Bu yazı ilk kez bloğumda yayımlanıyor.

Yazı: Cansu Fırıncı

Not: İzleyemediyseniz çok şey kaçırdınız… Dua edin de dvd’sini yayınlasın Oyun Atölyesi… O güne kadar bekleyemeyecekseniz koşun Antonius ile Kleopatra’yı seyretmeye… Tabii yer bulabilirseniz… (Antonius ile Kleopatra yazısı da haftaya…)

Yaşamdan ölüme insanın yedi çağının Şekspir’in soneleriyle anlatıldığı oyun oldukça ilginç bir buluşun ürünü. Buluşun ilginçliği Şekspir aracılığıyla insanı anlatma fikrinin yanında bunu Şekspir’in yaşamının farklı dönemlerinde yazdığı sonelerinden bir kolaj oluşturarak yapma fikrinden ileri geliyor.

Fikrin ilginçliği kadar ince ayrıntılarına kadar tasarımlanmış, her bir soruna özgün buluşlar getirmiş bir yapı da ilk bakışta çarpıcı bir etki bırakıyor insanda. Örneğin Şekspir sonelerinin çevirilerinde yaşanan tartışmalar bile özenle değerlendirilmiş metinin oluşturulma sürecinde. To be or not tobe’nin üç farklı çevirisiyle birden buluşuyorsunuz oyunu izlerken “Olmak ya da Olmamak İşte Bütün Mesele bu “Bir İhtimal Daha Var O da Ölmek mi Dersin”, “Olmak ya da Olmamak İşte budur Soru”. Haluk Bilginer üşenmemiş, özellikle tartışmalı çevirileri ve ihtiyaç duyduğu kimi çevirileri yeniden çevirmiş oyun için…

Farklı çeviriler o kadar iyi bağlanmış ki birbirine dikiş yerleri sırıtmıyor, aynı kalemden çıkmış yanılsaması yaratıyor kulağımızda.

Vefa duygusu borcu da unutulmamış bu yapılırken. Bilginer’in çevirileri dışında çevirileri kullanılan çevirmenlere oyunun broşüründe teşekkür etmek de unutulmamış. Oyun Atölyesine yakışan bir tavırla emeğe saygı sergilenmiş deyim yerindeyse…

Şekspir dendi mi hem oyuncuların, hem rejisörün korktuğu, az sayıda elit izleyicinin ilgi gösterdiği oyunlar gelir Türkiye’de akla. Hatta genellikle Şekspir oyunları koymak isteyen ekipleri de halktan kopuk işler yapmakla itham eden dedikodular sarar tiyatro ortamını.

Kemal Aydoğan, oyunda köy seyirlik geleneğimizden unsurlar kullanarak, Şekspir’in sadece kentli, “san’at” erbabı kişilere hitap eden bir elit yazarı değil, herkesin anlayabileceği ve tat alabileceği bir yazar olduğunu ispatlamak üzerine kurmuş adeta rejisini. Oyun boyunca o kadar bizden, o kadar içimizden bir Şekpir’le karşılaşıyoruz ki onun adeta Anadolu’da doğup büyümüş bir âşık olacağına hükmedeceğimiz geliyor. Sanki Şekspir’le aynı masada yemek yemişiz, dertleşmiş, aynı ekmeği ikiye bölüp paylaşmışız kadar bizden bir Şekspir var karşımızda. Karacaoğlan mı Dadaloğlu mu bu dizelerin sahibi kuşkuya düşüyoruz bazen.

Bebeklik, çocukluk, gençlik, askerlik, yargıçlık, yaşlılık, ölüm… İnsanın her bir çağının Şekspir dizeleriyle temsil edildiği bölümlerde, Haluk Bilginer evrensel bir metnin özgün bir oyunculuk ekolü kullanarak nasıl “Türkiyelileştirilebileceğinin” de örneklerini veriyor oyunda. Üstelik hangi ulustan ya da kültürden izleyici izlerse izlesin oyunu, aynı tadı bulacaktır. Ulusal ile evrensel arasında uyumlu bir uygulamanın iyi örneklerinden birisi 7 Şekspir Müzikali. Herhangi bir seyircinin kucağına defalarca aldığı bir bebek var çünkü sahnede. Otobüse bindiğinde her birimizin saygıyla kalkarak yer verdiği yaşlı bir amca bakıyor gözlerimizin içine. Köyümüzü basan, askerde bizi iştimaya çeken bir asker elinde silah emirler yağdırıyor gözlerimizin içine bakarak.

Arkadaki küçük yükselti ve hemen onun arkasındaki trans paran perdenin arkasında çalarken görünen orkestra Brectiyen bir rejiyi anıştırıyor ilk bakışta. Bilginer kah sahnenin önünde kah yükseltide kah perdenin etrafından dolanan merdivenlerde ya da merdivenlerin birleştiği balkonda fısıldıyor dizeleri.

Yeni doğan bebekle ölüme uzanan pencere arasındaki mıktanısın kutupları arasındaki farkı keskin bir geçisin acımasızlığına ve uzaklaştırıcılığına teslim etmeden, iğneyle yavaş yavaş kazıyarak bizi kendimizle hesaplaşmaya itiyor oyunculuğuyla.

Sahneyi bu biçimde tasarımlayan Bengi Günay hem zaman ve mekândan soyutluyor bizi yani “zamandan ve mekândan” bağımsız bir alana taşıyor hem de somut bir zaman ve mekânda oyuna bağlanmamızı sağlıyor. Oyunun ve Şekpir’in sanatının katmanlı yapısını seyircinin algılayabileceği bir konuma “indirgiyor” bu biçimiyle.

Tolga çebi yaptığı müzik tasarımıyla farklı çağlara farklı müzik türlerini yerleştirerek zaman geçişlerini somutluyor ve Şekpir’in evrenselliğini başka bir açıdan tekrar yaratmış oluyor. Kah rap hak ala-turka müzik çarpıyor kulaklarımıza ve her kültürün içine sinmiş farklı Şekspir görüntüleri tek bir potada eriyerek kültürler arası etkileşimin “doğru” ve “somut” bir örneğini temsil ediyor.

Rejisinden, dekor tasarımına, oyunculuğundan müziğine kadar oyun baştan sona Şekspir’le Türkiyeli seyirci arasından “yerelleştirme” bayağılığına düşmeden yıkılması zor köprüler inşa etmek üzerine bina edilmiş. Bu niyeti de, eklektik yapı bir oluşmasına izin vermeden başarıyla pratiğe geçirmiş Oyun Atölyesi.

Seyircinin oyuna verdiği tepki de yapılmak istenenin doğru bir bakış açısıyla ve doğru araçlarla hedefin tutturulduğunu gösteriyor. Oyun boyunca ne hiçbir şey anlamadığı gözlerinden belli bir izleyici görebiliyorsunuz ne de perde arasında “Şekspir” üzerine yüksek bilgisini satmaya çalışan bilmiş Şekspir uzmanları. Oyun arasında da oyundan sonra da insanlar pek çok espriye gülerek yaşam ve ölüm üzerine konuşuyorlar. Oyun yalnız soneleri kullanarak izleyicisini savaştan nefret ettirmeyi başarıyor.

7 Şekspir Müzikali izleyicisini kaba propagandaya başvurmadan, “mesaj veriyoruz bakın ha” kolaycılığına kapılmadan, müzikalin ve güldürünün “hafif” uygulamalarına boyun eğmeden dönüştürüyor. Eğlenceden ödün vermeden “sanat” düzeyine erişebiliyor seyircisiyle birlikte.

Evrim Alaysa, Selen Öztürk ve Zeynep Alkaya, Tuğçe Karaoğlan genç yaşlarına rağmen, Şekpir oyununda ve Haluk Bilginer gibi bir oyuncuyla oynamanın ağırlığıyla birlikte bir müzikalde zaman zaman sahnenin yanında aşağı doğru sallanmak zorunda kalmalarına rağmen şarkı ve ezgi söylemenin ağırlığının altında kalmadan alınlarının akıyla oynuyorlar oyunda.

Bilginer’in farklı oyunculuk biçimine uyum sağlamanın ötesinde tek bir mekânda ve zamanda, mekânsızlığın ve zamansızlığın yarattığı ağır rejinin içinde her izleyenin oyunu anlamasının ve özümseyebilmesinin yolunu her adımlarında tek tek tuğla döşeyip bir yapıyı inşa eder gibi yükseltiyorlar binayı.

Yedi Şekpir müzikali bugüne değin yapılmış en evrensel ve en Türkiyeli Şekpir oyunlarından biri olmanın tezatlı ve geliştirici yapısını taşıyor ve temsil ediyor neticede. Oyunda kulaklarımızda şu dizeyle çıkıyoruz üstelik “savaşlar olmasa”…

Doğduğumuz anda ölüme kuruluysa saatler bu oyunu izlemeden ölmemek gerek öyleyse…

Reklamlar