Hikâye: Cansu Fırıncı

 

Sevgili dostum,

Bu mektubu yaşça benden epey büyük olan bir yazar ağabeyimin vefatı üzerine saygıdeğer eşinin ricasıyla basıma hazırlamak üzere düzenlemek için incelediğim dosyalarından birinde buldum.

Mektup, edebiyat dünyası için bir zamanlar oldukça umut vaad eden ama nedense sonra içine kapanan ve inzivaya çekilen, geride bir not bile bırakmadan intihâr eden bir yazarının imzasını taşıyordu. Bu yazarın ölümünün üzerinden bunca zaman geçmiş ve az sayıdaki fanatik okurunun dışında adı unutulmaya yüz tutmuşken karşıma çıkan bu acı rastlantı beni oldukça sarstı. Yazar ağabeyim mektubun zarfına kendi el yazısıyla şu notu almış: “Kara âşk, panzehiri olmayan bir yılandır.”

Dosyaların pek çoğunu basıma hazır hale getirdim. Ama basılıp basılamayacakları, basılacaksa ne zaman basılacakları meçhul. Gelecek vaat eden bir yazarın sır perdesi altında kalan ölümünü aydınlatacak bu mektubu daha fazla bekletmeye gönlüm razı olmadı.

İntiharına neden olan B., belki hâlâ hayattadır ve yarım asırdır bir zarfın içinde sahibine ulaşmayı bekleyen gözyaşları belki de dökülecek bir mendil bulurlar kendilerine; kim bilir! Katilin kurbanının göz yaşlarıyla arınması, eğer tanıklık edebilebilecek olsak oldukça şiirsel bir ritüel olurdu… Her ne halse… Mektubu derginde yayınlaman ricasıyla sana iletiyorum. Böylesi bir edebiyat belgesini yayınlamak bana sorarsan en çok senin dergine yakışır. Yazarın kim olduğuna gelince… Onu boş ver.

moms-letter

İşte mektup:

Sevgili E,

Şu anda neler hissediyorum? Bunu tarif etmem imkânsız… Ama bu durumun bende yarattığı psikolojik durumun fiziksel dışavurumları: Uykusuzluk, iştahsızlık, sürekli bir moral bozukluğu, boşluk duygusu.

Çektiğim acıyı tarif edebilmek için “klişelere” baş vurmak dışında bir çare bulamıyorum. Örneğin “ciğerim yanıyor”. Sanki makasla bir parça kopartılmış gibi, bağırmak geliyor içimden. Boğazımın düğümlendiğini ve çözülemediğini hissediyorum. Sürekli bir ağlama hissi…

Uyumaktan ve yalnız kalmaktan korkuyorum. Uyumaktan; yatağa girdiğimde düşüncelerime hâkim olamadığım ve B.’nin görüntüsünü kafamdan, sesini kulağımdan atamadığım için. Birkaç kez uyumayı denedim. Ama çıldırmamak için kalkmak zorunda kaldım. Bu sırada kalbim aşırı derecede hızlı atıyordu, yerinden fırlayacakmış gibi.

Yalnız kalmaktan, Beşir Fuad gibi damarlarımı açacağımdan korkuyorum, bu kadar basit. Çünkü yalnız kaldığımda kalbimin ritmine hâkim olamıyorum, düşüncelerim bulanıklaşıyor, anlamını yitirmiş bir insan buluyorum kendimde. Tüm anlamlarını yitirmiş değersiz bir insan. Yaşamak için bile ölüme bir anlam yüklemek gerekir. Eğer yaşamımda ölüme anlam yükleyebileceğim işlerden bazılarını başarmış olsaydım, bu kararı almakta bir dakika gecikmezdim.

Bana böyle hissettiren ne peki?

İ. Şehri’ne gelmiştik B.’yle, orada bir arkadaşıyla buluşacağını, yıllardan beri görüşmediklerini söyledi. Ben de anlayış gösterdim, ilk önce yalnız buluşmalarını sağladım. Sonra da üçümüz beraber oturduk. O gün bir şeyler sezinlemiş, rahatsız olmuştum. T.’nin bakışları farklı bir anlam taşıyordu ve B.’de anlam veremediğim bir heyecan vardı. Ama hiçbir şey söylemedim. Adamın bakışlarında “hoşlanma” vardı ama bir başka şey daha vardı “Maymun iştahlılık, ayran gönüllülük” daha amiyane deyişle “koleksiyonculuk”. Bunları şu andaki duygusal durumumun bir sonucu sayma, çünkü bu yazdıklarım o gün aklımdan geçenlerdi.

Burada bir şey çıkıyor karşıma; A Şehri’nde B.’ye T.’yle aralarında ne olduğunu sorduğumda, birlikte olduklarını ama T.’nin tatile gelmesiyle ilişkinin kendiliğinden başladığını söyledi. T., B.’ye mektup atmış bayramda “A. Şehri’ne gelirsem, görüşelim.” diye.

Yani B’ye göre İ. Şehri’ndeyken T.’ye karşı bir şey hissetmemiş. Ne olduysa A. Şehri’nde olmuş. Peki ama o zaman neden ona mektup atma ihtiyacı hissetmiş?

İ. Şehri’nde benimle beraberken onunla görüşüyor ve A. Şehri’nde benden ayrılınca T., A Şehri’ne geliyor ve âşık oluyorlar. Bana da İ. Şehri’nde B.’nin T.’ye karşı hiçbir şey hissetmediğine inanmak düşüyor.

Bundan çıkan sonuç B. en az iki aylık bir zamandan beri benim sevgilim değilmiş. Çünkü biz bir buçuk seneden uzun bir zamandır birlikteyiz. Her şeyi paylaştık, çok iyi bir birliktelik yaşadık…

Diyelim ki bana karşı hisleri bitti, aradan bir ay geçmeden başkasına âşık olabilmesini ancak böyle açıklayabilirim. Yani ayrılık bir ay ama bana karşı olan duygularının bitimi çok daha uzun bir süre önce.

Beni asıl kıran da bu değil. Asıl canımı yakan da bu değil. Bana D. Akademisi’nde T.’ye âşık olduğunu söylediğinde dünya başıma yıkıldı, çekip gittim. Ne yapmalıydım? “Senin adına çok sevindim, çok mutlu oldum” mu demeliydim? Eğer böyle deseydim onu sevmiyorum demektir. Oysa onu hâlâ sevdiğimi ona söylemiştim.

Gece karşısına çıkıp “Ne hissettiğim umurunda değil değil mi?” diye sordum; “Evet değil, ne hissettiğin de umurumda değil, ne durumda olduğun da” dedi. Konuşmanın ilerleyen bölümünde “Hayatımdan tamamen çıkmanı istiyorum” dedi.

Düşünsene bir, bir buçuk sene beraber olduğun, yanında uyuduğun, sevgili olma ilişkisi dışında her türlü dayanışmayı, paylaşımı yaşadığın bir insanı hayatından çıkarmak bu kadar mı kolay olmalıydı? Aradaki sevgili ilişkisi bitince geride hiçbir şey kalmıyorsa bizim paylaştığımız onca şey yalan mıydı?

B.’nin benden beklediği, bu durumu hemen kabullenmemdi. Ama küçücük bir çocuk bile bunu kabullenmenin zaman alacağını bilir. En zor zamanlarımda hep yanımda oldu, beni hiç terk etmedi, güç verdi. Tek tesellim, yaşadığım bunca yıkıma rağmen B.’nin yanımda olmasıydı. “Gitmedi, beni terk etmedi, o yanımda” diyordum. Yeni yılı dört gözle bekliyordum. Kafamı biraz kaldırmış önümde bir ışığın varlığını sezmeye başlamıştım. Derken yıl bitmeden B. de beni terk etti.

Ona sorarsan bekledi. Biraz toparlanmamı bekledi. Bu ona göre uygun bir zamandı. Ama bunca olumsuz zamanın üstüne tam kafamı kaldıracakken bana vurduğu darbenin ayırdında değil. Daha doğrusu bu umurunda değil.

Zaman makinesi icad olunmadı derler hep, halt ederler. İnsan beyninden daha katlanılamaz bir zaman makinesi yok!

Her şeyi aklımda; gülüşü, sarılışı, kokusu, birlikte gittiğimiz yerlerde söyledikleri, darılışı, yüzü…

Geçen gün biraz nefes almak için S Mağazası’na çıktım. Kendimi dışarı zor attım. K Sokağı’na inmek bile istemiyorum. Odamda yatamıyorum, kaçar gibi girip hemen çıkıyorum.

Çaresizlik duygusu beni sürekli eziyor. Hele de kandırılmış olmak. Çünkü bugün çok iyi biliyorum ki, D. Akademisi’nde benim yanımdan kalkarken “Ş. ve A’yla buluşacağım” dediğinde T.’yle buluşuyordu. Telefon’da Ş.’yle konuşuyor gibi yaptığında T.’yle konuşuyordu. Telefonu kapattığında onu kapıya kadar geçirip “Ş.’ye selam söyle.” dediğimde yüzü o kadar garip bir hal almıştı ki ve öyle bir “olur, söylerim” demişti ki yüzü yüzümün önünde ve gözlerimi kapayınca aklıma o ses geliyor. Kendimi budala gibi hissediyorum.

Bekleyemez miydi? Yani İ. Şehri’nde iş bulana kadar bekleyemez miydi? Bana gelip konuşsa ve “zorlama bundan rahatsız oluyorum, bu aramızdaki ilişkiye de zarar verir, beni kaybedersin” deseydi beni buna kesin olarak inandırsaydı ve bekleseydi, İ. Şehri’nde iş bulup gidene kadar… Ona söylemiştim “A. Şehri’nden git ve eğer sevgili bulacaksan öyle bul”. Ona anlatmaya çalıştım. Ama anladım ki ben onun için artık sıradan biriyim. Sanki hiçbir şey yaşamamışız. Hiçbir ortak değerimiz yok. Geçmişimiz yok.

Buna katlanamıyorum. Beni bir anda silip atmasına, hiçmişim gibi davranmasına katlanamıyorum. Belki de T. hakkında yanılıyorumdur. Belki gel geç gönüllü bir “koleksiyoncu” değildir. Belki B.’yi gerçekten sevmiştir ve mutlu olurlar. Benim buna itirazım olmazdı, olmaz. Ben B.’yi mutlu görmek isterim, zamanla duygularımı yener ona normal yaklaşabilirdim. Çünkü o diğer sevgililerimden farklıydı benim için. Benim için her şeydi. Onu tüm anlamlarıma katmıştım ben. Ve o giderken tüm anlamları götürdü. Bu yüzden hiç huyum olmadığı halde “eski” sevgilimle görüşmeyi sürdürmek, bağı kopartmamak istedim. B. bir sevgili olmanın da ötesinde değer verilecek bir insandı benim için.

Giderken âşık olabilme kabiliyetimi de götürdü. Ona hemen “sevgilim” değilmiş gibi davranamazdım. Bunu yapmak elimden gelmezdi. Ama bir ilişkiye “resmen” başlamak onu elindeydi. Bekleyebilirdi. Zaten dediğim gibi bana olan duygularının bitmesi demek ki çok öncesine dayanıyor.

Beyin bir fotoğraf albümü gibi, o kadar çok resmi var ki kafamda… Silip atamıyorum. Tek yapmam gereken şey

yaşadıklarımın ağırlığı altında kalmamayı “umarak” beklemek. Uykusuz ve besinsiz…

Yanlış anlama sakın, beklemek “B.”yi beklemek değil. O gitti. Benim için bir ilişkinin kapıları tamamen kapandı. Beni hayatından tamamen çıkardı. Artık ikimiz de istesek bir daha olmaz, olamaz. Zaten Ondan bir istek gelmesi de imkânsız. Âşıkmış, yolu açık olsun.

Ancak benim bu dönemi atlatmak için bir şeyler yapmam şart. Ölüm duygusunu çok yakın hissediyorum. Hiç bu kadar yakından dokunmamıştım ona. Nefesini hiç bu kadar hissetmemiştim. Şu anda da onu bir nebze olsun azaltmak için yazıyorum. Çünkü yazarken çok canım acıyor ve can acısı hayatta olduğunu sana hatırlatıyor. Kanamak bazan hayat kurtarır.

Elimde olsa A. Şehri’ni şu anda terk ederim. Küçük bir kasabaya yerleşirim. Ama elimde değil. Ben de sigarayı iki pakete çıkardım. Ciğerlerim ağrımaya başladı. Geçen gün de burnumdan kan geldi ve uzun süre durmadı. Az önce ince bir kan daha boşandı. Sanırım sıkıntıdan. Yavaş yavaş ölmemek için kıyasıya çalışmam lazım ya da zamanı kısaltmam.

Söylediklerim seni ürkütmesin. Yazmam gereken bir roman, beklemem gereken ödüller, basmam gereken kitaplar var. Beni şu an için hayatta tutan onlar. Onları yaptığımda da yaşamak için başka nedenler bulabilecek bir durumda olurum sanırım.

Beni hayatta tuttuğu için bile “Yaşasın sanat!”

B.’nin isminin anlamı, “Kirpikte kalan tek damla gözyaşı.”

Bu anlamın, bir gün gelip de kaderim olacağını bilemezdim…

Şimdi “Kalemimle kanamaya” biraz ara vermeliyim, yoruldum…

C.

Bu hikâye gercekedebiyat.com sitesinde yayımlandı. 

Reklamlar