Bu hikâye cafrande.org sitesinde yayımlandı.

Hikâye: Cansu Fırıncı

Gerçek soğuksa, ürpermek kaçınılmaz olur.

 

Gözlerini açtı. Her gün vardiyadan gelip yeni uyuyanları uyandırmasın diye, saçlarından bulaşan yağdan kılıfının rengi koyu sarıya çalan yastığının altına soktuğu saat çalmadan uyanıyordu. Kafasını boyun kaslarının izin verdiği yere kadar arkaya attı. İçindeki pamuklar topak topak olmuş, taşa yakın bir sertliğe kavuşmuş olan yastık, ilkin ağırlığa direndi sonra dayanamadı, başı ortada bırakacak şekilde iki yana kümelendi. Yastığın ortası daha fazla ezilemeyince, aylardan beri kendini pelte gibi bıraktığı yatağın altına betondan yayılan soğuğu yalıtsın diye gelişigüzel dizdiği kartona dayandı. Karton yastıktan daha az direnebildi, ortadan ikiye katlandı, betonla arasına dizilmiş olan tahta parçasına yaslandı. Gözleri kapandı.

Kafasını yana çevirip, elleriyle hiltiyi sıkıca kavradı. Tetiğe dokundu. Ellerinde başlayan titreşim, kollarına, bacaklarına ve en sonunda başına yayıldı. Elleri uyuştu, uyuşukluk kollarına ve bacaklarına bulaştı. Başı hâlâ titriyordu. “Hayret” diye geçirdi içinden. Titreme giderek arttı. Tetiği kapatmak istedi. Parmaklarını oynatamadı. Canı kalmamıştı elinin. Başındaki titreme kulaklarına, kaşlarına, oradan da çenesine indi. Alt çenesi titremenin şiddetiyle üst çenesine vurmaya başladı. Çenesini kastı, titreme ilkin azalır gibi oldu, yeniden hızlandı. Kafasını zorladı, yavaş yavaş hiltiye çevirmeyi başardı. Gözlerini açtı.

Nerede olduğunu anlayamamıştı. Sırtına sert bir şey batıyordu. Başı hâlâ titriyordu. Elindeki karıncalanma yavaş yavaş azaldı. Dirseğine sızı bastı. Bileğini salladı, arkaya uzattı, eline yastık geldi, elini yastığın altına soktu, saati çıkarttı, saatin kulağını çevirdi, başındaki titreme durdu. Ne kadar uyuyakaldığını anlamak için elinde tuttuğu saate değil de, yüksek duvarın en yukarısındaki boydan kısa, tüm duvarı baştan sona kaplayan is tutmuş pencereye baktı. Gün ışımamıştı. Sabah ezanı vaktiydi. Elindeki saate baktı. Gülme tuttu. Gülerken kahkaha atmamak için karnını sıktı, gözlerinden yaş boşandı, halsiz düştü. Kendini yatağa bıraktı.

Yandaki kaba inşaatın musluğundan geceden kovaya doldurduğu sudaki yansımasına iki el uzandı. Eller sudaki yüzünü avucuna doldurdu. Su dalgalandı, yüzü kovanın içine yayıldı, avucundaki bir karış suda yok oldu, suyu yüzüne çaldı. Yüzünden yüzüne çaldığı suyla serinledi. Gözlerini iki elinin işaret parmaklarıyla, çek çekle silerken camdan çıkan ses gelene kadar ovaladı.

Kaç kişi kaldıklarını düşündü bu depodan bozma yatakhanede pantolonunu ayaklarına geçirirken. Yirmi, belki otuz. Kişi sayısı sabit kalmıyordu ki. Sürekli birileri gidiyor, yerlerine yenileri geliyordu. Gelenlerin memleketleri, isimleri değişiyordu değişmesine ama değişmeyen tek bir şey vardı; ceset gibi geliyorlardı buraya. Giderken kimi ceset torbasında, kimi canlı cenaze.

Her şeyleri o kadar çok benziyordu ki birbirine, yoksullukları, memleketlerinde onlardan üç kuruş para bekleyen eşleri, çocukları, bir göz odada ele muhtaç kalmamak için direnen ana babaları… Bir gün işsiz kalmak ölüm demekti hepsi için. Oysa her biri ayrı telden çalıyordu. Herkes memleketlisinin yanına seriyordu yatağını. Deniz kenarından gelenler, kırsaldan gelenleri hor görüyordu ekseriyetle. Onlar yüzünden daha ucuza çalıştıklarını düşünüyorlardı. Kendi içlerinde de anlaşamıyorlardı üstelik. Karadenizlisi Egelisi’yle ahbaplık etmez, Akdenizlisi Marmaralısı’yla.

Tersane patronu, bu depoyu kiralamıştı onlar için, sözde o verecekti kirasını, sonra mal sahibi kapıya dayanıp birikmiş kirayı isteyince çaresiz aralarında toplayıp kapatmışlardı borcu.  O zaman birlik olunmuştu yalnızca. O da tersane patronuyla konuşmak için değil, birikmiş borcu aralarında toplayıp ödemek için.

Rengi güneşte çalışmaktan kızıla çalmış gömleğinin düğmesini ilikledi. Pantolonunun sıkışan fermuarını kapatmaya çalışırken dişlerini sıktı, yüzü buruştu, son dişi de kapatınca verdiği solukla ıkınıp alnında biriken teri elinin tersiyle gömleğinin koluna sildi. Yere eğilip, yatağının başında duran poşeti aldı, sıkıca bağladığı düğümü zorlukla çözdü, içinden bir parça kurumuş ekmekle, sıcakta beklemekten sararmış peyniri çıkarttı, ekmeğin arasına sokuşturdu, tek lokmada ağzına sığdırdı, hızlı hızlı ısırdı, gırtlağı iki kere inip kalktı.

Uzun patika yolun sonunda gök hafifçe kızarmıştı. Foseptik çukurunun az ilerisinde nedense bir kısmı toprağın üzerinden giden lağım borusundan sızan suyun kokusu burnunu sızlattı. Uzun boyu, dal gibi incecik kalmış vücuduyla, ilk görüşte kendisinden beklenmeyecek bir çeviklikle önündeki çitin üstünden bir hamlede atladı. Yolun sonundaki kızıllık, iyiden kırmızıya çalmıştı.

Tersanenin giriş kapısına geldi. İşe girdiğinde verdikleri kartı gömleğinin cebinden çıkartıp, kapının hemen önünde duran telefon kulübesine benzer alete soktu. Neredeyse geç kalıyordu. Kartı kutudan çekti, çevirip baktı, yüzüne bir gülümseme yayıldı. İşe geç kalınca yarım yevmiye kesiliyordu günlüğünden.

Yanından geçen işçinin yüzüne takıldı gözleri yürürken. Tanıdıktı. Gemi iskeletinden oluşan şantiyeye tırmanırken sonra sonra hatırladı kim olduğunu. Sendikadandı. Haftada bir gün uğruyorlardı kaldıkları depoya. Herkes yarım kulak dinliyor, pek yüz vermiyordu bunlara. O dinleyecek gibi olmuştu da hemşerisi usulca bir kenara çekip sendikalı olanların işten atıldığını fısıldayıvermişti kulağına. Korkmuştu, yalan değil. İşsiz kalmak ölüm demekti onun için de.

Bir haftadır gemi iskeletinin en tepesinde, incecik bir metal köprünün üzerine, dev gibi vidaları monte ediyordu. Kafasını yana çevirince denizi görüyordu metrelerce aşağıda. Şantiye sorumlusu iki gün öncesi için kemer sözü vermişti bu kısımda çalışmaya başladığı zaman bir de kaynak gözlüğü, o günden beri de ortalarda görünmemişti. Doğduğu yerde deniz yoktu, dere vardı incecik. Türkçeyi çok sonra öğrenmişti. Mayından kaçıp gelmişti İstanbul’a. Genç yaşta kaçağa gittikleri arkadaşlarından birisinin mayına basıp bacağı kopunca karar vermişti kaçmaya. İnşaatlarda iş aradı, bulamadı. Yolu nasıl olduysa bu tersaneye düştü sonra. Yanı başında çalışan arkadaşının yukarıdan kopup omzuna saplanan demir parçası alıp götürdüğünde kolunu, öylece kalakalmıştı olduğu yerde. Kan ayakkabılarına bulaşmıştı. Oracıkta kan kaybından inleye inleye can vermişti oğlan. Nasıl olduysa canından olan garibi kusurlu bulmuştu mahkeme. O gün kaçmak istedi. Kaçacak yer düşündü, bulamadı.

Denizin üzerine doğru uzanan ince kısmın üzerinde iki ellerini yana açıp, aşağı bakmamaya çalışarak yürüdü. Metalin iki insanın sığabileceği kadar genişlediği yere gelince rahatladı. Kemere bakındı gözleri, yoktu, kaynak gözlüğü de. Kaynak makinesi oradaydı. Vardiya değişimindeki işçi her zaman aynı yere bırakıyordu. Makineyi kaldırdı. Kaynak yapılacak kısma dayadı. Tetiğe dokundu.

Hava çoktan kararmıştı. Akşam depoya dönünce yumurta kırıp yiyecekti. Tüm gün gelip giden denetçiler hır gür çıkarmasın diye gitmemişti öğlen paydosuna. Durduk yerde kaytarıyorsun diye haşlıyorlar, ellerindeki deftere bir şeyler yazıp gidiyorlardı. Vardiyası bitmek üzereydi. Tetiği parmaklarından saldı. Dizlerinin üzerinden yavaşça doğruldu. Ayağa kalktı. Başına bir titreme geldi. Gemi sallanmaya başladı. Elleriyle boşlukta çalar saati aradı. Pantolonunun kemerine tutunmaya çalıştı. Gözleri kapandı.

Gözlerini açtı. Ay giderek küçüldü, kayboldu, denize düştü, ayın denizdeki yüzü büyüdü, ay giderek büyürken boşlukta salınan kafası sarsıldı, çenesi sağ omzuna kadar değdi, düzeldi, kafası yine sarsıldı sol omzuna değdi, düzeldi, gözleri gökyüzündeki aya denk geldi, ay küçüldü, karardı, denize düştü, büyüdü, şakağından bir sıcaklık süzüldü, gözünün önünden fışkırdı, denizdeki ayın içine aktı, mavi denizin üzerindeki ay dalgalandı, beyaz kısmı kıvrıldı bükülmüş bir yay şeklini aldı, gözü gökyüzündeki aya denk geldi, ay denizdeki yansımasının aksine yusyuvarlaktı, gözleri yukarı doğru gerildi, kamaştı, bir yıldızı yalayıp geçti, ayın denizdeki yüzünün yanında şimdi de bir yıldız vardı, şakağından fışkıran sıcaklık arttı, denizdeki ayla yıldızın üzerine yayıldı, ay ve yıldız çok büyümüştü, yaklaştı, kırmızı lekelerle kaplanmış denizdeki ay ve yıldızın üzerine kendi yüzü düştü, yüzüne elleri uzandı, elleri büyüdü, yüzünü avuçlarının içine aldı, şakaklarından yayılan sıcaklık serinledi, ay ile yıldız dalgalandı, birbirlerinin içine karıştı, birleşip kayboldukları yerden kabarcıklar fışkırdı. Gözleri kapandı.

Gözlerini açtı, nefes almaya çalıştı, ağzına tuzlu su doldu, böğürdü, kabarcık yoktu, elini arkaya uzatmak istedi, denedi olmadı, diğer elini savurdu, sudan kabarcıklar çıktı, elini başının altına attı, saati arandı, canı acıdı, kafasını boyun kaslarının izin verdiği yere dek arkaya attı, yosun tutmuş iki kayanın arasına uzanan elini gördü, çıkartmak istedi, başaramadı, sarsıldı, olmadı, sarsıldı, boyun kaslarını biraz daha zorladı, sarsılması yavaşladı, yukarı doğru hafif hafif inip çıktı, boşta olan eli aşağı sarktı, kayanın arasındaki büyükçe çatlaktan diğer elinin sıkıştığı oyuğa doğru süzüldü. Gözleri kapanmadı.

Yokluğunu fark etmeleri üç gün sürdü. Vardiyaya gelen işçi işin bıraktığı yerden hiç ilerlemediğini fark edince, denetçiye uğradı öğlen molasında. Denetçi depoya birisini yolladı. Akşama kadar haber çıkmadı. Şantiye şefine haber verdi. Şantiye arandı. Gece şantiye şefi evine gidince arama sona erdi. Sabah tersane patronu yanında birkaç kişiyle denizin kenarında bir süre gezindi. Öğleden sonra polis geldi. Dalgıç çağırıldı. İşçiler dalgıcın kıyafetlerini giyip denize dalmasını uzaktan izledi. Dalgıç bir süre sonra yüzeye çıktı. Tekrar daldı. Uzun süre görünmedi. Sonra tekrar yüzeyde göründü, kıyıya yüzdü, yukarı çıktı. Tersane patronu, polis ve dalgıç bir köşeye geçip konuştu. Polis telefonuyla birisini aradı. Tersane patronu birisine eliyle işaret etti. Yanına gelen adamın kulağına fısıldadı. Adam hızla uzaklaştı. Tersanenin avlusu işçilerle doldu. İşçileri arkadan gelen vinç ortadan ikiye açtı, deniz kenarına yanaştı. İki kişi uzunca bir halatı vincin yanına getirdi, kepçesinin ucuna sıkıca bağladı. Dalgıç halatı beline doladı, denize atladı, bir süre sonra yüzeye çıktı, sonra yine kayboldu. Tekrar yüzeyde göründü, eliyle bir işaret yaptı.

Vinç çalıştı. Kepçesini yukarı kaldırdı. Dalgıç işaret gönderdi vinç durdu dalgıç daldı. Dalgıç yüzeyde göründü işaret yaptı vinç hareket etti. Yükseldi, halatın gevşekliği giderek azaldı, gerildi.

Halatın ucunda denizin içinden üzerinden sular akan, pantolonu, gömleği, derisi ve saçları bembeyaz bir ceset yükseldi. Vinç olduğu yerde döndü. Halat savruldu, cesedin kolları iki yana açıldı, vinç durdu, halat iki yana salındı, ceset halatla birlikte savruldu, salınma azaldı, her seferinde yerden daha az yükselip alçaldı, sonunda durdu.

Tersane patronu ve polis vincin altında aynı anda telefonla görüştüler. Cesedin üzerinden süzülen sular beton zeminle kavuştu, küçük bir çatlağın içine sızdı, aktı, tersane patronun ayakkabılarının ucunda durdu, kurudu.

Zaman vinçte sallanan cesedin karşısında toplanan işçilerin gözlerindeki çatlaklardan aktı, tersane kapısından makam arabasıyla savcı girdi, işçileri ortadan ikiye ayırıp ilerledi, durdu, savcı arabadan indi, tersane patronuyla polisin yanına ilerledi.

Gözleri açıktı, çatlaklarında kan birikmişti, denizin salınımıyla kayaya vuran bedenindeki yaralardan, çıkan sert rüzgârla birlikte kan sızmaya başladı, kolları bedeninin iki yanından aşağı sarkıyordu, başının üzerinde bulutlar kümelendi, kısa bir süre için yağmur bırakıp kuruyan bedeni ıslattı, yağmur damlalarından bazıları gözlerine doldu, gözlerinde biriken kan yağmur tanecikleriyle sulandı yanaklarından akmaya başladı, rüzgâr halatı hafifçe oynattı, ceset hafifçe sağa sola dönmeye başladı, bulutlar çekildi, güneş sızan kanı yanaklarında kuruttu, kuruyan kana sinekler konup kalkmaya başladı.

Savcı polise bir şeyler söyledi. Polis eline megafonu aldı. İşçilere seslendi.

Sert bir rüzgâr esti. Sinekler esen rüzgârla birlikte havalandı, dört bir yana dağıldı. Cesedin gözleri açıktı.

Avludaki işçiler arkalarını dönüp sessizce dağıldı. Dağılmazlarsa işlerini kaybedebilirlerdi. İşlerini kaybetmek onlar için ölüm demekti.

Onlardan geriye elli kadar kişi kaldı avluda. Gözleri vinçte sallanan cesede değil, yan yana duran savcı, polis ve tersane sahibine dikilmişti.

Rüzgâr kesildi, halatın salınımı durdu, ceset hareketsizleşti, gözleri avluda bekleyen işçilerden biriyle kavuştu, o sabah tersane girişinde göz göze geldiği işçiydi, gözleri kapandı.

Reklamlar