Bu yazı ilk kez, ilk oyunuyla Sabahattin Ali katliamını gölge tiyatrosu teknikleri kullanarak sahneleyen Oynayan İnsan Tiyatrosu’nun broşüründe kısaltılarak yayımlanmıştır.

Yazı: Cansu Fırıncı

Efsaneye göre kırların, çobanların ve sürülerin tanrısı ve koruyucusu olan Pan, Sirinks isimli güzel bir periye âşık olur. Syrinks tam ona sarılacağı sırada Pan’dan kaçmak için kendisini su kamışı bitkisine çevirir, saza dönüşür. Pan, aşkı karşılıksız bırakıldığı ve sevdiği kadının sesini artık duyamayacağı için çok üzülür. Bu güzel perinin onuruna ve ona olan aşkı için bu kamışlardan keser balmumuyla yan yana yapıştırır, üfleyince ortalığa tatlı bir melodi yayılır.

Yine efsaneye göre Güneş Tanrısı olan Apollon kendiyle övünmeyi, böbürlenmeyi çok sever. Elinde bulunan altın liriyle yaptığı müzik, tanrıları, firavunları, kıralları hayran bırakmaktadır. Altından yapılma lirini ok olarak kullanan Apollon iyi bir atıcıdır da. Günün birinde kendisi gibi okçu olan Eros ile karşılaşır ve onun okçuluğunu küçümser. Eros ile dalga geçip onun kalbini kırar. Böylece Aşk Tanrısı Eros’un gazabını üzerine çeker. Eros’un kendisini beğenmiş, üstten bakan tavrının hesabını sormak için iyi bir planı vardır.

Eros iki ok hazırlar. Birini altın suyuna batırır ki, değdiği kimse sonsuza kadar tutkulu bir aşka yakalansın. Diğer ok ise değdiği kişinin kalbini sonsuza dek aşka ve tutkuya kapasın.

Apollon bir gün güzel bir su perisi olan Daphne ile karşılaşır. Eros tam bu anda altın suyuna batırdığı oku Apollon’a, diğer oku Daphne’ye fırlatır. Apollon bu güzel su perisine kara sevdaya tutulur. Daphne ise erkeklere karşı acımasız bir soğukluğa… Daphne, Apollon’dan sürekli kaçar ve onun aşkını karşılıksız bırakır. Bir gün ormanda Daphne’yle karşılaşan Apollon onun peşinden koşmaya başlar Daphne de yine kaçmaya. Fakat bu sefer kararlı olan Apollon’un elinden kurtulamayacağını anlar. Yere kapanır ve Toprak Ana’ya yalvarır: “Ört beni Toprak Ana, ne olur beni bağrına al”. Bu güzel su perisinin yakarmalarına dayanamayan Toprak Ana Daphne’yi defne ağacına dönüştürür. Apollon artık bir defne ağacına dönüşen Daphne’ye umutsuzca sarıldığında kalp atışları hâlâ duyulmaktadır. O günden sonra kara sevdaya tutulduğu kadının yapraklara dönüşen saçlarından oluşan bir taçla gezer başında ve altın lirinden Daphne’yi çağıran melodiler dökülür.

İşte Pan ile Apollon’un, bu iki kara sevdalı tanrının yaptıkları müzik rekabet konusu haline gelir. Keçi vücudunun üzerinde insan sureti taşıyan yarın tanrı Pan’ın su kamışından yapılan basit çalgısından yayılan ve çobanlara, halka hitap eden melodiler mi, yoksa kendini beğenmiş, seçkin, altın lirini tüm çalgılardan üstün tutan Güneş Tanrısı Apollon’un tanrılara, firavunlara, kırallara hitap eden melodileri mi daha üstündür?

Pan ve Apollon arasındaki bu rekabet, bir yarışmayla neticelendirilmeye karar verilir. Hakem olarak da ilk kez bir ölümlü, Frigya Kıralı Midas görevlendirilir.

Apollon çalgısının ancak ve ancak seçkin, müzik zevkine sahip kulaklara hitap ettiğini söylemekte, bayağı, sıradan insanların kulaklarının lirinden yayılan müziği duyamayacak olmasıyla böbürlenmektedir.

İki tanrı, karşı karşıya gelir ve atışmaya başlar.

Apollon’a göre bir ölümlü olan Kıral Midas, Pan’dan daha çok tanrıya benzemektedir.  Pan, ayaküstü yontuğu kamışla kendisini yenebileceğini sanan yabanın biridir. Sanat akıllı başlı olmalı asla çılgınlığa varmamalı, biçimi özden değerli tutmalı, coşkuyu akılla dizginlemeli, ezgiler yeryüzünde değil, göklerde dolanmalı, asla ve asla kaba olmamalıdır. Liri tanrılar yaratmıştır ve lir çalan bir müzisyen asla ve asla halkla yüzlü gözlü olmamalıdır. Apollon’a göre ölümsüz ezgilerini yalnız anlayabilen kulaklar işitecek bu yetiye erişememiş mutsuz çoğunluk ise boş bir yel duyacaktır kulaklarına değip geçen.

Pan ise tanrıların değil, Frigyalılar’ın yarattığı çalgıyı çalmakta, atalarının ezgilerini önemsemektedir. Ona göre müzik tini tenden koparmalı, çoşkunun dizginlerini koyvermelidir. Apollon seçkinci tavrıyla halktan kopmayı marifet saymakta oysa sanat halka yönelmelidir.

Apollon diklenir Pan’a “Ayaküstü yonttuğun şu kamışla mı yeneceksin beni! Kamışı yonttun çalgı mı oldu!”

Pan yanıtlar “Çalgıya değil çalana bak sen! Sen çalgını altından döktün de ne oldu!” ve sürdürür konuşmasını “Ben Pan, doğanın güçlü sesi, çığlıklardan kurarım musikimi, gergin susuşlardan, kahkahalardan. Ben varım ıssız kırlarda, yitik yollarda, kayranlarda, doruklarda, yeşilin karanlıktan koptuğu anda. Hiçbir şey yoktur ortalıkta, bir şey kıpırdamaz, bir korku uyanır yüreklerde nedensiz. İşte nedeniniz: Pan. Önünü keserim yolcunun dağ yolunda. Birden büyültürüm sessizlikte yaprak hışırtılarını, böcek kımıltılarını. Seslenince ben seslenir milyon yankım, şimdi uzak, şimdi yakın, ağaçlardan, kayalardan, sulardan. Benim kimi geceleri suları ters akıtan. Her şey özgürlüğüne kavuşur türkümde. Önüme katar her şeyi sürüklerim azgın sulara. Kulak işitir. Yürek de işitir benim çarpıcı ezgilerimi. Ne ki usa gelmez, yırtıcı, ısırgan, doğanın güçlü sesi, çığlıklardan kurarım musikimi, gergin susuşlardan, kahkahalardan. İşte ben, Pan!

Apollon’un aşağılayıcı bakışlarına ve iğnelemelerine daha fazla dayanamayan Pan, vargücüyle üfler flütüne. Apollon, yarışmayı izleyen tanrılar, firavunlar çıkan sesten ürker ve kulaklarını tıkar. Apollon “Ne yırtıcı bir sesi var şunun” der.

Ve Pan, Apollon’u yanıtlar: Sanat Ürkünçtür!

 

Evet, sanat ürkünçtür. Tanrılar, firavunlar, kırallar, padişahlar, tiranlar, diktatörler, oligarklar, burjuvalar, insanı insanlık dışı koşullarda yaşamak zorunda bırakan herkes için ve dahi halktan olsun olmasın, yaşadığı insanlık dışı koşullara boyun eğen, kendisini sömüren düzenin sürüp gitmesini sağlayanlar için de ürkünçtür sanat.

Sanat ürkünçlüğünü büyüleme yetisinden, değiştirme gücünden alır.

İlkel toplumlarda, ekinlerin serpilme döneminde, bugünkü sanatın kaynağını oluşturduğunu düşündüğümüz danslar yapılırdı. Kabileyi oluşturan insanlar ilkel seslerle oluşturdukları ezgiler eşliğinde çılgınca hareketlerle dans ederek ekinlerin büyümesini taklit ederlerdi. Böylece büyüledikleri ekinlerin daha hızlı boy atacağını düşünüyorlardı.

Elbette içinde sanatın, dinin, bilimin ve tıbbın tohumlarını taşıyan bu ritüel, dış dünyayı büyü etkisiyle değiştirmek gücüne sahip değildi. Ama elinde daha büyü(k) bir gücü barındırıyordu: O dünyayı değiştirme gücü olan kendisini, yani insanı büyüleme, değiştirme gücünü…

Bugün içinde yaşadığımız, karanlıklar, cahillikler çağında, İkinci Ortaçağ’da, ilkel insanı kamçılayan, coşturan, kendisinden geçiren, yaşadığı dünyayı etkileme gücü, değiştirme istenci aşılayan ve böylece yaşadığı vahşi ve ölümcül doğayı kontrol altına alarak hayatta kalmasını sağlayan büyünün gizil gücü olan sanatın yerini, insanları uyuşturan gündelik yaşantıyı yeniden üreten, uyumlulaştıran, büyüsünü ve değiştirme istencini yitirmiş, eğlencelik sanat aldı. İnsan tükenirken sanat, insanı tüketen çağın, tüketim kültürü çağının eğlence aracına dönüştü.

Sanat büyüsünü yitirdi!

Sınıflı toplumun, insanın felaketi, çürümesi ve tükenişi olduğunu görenlerin seslerine neredeyse tüm kulaklar sağır kesildi. Duyanlar da duymazdan geldi.

Tüm bu çürümenin, kokuşmanın, tükenişin ortasında sanat, insanı bu sefer doğanın ölümcül doğası karşısında değil, kapitalizmin tüketici doğası karşısında yok olmaktan kurtarma misyonuyla yüklenmelidir. Ve ilkel çağındaki büyü gücünü tekrar çağırmalıdır.

İnsanlığı kölesi durumuna getiren egemenler bilmelidir ki, bu ruh bir kez çağrıldığında kapıyı üç kere tıklamadan gelir!

Bu sese kulaklarını tıkayan tüm insanlık, duymazdan gelen her insan Midas’ın Eşek Kulakları’yla lanetlenmiştir. Biz sözümüzü kör kuyulara da fısıldasak, tüm insanlar bağıra bağıra bizim sözlerimizi konuşacak. Çünkü Pan’ın söylediği gibi “Birden büyültürüm sessizlikte yaprak hışırtılarını, böcek kımıltılarını. Seslenince ben seslenir milyon yankım, şimdi uzak, şimdi yakın”

Yaşam teslim alındı evet. Bu esaret karşısında sessiz kalan sanat, gardiyan kesildi doğrudur. Ama kaynağını yaşamdan alan sanat henüz beyaz bayrak çekmedi.

Pan’ın ıslığı hâlâ kulakları çınlatıyor. Sokaklarda bir hayalet dolaşıyor. Ve yalnızca, çöküşü, çürümeyi, yok oluşu, dünyamızı yorumlamakla yetinmiyor, onu değiştirmek için mücadele de ediyor…

Sanat belki insanları topyekûn değiştiremez. Dünyayı da değiştiremez belki. Ama daha iyisini yapar. Tutar bir insanın dünyasını değiştirir. İşte dünyayı yalnızca ve yalnızca, dünyası değişen insanların birlikteliği değiştirebilir.

Reklamlar