkan ideolojiden daha çağdaş bu 30 asırlık figürler!

Gittiğimiz kentin içine giriyoruz, yaşıyoruz o kenti. İşte Gülsen Tuncer ilkin akşam yemeğinde garsonlara hayvanların da bu kentin birer parçası olduğunu anlatıyor, artan yemekleri bir torbaya koyduruyor ve sabah kentte kedileri besliyor, parmakla sayılacak kadar az kalmış olan kedileri! Sonra Ayşegül Alpak ile birlikte hakları gasp edilen milletvekilleri için oturma eylemi yapanların yanında oturmuş olarak görüyoruz onları…

Yoksulluk, acı, mücadele, anılar, sevinç, neşe, duygudan duyguya geçiyoruz hep birlikte. Metin Coçkun, AST yıllarını anlatıyor yemek sonrası bir sohbette. Levent Ülgen de katılıyor o günlere, Orhan Aydın da. Brecht’in Hitler Rejimi’nin Korku ve Sefaleti oyununun çalışmalarında bir Nazi nasıl elma yer üzerine Yılmaz Onay’la tam 1 gün tartışan Cezmi Baskın da konuk oluyor soframıza, şarap, meze, el beceresi ve dünyanın tüm bitpazarları bilgisiyle!

Ve sıra geliyor Kırmızı Deynek’e. Yaşar Kemal ustanın hepimizi şaşırtan şiir kitabından Nâzım Oyuncuları’nın hazırladığı gösteriye. Yüksel Aymaz mükemmel bir ışık tasarımı yapmış Kırmızı Deynek için. Gölge tasarımcısı bu adamın elinin değdiği şey renkleniyor, zenginleşiyor, aşkınlaşıyor… Bu sayede daha kolay renkten renge geçtik gösteri boyunca. Ve hele de dünyanın pek çok ülkesinde pek çok oyunun ışık tasarımını yapan, ödüller alan bir sanatçının inanmakta güçlük çekeceğiniz mütevazılığı…

Metin Coşkun çok dengeli biçimde sahneye uyarlamış bu nehir şiiri. Ülkemizde ve dünyada pek çok şairi kıskançlıktan çatlatacak bu modern, uzun şiire hiç zarar vermeden paylaştırmış dizeleri…

Emin İgüs, bir mütevazı değer daha. Su gibi bir ses, inanılmaz bir müzikal birikim, bestelemiş şiirin kimi kısımlarını, insan kendinden geçiyor dinlerken…

Mert Fırat, ülkemizin en iyi, en tanınan oyuncularından birisi, çocuklar gibi neşeli, çelik gibi disiplinli, yararlı, mutluluk veren bir heyecan içinde gösterinin içerisinde.

Gülsen Tuncer, kedi okşar gibi, oturma eylemi yapar gibi, mücadelenin kadife sesiyle sesliyor dizeleri…

Levent Ülgen, perdesiz enstrümanlar gibi, okşayarak buluyor sesin çıkış yerlerini, o kadar ustaca, o kadar aşkla…

Orhan Aydın tepeden tırnağa öfke ve aşk kesiliyor, sazın yankılanan namelerinin üstüne düşürdüğü dizelerde.

Ayşegül Alpak, başı dimdik, güzel bir şey yapıyor olmanın ses tonuyla, gururla doldurarak kulaklarımızı…

Metin Coşkun, kırmızı bir deyneği somutlayarak kalp kapakçıklarımızda…

Tufan Bora’nın Yaşar Kemal görüntülerinden hazırladığı dia gösterisi de cabası…

Sonuç seyircilerin aynı anda ayağa fırlayarak kopardıkları kızılca kıyamet…

Ülkemiz çölleşiyor evet ama biz fidana durmaya, çiçek vermeye devam ediyoruz… Her ay başka bir şehirde, başka şairlerin dizelerinden yola çıkarak, Nâzım Oyuncuları olarak.

Reklamlar