Küçük çocuk, mum ışığının odanın tavanından ve duvarlarından yansıyarak üzerine düşen loş ışığının altında, ablasının göğsüne yasladığı başını hafifçe yukarı kaldırdı. Yeni bitmiş bir masalın hemen ardından, mahmurlaşmış gözlerindeki uykuyu yenen merak duygusunun verdiği, dünya üzerindeki tüm kötü yürekli insanları bile dize getirebilecek tatlılığıyla seslendi:

-Peki, Karınca Ağustos Böceği’ne neden açmamış kapıyı? Yazık değil mi Ağustos Böceği’ne?

Loş ışığın altında kararıp yiten vücudunun aksine gözleri, işgal altındaki ülkelerin karartma gecelerinde yas tutan insanların yüzlerine düşen ay parçası gibiydi, kardeşinin göğsüne yaslı başını kalbinin dışa uzantısı gibi okşayan genç kadının. Ellerini küçük çocuğun saçlarından usulca kalbinin üzerine kaydırdı. Atışlarını hissetti ayasında. Kalbiyle kalbi aynı anda atıp susuyordu kardeşiyle. İkisi tek bir varlıktı sanki, öyle duyumsadı.

-Eğer aramızda kalacağına söz verirsen sana bununla ilgili bir sırrımı açıklayacağım, dedi usulcacık bir sesle, nefesiyle okşayarak kardeşinin saçlarını, aklını öper gibi gezinen parmak uçlarıyla.

Küçük çocuk ablasının ay parlaklığını taşıyan gözlerine doğru biraz daha çevirdi gözlerini. O anda ışık edindi onun gözlerinden sanki, güneşli bir günde şimşek çaktı da denizin üzerinde kayboldu gözlerinde, derinlerde bir yerde.

-Söz!

Ay gözlü genç kadının eli kardeşinin göğsünde bir yükselip bir alçalıyordu. Kabarıp çekilen bir deniz olmuştu elleriyle kardeşinin kalbi. Med ve cezir aynı yoksulluğu eşit oranda paylaşan bu iki kardeş arasında birini indirip diğerini yükselteceğine, ikisini de gökyüzünün en ucundaki maviye kadar yükseltiyordu yalnızca geceleri paylaşabildikleri bu masal zamanlarda.

-Gerçek aslında böyle değil. Bunu La Fontaine Amca’nı çekemeyen birileri uydurmuş. Karınca Ağustos Böceği’ne kapıyı açmış. Çünkü onu kendisi davet etmiş. Ağustos Böceği o kadar güzel dans ediyor, o kadar güzel şarkı söylüyormuş ki bütün karıncalar onu evinde misafir edebilmek için yarışıyormuş.

Genç kadının suyun altında uzun süre soluksuz kalıp, son anda yüzeye çıkanların yutarcasına çektikleri gibi çektiği soluğunu, kardeşinin küçücük ağzından usulcacık salıverdiği nefes izledi.

-Peki, Ağustos Böceği sahiden hiç çalışmıyor muymuş abla?

Abla göz çukurlarından taşmaya başlayan yaşları sesine yansıtmadı, yaşlar ayın şeklini biraz bozdu yalnızca, parlaklığını dünya üzerinde ateşten başka hiç bir ışığın olmadığı zamanlardaki gibi artırarak.

-Çalışmaz olur mu hiç! Ağustos Böceği’nin işi şarkı söyleyip, dans ederek hayatı güzelleştirmekmiş. Eğer o olmasaymış karıncalar o uzun ve sıkıcı kış günlerini nasıl geçireceklerini bilemezlermiş.

Gözlerini usulca pencereden dışarı taşırdı, ayla karşılaştı, artık ayın aynı yüze vuran iki yansımasıydı gözleri. Kirpiklerini açıp kapadı. Ay sonsuz gölgeye büründü bu küçücük zaman aralığında. Kardeşinin gözlerinde gezindirdi bir kararıp bir parlayan ışığını.

-Masal zamanlara uykunda devam etmelisin küçümenim. Ablanın karıncalar gibi çalışması lazım.

Küçük çocuk kapanmak üzere olan gözleriyle mum ışığını yakaladı son bir çabayla, gözleri ay tutulmasıydı o anda. Nefesiyle kelimelere şekil vermeyi başarıp uykusuna akıttı masal zamanlarını.

-Ama abla sen Ağustos Böceği değil misin?

Ay muma üfledi mum titredi. Söndü.

Cansu Fırıncı

 

Bu öykü ilk kez bloğumda yayımlanıyor.

Reklamlar