Bu röportaj sol.org.tr’de kısaltılarak yayımlanmıştır.

Röportaj: Cansu Fırıncı

Cansu Fırıncı-Sevgili Renan önce şuradan başlayalım dilersen, tek kişilik gösteri yapıyorsun Aramızda Kalsın ismiyle. Biz evveliyatından başlayalım. Renan Bilek’in ilk tek kişilik gösterisi mi bu daha önce bu tarz bir çalışman oldu mu?

 

Renan Bilek-Var var. ’96 yılında, 16 yıl önce. Engin Yörkoğlu, rahmetli, Moğollar’ın davulcusu Jazz Stop diye bir yer açmıştı Beyoğlu’nda. Hem müzik yapılacak, hem de kabare gibi müzikli tiyatro oyunlarının, gösterilerin de yapılacağı küçük bir yer vardı hayalinde. Öncesinde insanların gelip bir şeyler de atıştıracağı bir cafe. Her akşam bir etkinlik oluyordu. Engin Yörükoğlu kendisi çalıyordu, bir grubu vardı. Metin Zakoğlu Bir Delinin Hatıra Defteri’ni oynuyordu. Bana da “Hadi sen de tek kişilik bir gösteri yapacaksın”, dedi. Ben tiyatro kökenli olduğum için böyle bir şeye alışık değilim, “ne yapacağım” demeye kalmadan tarih verdi. Verdiği tarihle konuştuğumuz gün arasında 20 gün vardı. Bu süre içerisinde bir şey hazırlayıp çıkmam gerekiyordu. Birincisi; Engin Ağabey kırabileceğim bir insan değildi, ikincisi; nedense, nasıl olduysa “Yaparsın Lan!”, durumuna geldim. O zaman işte böyle yine müzikli, arada şarkılar söylediğim bir “şey” yaptım. “Şey” diyorum çünkü bir tiyatro değil o, stand-up da pek değil, meddah da değil, hepsinin özelliklerinden parçalar taşıyan bir şey. Ben özellikle bu yüzden tek kişilik gösteri diyorum. O zamanlar ’96 senesi ‘Susurluk’ zamanıydı. Bir Laf Etmeli isimli bir gösteriydi. Ve şunu fark ettim, neler anlatabilirim diye düşünüyordum, çevremizde olan olaylar, gazetelerde gördüklerimiz, etrafımızda dönenler, insanların gördükleri, tepkileri üzerine konuşurken, ben parça parça anlatıyorum, bütününde hazırlarken aslında alttan alta dramaturgisini kurmuşum. Tiyatro kökenli olmamdan kaynaklı, söylediğimin arkasından ne gelir, nereye gider diye düşünürken kurduğun yapı bir format çıkartıyor. Orada kahraman arayışı, kahramana ihtiyaç duymak, hep kahramanlara sallamak gibi bir konu açıldı önümde. Dolayısıyla yapı bunun üzerine kuruldu daha sonra. Ne kadar devam ettim diye düşünüyorum herhalde 4-5 ay. 6 aydan fazla değil kesinlikle çünkü Jazz Stop okul oldu sonra. Okul olunca ben nerde devam edebilirim gösteriye diye araştırdım. Ama pek öyle bir yer bulamadım. Orası içki ruhsatı olan bir yer değildi, insanlar tezgâh altından gösteri başlamadan önce birer kadeh bir şeyler alıyorlardı ellerine, sandalyeler karşıya diziliyordu, izleme düzenine geçiliyordu bir tiyatro sahnesi gibi. İnsanların ellerinde bir şey varsa başlamadan önce onu içiyorlardı, asıl olarak bir şey izlemeye geliyorlardı. Ama benim bulduğum yerlerde, ki sadece Cem Yılmaz vardı o dönemde, Leman’da yapıyordu gösterisini, Mehmet Esen Leman’da yapmıştı sanırım yine Almanya’ya dönmüştü o dönem, başka da kimse yoktu ortalıklarda, club mantığında yoktu diyorum tabii, yoksa Türkiye’de stand-up ilk kez Rüstem Batur yapmıştı ama o tiyatro gösterisi gibi sahnede yapıyordu, başka neresini bulsam bardı zaten, restaurant-bar gibi yerlerdi hatta ve insanlar içki içmeye geliyordu bu yerlere, diğer kültür daha yaygınlaşmamıştı. İnsanlar içki içmeye gelecekler o arada birisini seyredecekler, ben pek istemiyordum bunu. İçki kafası çok başka bir kafa ve ben çok mutlu olmuyorum o kafadan, yani içkiye yönelik ya da içki sayesinde etkili olan espriden ben çok haz etmiyorum. Ne kadar zeki olursan ol şişede durduğu gibi durmuyor, bir süre sonra zemin kayıyor, onun için ben devam etmek istemedim, bıraktım. Aradan 2-3 sene geçince tiyatro kurmak istedim, çünkü şu duygudayım, tek kişilik gösteri yaptım, katladım onu cebime koydum artık, tiyatro kurmak işiniyse beceremedim, bir araya gelen insanlar dağılmak zorunda kaldı, herkesin işi gücü vardı, sonra boşver dedim bıraktım hayata öylece. İlk kez 16 sene önce yaptım tek kişilik gösteriyi, deneyimlediğim bildiğim bir şey olduğundan şimdi daha rahatım ama 16 sene az buz bir zaman değil, supleksini, ritmini, onun kendi tampelemanını yakalamak için zamana ihtiyacım vardı onu da ancak sahnede yakalıyorsun. Bu yüzden bodoslama turnelerle başladık işe. Zaten ben de bunu istiyordum, turne istiyordum.

 

İlk kez tecrübe ettiğinde tek kişilik gösteriyi insanların katkısına açık bir tarzı mı yeğlemiştin yine, yoksa anlatacak çok önemli şeylerin vardı ve insanlar dinlemeye mi geliyordu?

 

O zaman da seyirciyle iletişim kuruyordum. İnteraktif kelimesini ben çok sevmiyorum ama oysa onun tanımı, evet seyirciyle muhabbeti seviyorum, onu anlatının içine katmayı seviyorum ama tiyatro kökenimiz de öyle aslına bakarsan, seyirciyle birlikte bir şeyleri örmek hoşuma gidiyor açıkçası. Ama sonuçta kanava zaten belli, onlar sadece fikir belirtebiliyorlar zaman zaman yoksa oyunun gidişatını seyirci belirlemiyor. Tiyatro sporu gibi doğaçlama bir oyun değil benimkisi sadece arada sohbete dönüşebiliyor seyirciyle. Daha önce de böyleydi bu, sahneye birilerini alıp sahne gerçekleştirdiğim oluyordu, “hadi sen şimdi şusun ben de buyum, oynayalım,” diye epizotlar vardı, şimdi de var.

Sanki o zamanlar, nasıl diyeyim, daha politik bir kitle vardı. Politikten kastım şu hayata karşı düşünceleri net, duruşu belli, tarafı belli, yorumu olan insanlardı. Sanki şimdi kafalar daha karışık, 16 yıl önce yaptığım salon 80-90 kişilik bir yerdi. 30- 40 kişi ile başlamıştım bir iki hafta içinde 80-90 kişi toplamaya başlamıştık. Her hafta bu kadar insan bulmak zor olmuyordu İstanbul’da o dönemde, bence şimdi aynı işi o tarz bir yerde yapmaya kalksam o kadar insanı her hafta toplamak zor olacak. Ama o döneme göre daha büyük, kalabalık salonlarda oynuyorum şimdi, 400-500 kişilik salonlarda oynuyorum. Biraz da televizyonun etkisiyle başka bir konumda başlamış oldum. Yine tek kişilik gösteri yine ben anlatmak istediklerimi anlatıyorum ama burada başka bir şey var: Şimdi daha büyük kitlelerle buluşuyorum, genellikle televizyondan tanıyıp geliyorlar. Ben hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını, 25 senelik çalışmanın bir anda çıkmadığını dolayısıyla alt yapısında başka şeyler olduğunu anlatarak başlıyorum. Bir televizyon karakteri için gelmiş olsa da seyirci oradan Renan Bilek ile ayrılmış oluyor, “Bir dahaki Renan Bilek gösterisinde buluşmak üzere,” ayrılmış oluyor. Zaten istediğim de buydu. Çünkü öteki türlüsü sadece suya yazı yazmak, ayakları havada kalıyor. Ama bizim de bir biçimde insanlara ulaşmamız lazım. En azından evden çıkanlara! Çünkü şu önemli bir yanılgı: Sadece televizyon seyreden gidip yine televizyon seyrediyor, bense televizyon seyretmesine rağmen onun başından kalkıp, sinemaya, tiyatroya gidenlerle buluşmaya çalışıyorum. Sanırım bu konuda artık doğru adımları atmaya başladık. Daha geniş bir yelpazede, kafası karışık bir kitle ile buluşuyoruz. Onlarla hiç değilse bazı konularda tartışıp, uzlaşıp eğlenceli bir zaman dilimini paylaşabiliyoruz.

 

Televizyon izleyen sadece televizyon izliyor, onun başından kalkmıyor, dedin. Senin gösterinin tanıtımındaysa dizide oynadığın Süleyman karakterini çok çağrıştıran bir görsel var. Eğer durum buysa, bu tutumunda bir çelişki yok mu?

 

Hayır, bir çelişki yok. Süleyman takım elbise giyiyor, ben de takım elbiseli fotoğraf çektirdim. Ama 16 sene evvel de gömlek, yelek, pantolon giyiyordum. Bugünse bunların üzerine sadece bir ceket ve kravat eklendi. Onları da oyunun hemen başında çıkartıp atıyorum zaten. İşte siyah tişört, siyah şalvar, budur stand-up kıyafeti diye bir şey yok benim için. Bu kıyafeti şu yüzden kullanmak zorunda kaldım: İstanbul’un dışına çıktığınız anda isimden ziyade cisim biliniyor. Çok güzel bir oyun hazırlarsın, afiş yaptırırsın ama afişe bir sürü oyuncunun fotoğrafını koyarsın, insanlar bakarlar ve “Şu geliyormuş, bu geliyormuş,” derler. İsimle çok ilgilenmezler. Dolayısıyla biz de fotoğraf koyduk afişe. Yoksa “Kim lan bu” olacaktı, şimdi “Ha, bu o” diyorlar. Şunun önüne geçemiyorsun zaten Anadolu’da, organizatör el ilanı bastırmış mesele “Öyle Bir Geçer Zamanki’nin Süleyman’ı Geliyor,” diye Süleyman gelmiyor Renan Bilek geliyor ama bunun önüne geçemiyorsun, adam öyle satabiliyor biletleri ve pek çok insan da böyle geliyor. Ama anlatmak istediğim şey şu: O gelenler de sadece televizyon izleyip de “Oooo! Süleyman geliyormuş, gidelim, görelim” diyen değil yine televizyon izleyip, aynı zamanda sinema, tiyatroya gidenler. Polat Alemdar gelmiş, tiyatro oynuyormuş desen, sadece televizyon izleyen adam kalkıp gelmiyor. Şuna geliyorlar, adam sokakta dolaşıyorsa, imza almaya, fotoğraf çektirmeye… Bir gösteri yapmaya kalksa, zaten sokağa çıkan, bu emeği veren, çabayı gösteren geliyor. Bu kendi içinde de bir çelişki barındırmıyor çünkü daha önce ulaşamadığın bir kitleye ulaşıyorsun. Gelen herkes Renan Bilek’i tanımıyor ki! Senin tiyatrocu, müzisyen olduğunu bilmiyor. İçinde bazıları hatırlıyor. Geçen benim uzun saçlı halimi hatırlayan birileri çıktı mesela. Ama şöyle oluyor “Aa, evet ya! Bu oydu!” diye hatırlıyorlar. Daha öncesini hatırlayanlar da çıkıyor, “sen komedi dizilerinde oynamıyor muydun?” diyenler var. 22-27 yaş arasında Rasim Öztekin, Demet Akbağ, Erol Günaydın ile filan oynadım televizyonda. Oralardan hatırlayanlar da oluyor ama bunun üzerinden 20 sene geçmiş. Yani bunu söyleyen de en iyi ihtimal ile 35-40 yaşında birisi. Dolayısıyla yeni bir kitle ile tanışma fırsatı oluştu benim için. Benim televizyonu bıraktığım gün doğan çocuklar 15 yaşında, öyle düşün. Şimdi çok yeni bir kuşak var. Onların anneleri, babaları geliyor ağırlıklı olarak. Orta yaş ilgisi var çok fazla. Bir de televizyonun şöyle bir avantajı ve dezavantajı var: Salonda çok geniş bir yaş yelpazesi oluyor. Bu hem iyi hem kötü! “Benim kitlem şunlardan oluşuyor” diyebileceğin bir kitle yok karşında, scala çok geniş, hepsini memnun etmek zorundasın. Ama şundan kurtarmış oluyorsun kendini, hepsi o Süleyman ile giriyorlar içeri ama Renan Bilek ile özdeşleşerek çıkıyorlar, çıkacaklar daha doğrusu, bu olacak ilerde. Bir çelişki olarak görmüyorum bilakis televizyonu sadece tanınmanın bir aracı olarak gördüğüm için onun bir etkisi olarak düşünüyorum.

 

Hadi biraz daha kurcalayalım burayı… 16 yıl önce bir dostunun zorlamasıyla başladığın tek kişilik gösterini, 5 ay sonra bıraktın. Yeniden yapmaya da niyetin yoktu. “ Tecrübe ettim, katladım, cebime koydum,” diye düşünüyordun. Zaten hem tiyatroda hem müzikte alt yapısı sağlam bir sanatçı olarak Türkiye’nin en çok izlenen dizilerinden birisinde oynadığın Süleyman karakteri ile yeniden gündeme geldin. Sonra bunca yıl sonra tek kişilik gösteri yapmaya nasıl karar verdin?

 

Ben aslında tiyatro yapmak istiyordum. Dizi nedeniyle 2 senedir yapamıyorum. Ondan öncede son oynadığım oyunda, Mask-Kara tiyatrosunun Velev ki Tartüf oyunuyla da çok fazla turnemiz olmadı. Tek tük kimi yerlere gidebildik. Ben tiyatro yapmayı ve gezmeyi çok özledim açıkçası. Belli bir yaştan sonra ince eleyip sık dokuyorsun. Belli koşullar artık ağır geliyor bünyeye. Fakat diziye başladıktan sonra da bana bir iki oyun teklifi geldi ama şurada bir sorun var: Çok yoğun bir tempo ile çalışılıyor dizide ve programı hazırlayan insanlar sürmenaj vaziyetindeler, herkesin programını denkleştirmeye çalışıyorlar. Şimdi, onlara bir iki gün için nazım geçiyor, onların da bana geçiyor, tiyatro için daha çok geçer ama ne zaman, oyun çıktığı zaman. Oyun çıktığı zaman sorun yok. Ben yazın prova yapan bir ekip olsaydı mesela yazın provalara girerdim, kışın oynardım. Ama hep Eylül-Ekim gibi provalara başlanıyor, bana gelen teklifler öyleydi en azından, yaz için bir teklif gelmedi. Sen oyun takvimini verirsin, ekip ona göre programını hazırlar ama provada öyle olmuyor, minimum 1 ay prova yapıyorsun ve tiyatrodaki tüm insanlar bunu bilmelerine rağmen sen provalara gidememeye başlayınca çekimler nedeniyle, sorun oluyor. Bana yapsalar ben de uyuz olurum tabii ki, tiyatro yapacaksan bunun önlemini alacaksın, diye düşünüyorsun ama öyle olmuyor işte. Dolayısıyla ben bana gelen teklifleri çok açık olarak bu nedenle reddettim. İçlerinde bir iki tanesi vardı ki çok eğlenceli olabilirdi. Zaman ayıramayacağımı, aksatmak zorunda kalacağımı ve bundan rahatsızlık duyacağımı söyledim. Biz seni idare ederiz, diyenler oldu, ama aldığın kültür nedeniyle bu olmuyor işte, aksatınca hakikaten çok rahatsız oluyorsun. Dolayısıyla ben tiyatro yapamadığım için tek başıma bir şeyler yapmak istedim, bu bir. İkincisi; Şimdi öyle şeylerle karşılaşıyorsun ki “çok güzel müzik yapıyormuşsunuz, albüm yapmayı düşünmüyor musunuz?” diyen dizi izleyicileri çıkıyor mesela! “Evet, yenisini çıkartmayı düşünüyorum,” diyorum ben de. Üç kere çaldım dizide, ilkini kamera karşısında canlı çaldım, sonra stüdyoda kaydettim, ikincisini stüdyoda çaldım, üçüncüsünü de arkadaşlar alt yapısını hazırlamışlar stüdyoda, gidip söyledim, ben sadece okumaya gittim. Yıllardır kullandığım meziyetlerimden ve yaptığım işlerden insanların bilgisi yok ve sürekli bu sorulara maruz kalıyorsun dolayısıyla dedim ki bunun anlatılması lazım kendi adıma. Yarın Renan Bilek tiyatro yapacaksa, konser verecekse sürpriz olmamalı, insanların öğrenmesi lazım. Biraz da tek kişiliğe bundan yöneldim. İlk nedeni şu yani “Ulan tiyatro yapamıyorum, canım çok çekiyor,” sahne tozunu bir kere yuttuk çünkü… İkincisi gezmek, bir yerlere gitmek istiyorum, en son ne zaman gittiğimi unuttum. Turne filan olmayınca da çok gidemiyorsun. Paran varsa zamanın yok zamanın varsa paran yok! Dolayısıyla iş olarak gidince bahanesi oluyor. Bundan sonra tek kişilik yapar mıyım bilmiyorum. Çok büyük avantajı var. Çok büyük rahatlıkları var. Plan-program yaparken çok rahatsın, kimseye bağlı değilsin. Aramızda Kalsın çok özel gibi geldi bana, büyük olasılıkla, büyük konuşmayayım ama ben bunun dvd’sini çıkartmam herhalde. Aramızda Kalsın’ı yıllarca oynarım belki, yeni şeyler ekleyerek, değiştirerek, şu ana kadar gittiğim hiçbir yerde aynı oynamadım zaten. Bulunduğun yere göre, ruh haline göre değişiyor pek çok şey. Tam anlamıyla bir buluşma gibi oldu seyirci ile. Bu buluşmayı sürdürebilirim insanlarla. “Neymiş bakalım aramızda kalacak şey” diyip gelenlerle bir buluşma. Dolayısıyla tek kişilik bir daha düşünür müyüm? Şimdiki aklımla, düşündüğüm şey 2-3 en fazla 4 kişilik bir oyun. Ama ne zaman? Bilmiyorum. Çünkü onda da belirleyici olan senin dışında etmenler oluyor. Zaten tek kişilik doğaç bir iş yapayım gibi bir düşüncem yoktu en başında, yazmaya kalktım önce. Baktım yetişemiyorum, hep hayatta bazı şeylere takılıp üç sayfa geriden okumaya başlamak gibi, o zaman dedim böyle yapmayayım, daha önce yaptığıma biraz sırtımı yaslayayım, nasıl olsa daha önce yaptım, aslında derdim tek kişilik bir oyundu yola çıktığım zaman. Şu anda en doğrusunu yaptığımı düşünüyorum, hem tanıtım hem de mutluluk anlamında doğru olduğunu düşünüyorum.

 

Türkiye’de bir meddah geleneği var, senin de tiyatro yaşamında önemli bir yer tutan Ortaoyuncular’ın ustası Ferhan Şensoy’un yarattığı tek kişilik oyun geleneği var, 15 yıldır da Cem Yılmaz’ın öncülüğünde stand-up geleneği oluştu ülkede. Renan Bilek Aramızda Kalsın’ı hazırlarken bu anlatı biçimlerine nerelerde eklemleneceğim, bu sahneleme yöntemlerinden nerelerde ayrılacağım gibi bir hesabın içinde oldu mu? 

 

Hayır, hiç öyle bir hesabım olmadı. Ne pozitif anlamda ne de negatif anlamda. Yani ne bir kıyas düşündüm ne bir fark düşündüm. Çünkü ben başkalarına ya da başka şeylere göre kendini konumlandıran bir adam değilim, ben ne yaptığına bakan bir adamım. Şu mesela bir avantaj olabilir: İnsanlar tek kişilik gösterilere alıştı hiç olmazsa. Bu bir avantaj, bu bir silah… Yani 15-16 sene önce yaptığımızda bunu yapan çok fazla insan yoktu. Ve insanlar tereddüt ediyorlardı, tek başına o kadar süre sahnede birisini izleyecek olmaktan. Şimdi pek çok tek kişilik gösteri çeşidi var. Bu 15 sene içerisinde şunu kurtarmış olabilirsin: Evet insanlar alıştırlar, bunu sunmak zor olmuyor artık. Meddahsa bizim kültürümüzde olmasına rağmen, yalnızca ramazan gecelerinde hatırlanan bir şeydi. Bana meddah yapar mısın dersen, yapmam. Sadece 30 güne sıkıştırılmış bir şey girişmeye niyetim yok. Ben orda değilim yani, kafa olarak orda değilim. Yoksa konumlandırmak açısından değil. Ben bu işe soyunurken sadece kendi şartlarıma baktım. Az evvel sıraladım gibi.

 

Aramızda Kalsın, biraz da apar topar çıktı sanırım yola. İlk gösterimini Ankara’da tam da hazırlanamamışken gerçekleştirdin bildiğim kadarıyla. Belki de kafanda daha tam olarak ne söyleyeceğine, neleri anlatacağına bile son noktayı koyamamışken… Biraz o günden bahsedelim mi?

 

O dönem bazı durumlardan çok hazırlanamadım, evde kafayı toplayamadım, Ankara’ya erken gitmek istedim. Notlarım var, kaç zamandır üzerinde çalıştığım şeyler var ama bir türlü o son darbeyi vuramıyorum kafamda. Erken gideyim dedim, tam da kar zamanı. Pazartesi oyun, Cumartesi’den gidelim dedik, olmadı çünkü organizatör arkadaşın oyunu vardı İstanbul’da. Akşama ancak çıkabilecektik yola, ben de açıkçası çekindim, akşam çıkmayalım dedim yola kar şartlarında yollardan ötürü. Pazar günü çıkalım dedim, yol şartları çok kötüydü yine akşamüzeri varabildik otele. Ben Cumartesi gidelim, Pazar kalkayım, bütün sistemi oturturum diye düşünüyordum. Sonra çok istediğim gibi olmadı. Pazar gece iki üç saat kadar uyuyabildim ama sabaha kadar dersem yanlış olmaz resmen kıvrandım. Yürümüyor, istediğim şeyi bir türlü oturtamıyorum. Kafam da çok dağınık o aralar. Pazartesi erkenden kalktım, kahvaltıya indim, sonra “odama çıkıyorum, biraz çalışacağım” dedim oyun saatine kadar. Herhalde bir iki saat kadar sonra indim aşağıya ve artık kafamda oluşmuştu. Hani, anlat deseler anlatamazdım ama ben artık şöyle söyleyebiliyordum “Tamam tamam, artık oturdu kafamda”. Bazı notlarım vardı, ben onları sahneye taşıyorum, nota sehpam var benim şarkı sözleri için kullandığım, notları o sehpaya astım, ama şunu düşünemedim sahneye çıktığım zaman gitar çaldığım yer, nota sehpası sahne gerisinde fakat oyunu sahnenin önünde oynuyorum yani notların geride kalmış oluyor, çok saçma bir durum! Arada bir oyunu kesip “pardon” diyip notlara bakacak halin de yok. Çıktım sahneye ve notları da sanki çok yakından bakacakmışım gibi, ufacık, kargacık burgacık yazmışım hiçbir şey okumaya imkân yok. Onların güveniyle çıktım ben sahneye ama hayır hiçbir yardım alamıyorum. Dedim ki “inceldiği yerden kopsun, yürü! Zaten aramızda kalacak yürü!”. Zaten ilk perde daha durağan geçti. Çünkü çok uzun zamandır yapmadığın bir şey, salonu dinliyorsun, reaksiyona göre yol almaya çalışıyorsun, tartıyorsun, nereden nereye bağlayacağını düşünüyorsun, iki cümle söylemiyorsun yalnızca, kafada bir sürü şey geziniyor. İlk perde bitti, her şey güzel görünüyor ama bana göre tempo düşük, dağıldığımı düşünüyorum, fakat aslında doğru olan da buymuş! İkinci perde bir çıktım bu sefer de hızlı konuşuyorum. Kafanda bir sürü şey var, hemen anlatmak istiyorsun, dökememişsin, paylaşmak istiyorsun… Hızlı konuşmada çok büyük sıkıntım var, bazen seyirci senin kadar hızlı algılayamıyor, bir. İkincisi, algılayanlar da sonrasında bir şey gelecek “adam susmuyor” bir türlü diye gülemiyor, alkışlayamıyor. İlk gösterimin Ankara’da olmasının bir avantajı vardı, ki Ankara’da oynamayı düşünmüyorduk başta, şans eseri, anlık bir şey oldu. “Ankara olur mu?”dediler “Olur, siz salonu dolduracaksanız olur” dedim organizatör arkadaşlara. Çünkü sen de bilirsin ölçümlemek için çok iyi bir yerdir Ankara. Yani mesela orada oyun çok iyi geçer ya da çok kötü geçer o değildir kıstas, sen salonu izlersin kötü de geçse iyi de geçse bir fikir edinirsin, “tamam” ya da “hayır”. Çok iyi gözükür, olmayacağına emin olursun ya da çok kötü gözükür “Abi, yürür bu” dersin. Ankara seyircisi çok net bir tepki verir, anlarsın yüzünden ne düşündüğünü. Dolayısıyla biraz hani “madem bu işe gireceğiz Ankara’da tartalım,”dedik. Çok güzel bir geri dönüşüm aldım, çok mutlu ayrıldım oradan. Dedim ki “o zaman tamam hadi devam ediyoruz”. Zaten ilk oyunla ikinci oyun arasında on beş gün kadar var. Aradaki birçok oyun hengâmeye geldiği için orada yürüyemeseydik devam eder miydik bilmiyorum. En azından revizyon yapmak, gözden geçirmek gerekirdi. Zaten kendime güvenirim, güvenmeyeceğim bir işe girmem ama imanım tazelenmiş, güvenim artmış olarak çıktım o salondan. Hani rock konserlerinde müzisyen koşar koşar da bırakır ya kendini seyircinin üzerine, işte ben de öyle bıraktım kendimi Ankara seyircisine ve onlar beni ellerinin üzerine alarak oynattılar, rahatladım, açıldım… Ama Bursa’da oynamış olsaydım ilk oyunumu böyle olmazdı mesela. Bursa seyircisi bir acayip. Sen izin verene kadar, bunu ima edene kadar alkışlamıyor, bekliyor. Saygısızlık olarak görüyor, gülmüyor, kendini tutuyor. Sen eğer seyirciyi seyretmiyorsan, seyirciyi izlemiyorsan, hani “ışık nedeniyle seyirciyi göremiyorum” ya da “bakınca konsantrasyonum dağılıyor, o yüzden boşluğa bakıyorum” diyorsan yandın! Çıktım ben sahneye, koridor gibi bir salon, üç sıradan sonrasını göremiyorsun. Yırtınıyorum, kıvranıyorum reaksiyon gelmiyor. İlk şarkıyı çaldım, şarkıya alkış gelmedi. Bir iki kişi alkışlar gibi oldu, hemen kestiler, onlara gülümsedim, pat diye salondan alkış geldi. “Ha! saygısızlık olmasın diye, izin bekliyorlar” dedim “tabii dedim, çekinmeyin bundan” ondan sonra işin rengi değişti. İlk oyunun bu olduğunu düşün, tam hazırlıklarını yapamamışsın, tereddütlerin var, ilk kez bu seyirci ile karşılaşmış olsaydım çok şey değişirdi! Sonradan anımsadım, Yasemin Yalçın ile dolaştığımız zamanları, ilk yırtılış yeri vardır seyircinin, alkışlamazlar rahatsız etmemek için, perde bitince alkışlarlar. Perde biter bir alkış patlar! Mesela o zamanlar şunu dediğimi hatırlıyorum “Nasıl ya! Tek bir espriye gülmediler, bir kere bile alkışlamadılar, meğerse beğenmişlermiş,” bir anda bu geldi aklıma. Meğerse Bursa böyle bir yermiş! Bunları filan unutmuşum mesela, yıllar var turne yapmıyordum çünkü. Bunları hatırlamak benim için çok eğlenceli oluyor, bildiğini sandığın bir şeyi hatırlıyorsun, yeniden keşfediyorsun.

 

Seyirci sahnede seni takım elbiseli kıravatlı filan görünce sanki bir tipleme ile sen insanlara çok komik bir şeyler anlatacaksın gibi geliyor. Fakat senin ilk yaptığın şey nedenini izah edip ceketi ve kıravatı çıkartmak oluyor. Ve o andan itibaren de biz Renan Bilek’in hayatını öğrenmeye başlıyoruz. Kurtalan Ekspres’ten tut da Moğollara, Yasemin Yalçın’a, Ferhan Şensoy’a, Cem Karaca’ya kadar sanat hayatında önemli yeri olan pek çok kişi ya da kurum ile ilgili anılarını dinliyoruz. Senin hayatının belli bir evresini, çocukluk hikâyelerini, aile hayatını filan öğreniyoruz. Peki, seyirci bu anlattıklarında ne buluyor da oradan belirli bir doygunlukla, gülerek, hüzünlenerek çıkıyor?

 

Bence iki sebebi var. Bir, televizyon dizisinden tanıyanlar için farklı. İki, onları da kapsıyor ama müzisyen ve tiyatrocu olarak tanıyanlar için farklı. Sadece televizyon dizisinden tanıyıp “ama bu adamda başka, ilginç bir şeyler daha var, ben bu adamı izlerim” diyip gelenler için, o geçmişteki dolu yaşanmışlık, yani o yirmi küsur sene içinde çalıştığın, birlikte olduğun insanlar ve senin hayatına değen insanlar bu ülkenin önemli, kalburüstü insanları, tiyatroda da müzikte de. O değerleri sürdüren çok az kimse kaldı dolayısıyla onların etkisi var senin üzerinde. Ve insanlar o insanları görüyorlar önce anlattıklarında. Maalesef pek çoğu da rahmetli oldu oyunda andıklarımın. Bir kısmı için o insanlarla anılmak, o insanların etkisini senin üzerinde görmek ve televizyonda gördüğü adam için “bu farklı birisi” derken sadece oynadığın karakterden değil senden aldığı izlenimle şunu düşünmesi “evet bak ben bu farklı diye düşünmüştüm zaten” sanırım bu var. Ama bundan daha öte şöyle bir şey var bence: Orada anlattığım hikâyeler benim anılarım değil sadece. Benim şahit olduklarım, benim birebir yaşadıklarım ama genel çerçeveyi de o dönemi, ilişki şeklini de yansıtmış oluyorsun. Ve bir sürü insanın da hayatına değiyor bu. Yani çoğu insan aynı dönemi yaşadılar ve benzer yaşanmışlıklar var hayatlarında. Dolayısıyla seni izlerken gördükleri şey kendi hayatlarına da değiyor. Bence bu alışveriş var burada çünkü net anlaşılan yerler var. Aslında çok özelmiş gibi anlattığın ama net algılanan yerler. Sanırım bu ortaklaşma o tadı veriyor. Bir dönenim hayat tarzı, bakış açısı, insan ilişkilerinin ortak paydası var o insanlarda ve bence o insanlar benim hayatımı dinlemiyorlar kendi geçmişlerine gidiyorlar, insani temelleri yakalıyorlar. Kâh gülerek kâh hüzünlenerek ama kendi hayatlarını, geçmişlerini yakalıyorlar.

 

Sanırım şöyle bir amacın yok: Ben insanları karınları ağrıyana kadar güldüreyim! Oysa ki revaçta olan tarz bu. Böyle bir riski nasıl göze aldın?

 

Öyle bir komiğe inanmıyorum ki ben! Öyle bir gülmeye çok inanmıyorum. O sadece bir komiklik, bu ülkede bunu çok iyi yapan insanlar var. Benimki öyle bir komik değil çünkü ben hayatın sadece gülmek olduğuna inanmıyorum. Öyle olmadığını hepimiz biliyoruz. Öyleyse insanların sadece gülmesini beklemek bana mantıklı ve akıllıca gelmiyor. Bir de bazı komik durumların öncesi var, bir hikâyesi var çoğu zaman. Bir de bunu çok tartmadım açıkçası. Çok umurumda değil gelsinler karınları ağrıyana kadar gülsünler filan çok da derdim değil. Hayır, ben çok özel şeylerimi paylaşıyorum zaten finalde de söylüyorum gelen dostlara “bugün çok özel şeylerimi öğrendiniz” diye. Bu bir buluşma aslında. Belki de bu samimiyet bu sıcaklık insanlara hoş geliyor. Çünkü çok ciddi olarak sanal bir hayat var artık. İnsanlar kendilerini oldukları gibi tanıtmıyorlar. Tanıtmaları gerekir mi o da tartışılır tabii. Ama gördüğünün arkasında başka insanlar çıkıyor. Mesafe koymak zorunda kalıyorsun. Bunlar bir eleştiri değil ama bir tespit. Bunu sebepleri de var mutlaka. Benim gösterimdeyse her şey çok daha samimi. Bir de hakikaten öyle bir komiğe inanmıyorum ben ya! O başka bir şey, ben o anlamda komik değilim. Olsa olsa eğlenceli bir adam olabilirim. Bunu bir risk olarak görmedim bu yüzden hatta bilâkis risk değil bir farklılık olarak, tarz olarak görüyorum. Belki karnımız ağrıyana kadar gülmeyeceğiz ama hayata değeceğiz!

 

Cem Yılmaz bu anlamda çok başarılı bir stand-upçı bana sorarsan. Zaten şöyle tanımlıyor komedisini “Bileti alacaksınız, buraya geleceksiniz, gülmekten öleceksiniz. Altı leşim var şaka değil. Ama buradan çıkınca ne anlattı adam diye sorunca hiç bir şey söyleyemeyeceksiniz. Ben güldürürken düşündürmek diye bir şeye inanmıyorum, ne yani karşımdaki insan salak mı, kendisi düşünemiyor mu!”Senin de gösterinde mesaj vereyim, insanları sorgulamaya sevk edeyim diye özel bir derdinin olmadığı çok açık. Ama oradan çıkınca pek çok şeyi sorgularken buluyorsun kendini. Televizyonun hayatta kapladığı yeri, popüler kültürü, sanatçının televizyonun etkisinden nasıl sıyrılacağını, hangi aşamalardan geçerek bir yerler geldiğini, insan ilişkilerini, toplumun geldiği yeri, aşkı, aileyi, insanı vesaire. Sen devam edersin etmezsin bu gösterilere ama şunu söylemek mümkün mü: Bu tek kişilik gösteriler için verili olanların yerine alternatif bir model oluşturabilir mi?

 

Bunu ben demem. Ama şimdi sen anlatırken dinlediğim şey benim de hoşuma gitti. Yani bunu ben yapmasaydım, “böyle bir şey gördüm baba git seyret” deseydin hakikaten ilgimi çekerdi. Tıpkı senin ilgini çektiği gibi. Ben Cem Yılmaz’ı çok beğenirim aynen de dediklerine katılıyorum, işini çok iyi yapan bir adamdır ama işini çok iyi yapıyor olması onunla aynı düşüncede olmamızı gerektirmiyor. Ben Kenterler’i de çok beğenirim mesela ama gidip Kenterler’in repertuarında oynamak istemem. Başka bir iştir çünkü o. Aynı şey bunun için de geçerli. Bu anlamda şimdi sen anlatırken düşündüm, dışarıdan bakınca çok matematikmiş gibi geliyor, yani böyle böyle yap diye anlatabilirim birisine, çok güzel kurmuşsun yapıyı ama ben böyle kurmadım ki! Peki, ben nasıl vardım buraya? Ferhan Ağabey’den başlayarak gelişen süreç, aldığımız eğitim, dünyaya, sahne üzerine, gösteriye bakışını da şekillendirmiş zaten. Dolayısıyla gösterinin kendi içerisinde bir kurgu oluşmuş. Ve bu kurgu da seni buraya getirmiş. Bence zaten üreten ile bunun eleştireni ya da sosyologu arasında böyle bir fark var: Üreten bu kadar matematik üretmiyor! Üreten duygusuyla, hissiyatıyla üretiyor, beyninin de etkisi var mutlaka tabii ama bu kadar matematik düşünerek üretmiyor. Bütününü bu kadar oluşturabileceğini sanmıyorum ben üretenin. Ama eleştiren ya da bunun sosyolojisini yapan insanlar için daha net çözümleme şansı var. Dolayısıyla “bu tarz bir alternatiftir” diye bir şeyi ben söylemem çünkü bir sonraki yapacağım işin böyle bir tarz olup olmayacağını ben bilmiyorum. Bundan emin değilim. Bu benden çıkandı ben böyle yaptım. Birileri değerlendirip böyle bir yere koyabilirlerse bu onların becerisi. Ben bu beceride değilim, orada değilim çünkü kafa olarak. Kendimi böyle bir cendereye sokmak, gelecekte yapacağım işlere bugünden böyle bir ipotek koymak istemem açıkçası.

 

 

 

Türkiye’nin en önemli tiyatrolarından birisinde çok genç yaşlarda sahneye çıktın. Ortaoyuncular’da. Çok önemli ustalarla çalıştın orada. Erol Günaydın, Münir Özkul, Ferhan Şensoy… Ferhan Şensoy da tek kişilik oyun geleneği olan bir usta. Ustaların bugün gelip tek kişilik gösterini izleseler neler söylerler?

 

Ferhan Ağabey canıma okur. Şimdi bak Ferhan Ağabey’in ne zaman ne yapacağı belli olmaz! Ama canıma okur. Birincisi bu bir tiyatro oyunu değil, Ferhan Ağabey bir tiyatro oyuncusudur. Şunu der: Doğru dürüst oturup yazaydın da bir tekst yapaydın. Ne güzel şeyler bulmuşsun ama ne bu! Ne yapıyorsun sen? Nedir bu yaptığın, der. Bu bir tiyatro oyunu değil çünkü, dolayısıyla ben kalkıp “hocam gelip izler misiniz beni?” demem bile yani. “Bu meddah da değil, stand-up da değil, ne bok yiyorsun sen?”, diye sorar. Ferhan Ağabey öyle birisidir çünkü, ustamdır. Ben de kalkıp da “Şimdi hocam bu şöyle bir şey” diye açıklayacak durumda değilim. Ama şunu da çok iyi biliyorum, içten içe şunu da der “Afferin, iyi bir Ferhan Şensoy öğrencisisin!” Taklidi değil, öğrencisi! Bu cümle çok önemlidir benim için. Bana söylemez ama. Ferhan Ağabey onunla çalıştığımız süre içerisinde ve sonrasında hiçbir zaman bize “aferin” demedi ki! Doğrusunu söylemedi, yanlışı gösterdi! Çünkü doğrunun alternatifleri var. “Bu da olur, bu da olur, bu da olur. Bu da doğrudur, olabilir. Ama bu olmaz!” Bize “bu olmaz”ı öğretti. Dolayısıyla Ferhan Ağabey kalkıp “bu senin yaptığın olmaz” demez. Ama “aferin ne güzel şey yapmışsın” da demez. Çünkü onun kafasında daha iyisi hep vardır. Tiyatro olmayan bir şeyi onaylamaz Ferhan Ağabey. Onun hayatı tiyatrodur.

 

Erol Ağabey mutlu olurdu, gülerdi ama bunlar anla ilgili de şeyler tabii bildiğin gibi. Erol Ağabey de Ferhan Ağabey de arıza adamlardır. Ne zaman ne diyecekleri çok bilinemez. Takribini anlatıyorum ben, herhalde diyerek anlatıyorum. Erol Ağabey’in lise geleneğini de düşünürsen, bizim lisedeki gırgır şamata gecelerini filan düşünürsen Erol Ağabey çok beğenirdi. Ama o da şunu koyardı “Bu bir tiyatro değil, meddah değil, şu değil bu değil!” Erol Ağabey beğenir. Ferhan Ağabey beğense de beğendiğini asla belli etmez ama Erol Ağabey beğenirse bunu belli eder.

 

Münir Usta’da şöyle bir tereddütüm var: Bunun meddah ile bağlantısını kurardı büyük ihtimalle. Ama içlerinde en rahat Münir Hoca beğenirdi ve “Aferin bak ne güzel oldu” derdi. Çünkü Ferhan Ağabey ile çalışırken sahnede daha basit yaptığım şeylerde bile bizzat gelip söylemiştir “Bak sen ne kadar yeteneklisin, renkli bir tipsin, başarılısın” diye. Münir Usta bu konuda hiç bir teorik çerçeve çizmeye çalışmadan beğenisini açan bir insandı. Dolayısıyla bence o beğenirdi.

 

Öyle Bir Geçer Zamanki dizisindeki Süleyman’ı konuşsak biraz. Mesela Öyle Bir Geçer Zamanki dizisinde canlandırdığın Süleyman karakteri gitar çalıyor çünkü sen gitar çalıyorsun, şarkı söylüyor çünkü sen şarkı söylüyorsun…

 

Ben diziye sonradan girdim ve yazar Coşkun Irmak benimle biraz eğlendi bence. Bu sadece o role özel, bana özel bir durum. Bu karakter vardı, olması gereken bir karakterdi ama sürekliliği yoktu. Fakat Coşkun Irmak eğlenceli bir adam olduğu için, bir dizi yazarından çok yıllarını bu işe vermiş bir dramaturg olduğu için, rolü başka bir formata soktu. Formatlarken de malzemeyi tanıdığı için, beni tanıdığı için elindekilerden faydalandı ve sürprizler yaptı. O kadar hoş sürprizler yaptı ki biz de şaşırdık. Dizide en büyük sorunlardan birisi de budur. Anacast yaparken karakterler bellidir de sonradan giren karakterler için çoğu zaman bunu yapamazsın. Ben diziye girdiğimde Süleyman’ın nasıl bir adam olduğunu bilmiyordum ki! Çoşkun Irmak da muhtemelen benden sonra tarttı, düşündü kafasında, muhtemelen diyorum çünkü bunları hiç konuşmadık, konuşmayı da doğru bulmuyorum, gerektiği zaman bunlar, anlatılır, bildirilir diye düşünüyorum. Fakat Coşkun’un birden Süleyman’a palyaço kılığında Fransızca şarkı söyletmesi bana da sürpriz oldu. Telefon açtım “Palyaço mu? Fransızca şarkı mı? Bozmasın Süleyman’ı!” dedim “Yok, yok, çok hoş olacak” dedi ve hakikaten de çok hoş oldu. Süleyman’ın içindeki o insani taraflar ortaya çıktı. Coşkun Irmak elindeki malzemeye göre role şekil verdi. Her senaryoyu okuyuşumuzda Mete Horozoğlu ile çok eğleniyoruz, “böyle birsi miymiş Süleyman” diye. Şimdi, işte bu çok bu karaktere özel bir şey. Yazarın beni, malzemeyi tanımasından kaynaklanan bir şey. Yönetmenin de çok eğlenerek bunun üzerine gitmesi ile ilgili bir şey. Sonuçta senarist yazıyor ama yönetmen karar veriyor nasıl olacağına. Benim beş sahnem varsa hit olmuş, bunun üçüne yönetmenin katkısı çok büyüktür. O söylemese benim öyle oynamaya hiç niyetim yok mesela. Çünkü o resmin tamamını görüyor. Zeynep Günay Tan’ın yönetmenliği benim için çok büyük bir avantaj oldu. Şöyle özetleyebilirim bu süreci, benim bir yere arabamı park etmem gerekiyordu, Coşkun Irmak bana park yeri gösterdi, ben tam benim araba oraya sığar mı derken, Zeynep Günay Tan, “Babacım arka tamponu arkadaki arabaya, ön tamponu öndeki arabaya vur, gir oraya işte” dedi, Mete Horozoğlu da geçti, “gel, gel, sağ yap, sol yap, topla, şimdi dur” dedi arabayı park ettim. Uygulayıcı yapımcı Cengiz Deveci’yi de ekleyebilirim. Bana arabayı da o verdi bu anlamda. Uygulayıcı yapımcıları da anmak lazım mutlaka. Çok işimizi görüyorlar çünkü. Bizimle firma arasında çok önemli bir kanal. Cengiz de çok çalışkan bir insan.

 

 

Politik stand-up yok deniyor. Doğrudur da. Ama sanırım sanatta politik olanın bugün nerede olduğunu da tartışmak gerekiyor. Artık makro sorunlardan ziyade, mikro ölçeğe yansımaları, gündelik hayatın içindeki karşılıklarını daha çok merkeze koydu sanırım tiyatro. Büyük anlatılar çağının bittiğini vaaz eden post modern söyleme, “hayır bitmedi ama daha çok onun yaşam içindeki karşılıklarını anlatıyoruz” diyerek karşı durmaya gelip dayandı sanırım durum. Senin kurgunun kendisinde, popüler kültürün getirdiği ünün altını kazıdığın zaman oradan sanatçının kendi yaşamının çıktığı ortaya çıkıyor. Sonra, Cem Yılmaz çok iyi bir gözlemci, durumun içindeki halktan tiplerle eğlenmeyi, onları gülünçleştirmeyi seçiyor yöntem olarak. Onun komiği orada. Sense insanları o aptallıkları yapmaya sevk eden koşullarla dalga geçmeyi seçiyorsun. Bunun hicvini yapıyorsun. Politik stand-up buradan mı çıkar ya da senin gösterinde politik olan burada mı?

 

Çevre birey toplum ilişkisi diye bir şey var. Mesela ben Cem’in ilk çıktığı zamanlardaki havuz problemleri ile ilgili espriler yapmam. Biz bunu geyiğini yaparız kendi aramızda, komiktir ama rasyonel değildir bunu tartışmak bana göre. Ama benim hayata dair söyleyeceğim bir şey, bir karın arım varsa bunun komiği çelişkiden çıkar. Buradaki komik insanların kişiliğinde yüzünde, mimiğinde yatmaz. Onu o duruma sürükleyen koşullarda yatar bana göre. Benim için şu komiktir: Okulların açılışına metrobüsü yetiştireceğiz diyip ve hakikaten de yetiştirip, metrobüslerin dönüş platformunu yapmayı unutmak komiktir, traji-komiktir. Benim için komik budur. Çünkü burada dâhiyane bir çalışma var, yetiştireceğiz diyorlar, yetiştiriyorlar da ama dönüş platformunu yapmayı unutuyorlar! Ya da her devlet binasına Mustafa Kemal’den bir özlü söz asma merakı. Tamam, olur da, Atatürk’ün Nutku’ndan “memleket alev alev” cümlesini alıp itfaiye binasına asarsan bu traji-komiktir! Ben onu oraya yazanla değil, bu zihniyetle dalga geçerim.

Reklamlar