Bu yazı ilk kez bloğumda yayınlanıyor.

Yazı Cansu Fırıncı

“Hani hepimizin çocukluğundan, mahallesinde viran, yıkılmak üzere olan ahşap evler vardı anımsadınız mı? Bir korku filmi izler gibi bakardık o evlere. Kimine göre içinde şeytan vardı, cin vardı, kimine göre eşik cini, kötü periler, hortlaklar, iki başlı yaratıklar… Bir şey vardı da ne vardı? Mutlaka öğrenmeli, bu gizemi ortadan kaldırmalıydık. Ama ya o eve girince bizi yamyamlar yerse,  kötü insanlar canımızı yakarsa, bir daha annemize kavuşamazsak ne yapardık? Ne olursa olsundu. O eve girilmeli, içerideki sır tüm tehlikeler göğüslenerek açığa çıkartılmalı, gerekirse bu uğurda can verilmeliydi.” 

Cogito ergo sum! Düşünüyorum öylese varım! Böyle demiş Descartes. Eyliyorum öyleyse varım, başkaldırıyorum öyleyse varım, buralara da varmış kimi düşünürler. Peki ya merak duygumuz olmasaydı, nasıl yaşardık?

“Merak duygusunu yitiren insan”, 21. yüzyılın insanını böyle tanımlayabilir miyiz? Kapitalizm topyekun insanlığın merak duygusunu, laboratuvar ortamlarında yok etmenin peşinde olabilir mi?

Merak etmeyen insan, soru sormaz, soru sormayan sorgulamaz, sorgulamayan, müdahale etmez, müdahale etmeyen eyleme geçmez, eyleme geçmeyen yıkıp yenisini kuramaz…

Acaba çocukluğumuzda çevremizdekileri bıktırırcasına sorduğumuz “O ne, bu ne, bunun adı ne, neden bunun adı bu, kim koymuş” gibi binlerce soru doğuran merak duygumuz, yaşımız ilerledikçe değişen hormon dengemize göre köreliyor olmasın sakın! Ama o zaman ilerleyen yaşına rağmen merak duygusunu yitirmeyen insanlarda hormonel dengesizlik olduğunu mu kabul edeceğiz?

Şu şiiri yazan Brecht’i merak duygusunu yitirmediği için devrimci olabilen bir sanatçı olarak değil de hormonel dengesizlik yaşayan bir hasta mı saymalıyız:

“Yedi kapılı Teb şehrini kuran kim? 
Kitaplar yalnız kralların adını yazar. 
Yoksa kayaları taşıyan krallar mı? 
Bir de Babil varmış boyuna yıkılan, 
kim yapmış Babil’i her seferinde? 
Yapı işçileri hangi evinde oturmuşlar 
altınlar içinde yüzen Lima’nın? 
Ne oldular dersin duvarcılar 
Çin Seddi bitince? 
Yüce Roma’da zafer anıtı ne kadar çok! 
Kimlerdir acaba bu anıtları dikenler? 
Sezar kimleri yendi de kazandı bu zaferleri? 
Yok muydu saraylardan başka oturacak yer 
dillere destan olmuş koca Bizans’ta? 
Atlantik’te, o masallar ülkesinde bile, 
boğulurken insanlar 
uluyan denizde bir gece yarısı, 
bağırıp imdat istedilerdi kölelerinden. 
Hindistan’ı nasıl aldıydı tüysüz İskender? 
Tek başına mı aldıydı orayı? 
Nasıl yendiydi Galyalılar’ı Sezar? 
E bir aşçı olsun yok muydu yanında? 
İspanyalı Filip ağladı derler 
batınca tekmil filosu. 
Ondan başkası ağlamadı mı? 
Yediyıl Savaşı’nı 2. Frederik kazanmış? 
Yok muydu ondan başka kazanan? 

Kitapların her sayfasında bir zafer yazılı. 
Ama pişiren kim zafer aşını? 
Her adımda fırt demiş fırlamış bir büyük adam. 
ama ödeyen kimler harcanan paraları? 

İşte bir sürü olay sana 
Ve bir sürü soru.”

Çin Seddi’ni görüp, duyup, bilip de bu soruları sormamak mümkün mü? Merak duygusu bize Çin Seddi’ni aştırır!

Oysa günümüz insanı merak etmiyor. Merak duygusu kör bir usturayla hadım edilmiş sanki. Soru sormuyor. Çoktan seçmeli testlerden hoşlanıyor. Mantığını kavramayı değil, formülünü ezberlemeyi tercih ediyor. Daha doğrusu günümüz insanı emperyalist merkezler tarafından böyle kurgulanıyor ve şekillendiriliyor… Anaokulundan başlayarak bütün bir eğitim sürecinde soru soran insan değil ezberleyen insan modelleniyor.

Oysa bizi merak etmek, soru sormak kurtarır! İnsan kalabilmek merak etmekle mümkün ancak…

Hani hepimizin çocukluğunda, mahallesinde viran, yıkılmak üzere olan ahşap evler vardı anımsadınız mı? Bir korku filmi izler gibi bakardık o evlere. Kimine göre içinde şeytan vardı, cin vardı, kimine göre eşik cini, kötü periler, hortlaklar, iki başlı yaratıklar… Bir şey vardı da ne vardı? Mutlaka öğrenmeli, bu gizemi ortadan kaldırmalıydık. Ama ya o eve girince bizi yamyamlar yerse,  kötü insanlar canımızı yakarsa, bir daha annemize kavuşamazsak ne yapardık? Ne olursa olsundu. O eve girilmeli, içerideki sır tüm tehlikeler göğüslenerek açığa çıkartılmalı, gerekirse bu uğurda can verilmeliydi. Merak duygusuyla yaşamaktansa, onu tatmin ederek can vermek yeğdi.

Mahallenin veletleri toplanır, korkuyla merak duygusu arasında git geller yaşanır, sonunda merak duygusu ağır basar, elde fenerler bir bilinmeze doğru yola çıkılırdı… Bu çekişmeden merak duygusu hep galip çıkardı.

Yıkılmak üzere olan ahşap evin gizemi çözülmüş sıra karşı tepedeki mağaraya gelmişti…

İşte çocukluğumuzdaki bu merak duygusu kısmen biyolojik değişimlerimizin etkisiyle ama daha çok “merak eden insan” istemeyen sermeye iktidarının köreltici mekanizmalarıyla törpüleniyor. Merak etmeyen, sormuyor, sormayan, sorgulamıyor, sorgulamayan eylemiyor, eylemeyen yıkıp yeniden kuramıyor…

Bildiğim çok korkutucu, kasvetli, viran bir ahşap konak var! İçinde in mi var, cin mi var, peri, şeytan mı var, kimsesiz sokak çocukları, tinerciler, baliciler mi var, yıllardır keşfedilmeyi bekleyen bir aile albümü mü var?

Var mısınız merak duygunuzu kanatana kadar kamçılayıp o konağı keşfetmeye?

Merak ediyorum öyleyse varım!

Reklamlar