Bu röportaj Bir Gün gazetesinin Kitap Eki’nde yayımlandı.

Röportaj: Cansu Fırıncı

 

Yazarın bir roman kahramanı olarak kendisini seçmesi, ilgi çekici bir deneyim olsa gerek. İlgi çekici,  bir  o kadar da riskli…Böyle bir yönteme seni yönelten şey ne oldu acaba son romanında? Neden bir kurgu karakter değil de sen çıktın karşımıza?

Türkiye sol hareketinde var gibi görünse de aslında tartışma yok. Derinlemesine kuramsal araştırma da yetersiz. Bu konuda büyük rahatsızlık duyuyor ve herkesinkinden hayli farklı fikirlerimi her yolla anlatmaya çalışıyorum. İnsanlara makalelerle de sesleniyorum. Fakat romanları da o yolda kullanmaya başladım. “Kişilikler” romanıyla ufaktan başladım özgün fikirlerimi romanla aktarmaya, fakat “Yoldaki İşaretler” de iş tam mecrasına girdi. Turgay Fişekçi buna “düşünce romanı diyor. İtirazım yok. Ayrıca bunu ilk deneyen ben değilim. Dünyada ve bizde birçok romancı ideolojik politik görüşlerini roman yoluyla aktarmayı denemiş. Fakat bunlar belli bir yoğunluğun üstüne çıkınca, kurguyu zorlamaya başlıyor. Roman çirkinleşiyor. Hafif hafif,  derinden görüş aktarmak kolay da, yoğunlaşınca bu görüş aktarımı, roman romanlıktan çıkıyor. Bunun altından sağlam çıkanı doğrusunu istersen şimdiye dek görmedim. İşte romana kendimi de başlı başına bir karakter olarak katmak o sorunu büyük ölçüde çözdü. Kendimi doğrudan kendime anlattırıyorum ve böylece yapaylık kalmıyor. Karakterin oturmamışlığı sorunu kalmıyor. Bir pratik çözüm. Başka bir amacı yoktu.

 

Reenkarnasyon gibi metafizik bir alanı kullanarak “devrimcilik”in bugününü, dününü ve belki de geleceğini tartışmaya açıyorsun.Aynı topraklardan 30 yıl önce devrimciler çıkıyordu. Şimdiyse cemaatçiler çıkıyor. Metafizik bir inanışı romanın konusu yaparak materyalistlere sesleniyorsun? Bu kurguda amaçladığın şey nedir?

O da tamamen bir araç. Doğrudan somut bir soyutlama yöntemi. Bu soyutlama, ki her soyutlama bu anlamda maddiyatçılıktan biraz uzaklaşmaktır, maddi bir gerçekliği, kişiliklerin hayat koşullarında, ortam koşullarında değişimi ve tepkileri meselesini okurlara ilgi çekerek anlatmanın bir yolu. Maddiyatı daha iyi kavratmak için, gerçeği daha iyi anlamak ve anlatmak için soyutlama yapar zaten  insan. Maddi gerçekten uzaklaşır gibi olur, ama onu daha iyi kavramanın da yolunu bulur. Felsefe budur, diyalektik budur. Öte yandan materyalistler de bayılır böyle şeylere. Konu dağılır ve uzar diye ayrıntıya girmeyeyim. En keskin materyalistte bile inançlı bir yan vardır. Dinsel inanç olması gerekmiyor bunun. Maneviyat diyelim, ruh diyelim, maddi gerçeği aşan hayaller kurma diyelim. Başka bir açıdan tarihi kişilikleri en gerçekçi olarak ele almanın yolu gibi göründü sonuç olarak bana  bu yöntem. O tarihi kişilik o şartlarda ne yapmış zaten az çok biliyoruz. Şimdi olsa ne yapardı? Önemli olan bu.

 

Romanda açıkça Türkiye Komünist Partisi’ne üye bir karakter var. Partili yaşamdan türemiş olan pek çok kavram kullanıyorsun.Hatta yalnızca Türkiye Komünist Partisi üyelerinin anlayabileceği” parti içi” espriler bile var. Bu romanı partililer için mi yazdın?Örgütlü hayat tecrübesi olmayan okurlar da anlayabilir mi sence romanını? Oysa ana karakterler itibarıyla hedef kitlende inançlı ama önyargılı olmayan okurlar da var gibi?

Bir arkadaş (Ali Mert) eleştirisinde böyle şeyler demiş. Oysa alakası yok. Bu bir iç dil romanı değil. Politikayla hiç ilgilenmeyenler de okuyor ve gayet iyi anlıyor. Bugüne kadarki geri bildirimlerden biliyorum bunu, kesin olarak biliyorum. Ayrıca sonra değişir mi bilmem, bugüne dek okuyanların çoğu parti dışından insanlar. Beğenme veya anlama oranları aşağı yukarı aynı.

 

Reenkarne olduğunu söyleyen karakterlerinden birisi Mustafa Kemal’in ruhunu taşıdığını söylüyor. Ve şimdiki yaşamında bir ayakkabı tamircisi.Romanın sonundaki sürprizle karşılaştığımızdaysa bu karakterin romandaki varlığının sosyalistlere çok ciddi eleştiriler yönelttiğini anlıyoruz. Sosyalistlerin içinde hesaplaşamadıkları bir Mustafa Kemal miti mi var hâlâ sence?

Aslında 80 öncesindeki büyük sosyalist grupların geleneğinden gelenlerde Mustafa Kemal sorunu bence genelde doğru yerine konuyor. Bir burjuva devrimcisi Atatürk ve bu devrimciye, bu devrime saygı duyuluyor. Takdir ediliyor. Fakat bir yere kadar. Bizler Kemalist değiliz. Burjuva devriminin sınırlarını bildiğimiz gibi, süreç içinde bunun da bittiğini görüyoruz. Belki devrimin bitiş  tarihinde anlaşamıyoruz. 1924’de mi bitti devrim, otuzlu yıllarda mı. Çok da önemli değil. Ama bu görüşleri de irdelemek son derece önemli. Çünkü fıkradaki gibi biz darı olmadığımızı biliyoruz da tavuk biliyor mu? Nitekim körü körüne Mustafa Kemal düşmanlığı yapmadığımızda birileri bizi Kemalist görmeye, göstermeye başlıyor. Kemalistler de bizleri Kemalizmle barışık solcular olarak göstermeye, bizim sağladığımız kazanımları , saygınlığı Kemalizmin deresine akıtmaya çalışıyor. İkisine de direnmek hayati önem taşıyor, çünkü bu bağımsız sosyalizmin yoludur. Ve dışımızdaki bu her iki kanat da aslında azılı sosyalizm düşmanlarıdır. Ayrıca Kemalizm aşırı sosyalizm düşmanlığı anlamına gelir. Adını koymak zorundayız.

Romanda daha önceki kitaplarında da işlediğin “insanın sosyalizm için yeterli evrimsel gelişmeyi gösteremediği” tezi var. Aslında bu kitabın bir tez roman tam anlamıyla, sosyalizmin Kemalizm ile olan imtihanından, din ve sosyalizm ilişkisine, insanın geçirdiği evrimsel aşamaların ve geldiği noktanın sosyalistlerin önüne diktiği engellere kadar pek çok tez tartışılıyor roman boyunca. Hatta Marksizmi insanı, serüveninin çok küçük bir kesimini göz önünde tutarak anlamaya çalışmakla eleştiriyorsun. Sosyalist çevrelerden ne gibi tepki aldın romanındaki bu fazlasıyla cüretli tezlerinin ardından? Ya da tepki aldın mı?

Demin dedim ya, ilk romanlarım “Devrimciler” , “Çağrısız Hayalim”, “Öteki Kayıp” politik romanlardı. Politik psikolojik romanlar diyebiliriz. Sonra Öteki Kayıp”la polisiye gerilim ögesini, “Kişilikler” den başlayarak da ufaktan düşünsel roman arayışını kattım romanlarıma. “Karşıdevrimciler” de polisiye gerilim unsuru tekrar ağırlık kazandı. Bu son romanda hem o var hem de düşünce çarpışmaları var. Tabii dediğin gibi bu evrimsel gelişme sorunu, insanın zekaca yetersizliği temel problemimiz bolca işlenmeye başladı son romanlarımda da. Dine karşı sosyalistlerin daha esnek ve kapsayıcı bir tutum alması gerektiği tezim de ona bağlı. Sonra dünyanın bitmesi problemi var. Sosyalistlerin genelde gelecek planlarında yok saydığı gerçeklik. Şimdi bunlara fazlasıyla cüretli tezler diyorsun da, tabii bir sürü olumsuz tepki alıyorum. Fakat olumsuz tepkiler giderek azalıyor biliyor musun. Sosyalistler açık açık kabul etmeseler de belli bir birikimle, öncelikle sezgi yoluyla bu gerçekleri görmeye başladılar. Tam kabul etmeleri için bir şeylerin daha maddi anlamda kafalarına dank etmesi gerekiyor. İşte o zaman hele soyadları “ton”la, “son”la, “ser” le biten bazı düşünürler bunları yazdığında herkes kabul edecek. En çok on on beş yılı var.

Esprili bir şekilde yorumlayacak olursak, “Ey ruh geldiysen üç kere tıkla” diyerek topraklarda kurumaya yüz tutmuş olan devrimci ruhu çağırıyorsun diyebilir miyiz bu romanda? Ve  bu ruh bugün hayatının bir döneminde cemaatlere bulaşmış, inançlı ama aklını kapatmamayı başarmış olanların solculara kulak vermesiyle mi dirilecek sana göre?

Sondan başlarsam, vicdanlı ve fedakar insanların büyük çoğunluğu geçmişte solcu-sosyalist oluyordu. Şimdi daha çok dindar oluyor, bir bölümü milliyetçi oluyor, en az oranda da sosyalist oluyor. Bir zaman gelecek oran yine tersine dönecek. Benim demek istediğim o. Bugün dindar olanların kendileri veya çok benzerleri tekrar sosyalist olacak. Olmak zorunda. İsterlerse hem dindar hem sosyalist olsunlar .

Daha önce de romanı ilk okuduğunda “bu roman devrimci ruhu çağırıyor” demiştin. Başka bir söyleşide de ifade ettim, şimdiye dek roman hakkında duyduğum en güzel cümleydi bu. Bunu başarmışsam başarmışım demektir, amacım tam da buydu.

 

 

Reklamlar