Yüksek Sesle Üç Kere Okuyunuz

Barış! En önce asıldı bunu haykıran…

Ve sen ve senin çocuğun ve kardeşin ve sevdiceğin öldürüldü savaşta en ön safta. Ve anan ve baban ve kız kardeşin daha ilk bombardımanda yüzükoyun kapaklandı yere bir daha kalkmamacasına.

Oysa o barış diye haykırdı diye boynuna geçirildiğinde ilmik ya da sırtı yaslandığında gözleri bağlı bir duvara susmuştu bugün cansız bir toprağın altında çürüyen bedenler…

Barış diye haykıran şimdi öldürüldü, susup bu cinayeti onaylayan hemen ardından senin anlayacağın…

O haykırmasaydı da senin başına gelecekti bunlar fakat bir farkla belki o yaşayacaktı daha…

Öyleyse üç kere yüksek sesle oku:

Henüz çocukluğumuzu bile yaşamamıştık.

            Bir kadın eline değmemişti ellerimiz.

            Bir sevgiliden mektup bile almamıştık daha.

            Bir gece sabaha karşı, pranga vurulmuş ellerimiz ve

            ayaklarımızla

            çıkarıldık idam sehpalarına.

            Herkes tanıktır ki korkmadık.

            İçimiz titremedi hiç.

            Mezar toprağı gibi taptaze

            Mezar taşı gibi dimdik

            Boynumuzu uzattık yağlı kementlere.

           Asıldık ey halkım unutma bizi!

 

 

Dağ gibi kara yağız birer delikanlıydık. Babamız yük taşıyarak

           Getirirdi aşımızı ekmeğimizi.

           Arabalar şırıl şırıl ışıklarıyla caddelerden geçerken bizler

           Mum ışığında bitirirdik kitaplarımızı. Kendimiz gibi yaşayan

           Binlerce yoksulun yüreğini yüreğimizde taşıyarak katıldık

          O büyük kavgaya.

          Ecelsiz öldürüldük, dövüldük, asıldık.

         Vurulduk ey halkım unutma bizi!

 

Fidan gibi genç kızlardık. Hayat, şakırdayan bir şelale gibi

           Akardı göz bebeklerimizden.

           İşkencecilerin acımasız ellerine terk edildik. Direndik küçücük

          Yüreğimizle, direndik genç kızlık gururumuzla. Utanmadılar

          İnsanlıklarından, utanmadılar erkekliklerinden.

          Hücrelere atıldık ey halkım, unutma bizi!

 

          Yoksulluğun bükemediği bileklerimize çelik kelepçeler takıldı.

          İşkence hücrelerinde sabahladık. İsteseydik diplomalarımızı

               Mor binlikler getiren birer senet gibi kullanırdık. Doktorduk,

               Mimardık, mühendistik, avukattık. Yazlık, kışlık katlarımız,

               Arabalarımız olurdu isteseydik. Yüreğimiz işçiyle birlikte attı.

               Yaşamımızın en güzel yıllarını birer taze çiçek gibi verdik

                Topluma. Bizleri yok etmek istediler hep.

                Öldürüldük ey halkım. Unutma bizi!

               

               Giresun’daki yoksul köylüler, sizin için öldük.

               Ege’deki tütün işçileri, sizin için öldük.

               Doğu’daki topraksız köylüler, sizin için öldük.

               İstanbul’daki, Ankara’daki işçiler, sizin için öldük.

               Adana’da, paramparça elleriyle ak pamuk toplayan

               İşçiler, sizin için öldük.

               Vurulduk, asıldık, öldürüldük ey halkım.

               Unutma bizi!

 

               Bir gün mezarlarımızda güller açacak ey halkım, unutma bizi!

               Bir gün sesimiz hepinizin kulaklarında yankılanacak ey halkım,

               Unutma bizi!

               Özgürlüğe adanmış bir top çiçek gibiyiz şimdi ey halkım,

               Unutma bizi!

 

               Unutma bizi!  Unutma bizi!

 

Yüksek sesle oku, haykır, çığlık at çünkü “unutma bizi” hiç bu kadar hesap sorar bir duyguyla, yüze çarpılan soğuk su, yanağa atılan bir tokat gibi söylenmemişti.

Nâzım Oyuncuları 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde Susurluk’ta narına yandığı halkın karşına geçip olanca cesaretiyle bunu yapana kadar.

Siz bizi unutmazsınız! Barış diyip en önce düşen unutulamaz!

Savaş başlayınca ilk kurşunda düşen savaş başlamadan barış diye haykırıp darağacında can vereni unutmaya muktedir değildir. Halk kendisi için mücadele edeni yaşatamadıysa eğer unutturmamaya yazgılı, unutturmamaya mahkûmdur!

Ya da Nâzım Oyuncuları halkını buna mahkûm etmiştir!

Yannis Ritsos’dan, Ataol Behramoğlu’na dünyanın tüm şairlerinin barış sözcükleriyle Metin Coşkun, Orhan Aydın, Levent Ülgen, Gülsen Tuncer, Ayşegül Alpak yanlarında Emin İgüs ve Grup Gündoğarken’in ezgileriyle birlikte barışı tınladılar Susurluk’ta.

Bir kamyon gibi çarptılar karanlığa, yobazlığa, sömürüye geçit verenlerin kafasına…

Hele de Şarlo’nun Büyük Diktatör filminden aldıkları sahneyi sesledikleri sahne insanı iliklerine kadar titreten cinstendi:

“Ben İmparator olmak istemiyorum. Kimseye hükmetmek ya da boyun eğdirmek istemiyorum.

Bu dünyada herkese yer var ve toprak herkesi yaşatacak kadar bereketli. Ama açgözlülük insanların ruhunu zehirledi. Dünyayı bir nefret kuşağıyla kuşattı. Bolluk getirmesi gereken sanayileşme bizi yoksul kıldı. Belki çok fazla düşünüyoruz ama çok az hissediyoruz.

 

İnsanlardaki bu nefret geçecek, diktatörler yok olacak, güç halkın eline geçecektir.

 

İnsanlar! Nefret etmeyin. Yalnızca sevilmeyenler ve doğaya aykırı olanlar nefret eder.

 

Güce siz sahipsiniz, makinaları yapan, mutluluğu yaratacak olan güce. Bu hayatı özgür ve güzel kılacak güce siz sahipsiniz, bu hayatı olağanüstü bir maceraya çevirebilecek sizsiniz.

 

Öyleyse bu gücünüzü kullanın; yeni bir dünya için, insanca bir dünya için birleşin! Herkese çalışma şansı veren, gençlere gelecek, yaşlılara güvenlik veren bir dünya için birleşelim. Sınırlar olmadan yaşayabilmek, hırstan, nefretten ve hor görüden kendimizi arındırmak için.

 

Haydi İnsanlar! Bilimin ve gelişmenin insanların tümüne mutluluk getireceği bir, dünyaya kavuşmak için.

 

Haydi İnsanlar, harekete geçin!!”

 

Başka söze gerek var mı?

 

Barış Barış Barış: Dünya Şairlerinin Dizeleriyle, Şiirli Şarkılı Görüntülü Gösteri.

Sunan: Nâzım Oyuncuları

Yöneten: Orhan Aydın

Derleyen: Metin Coşkun

Araştırma: Cansu Fırıncı

Seslendirenler: Metin Coşkun, Orhan Aydın, Gülsen Tuncer, Levent Ülgen, Ayşegül Alpak

Müzisyenler: Emin İgüs, Grup Gündoğarken, Murat Güner

Video Tasarım: Tufan Bora

Işık Tasarım: Yüksel Aymaz

Video Uygulama: Ersin Aşar

Organizasyon: Susurluk Belediyesi

Reklamlar