Bu röportaj soL gazetesinde kısaltılarak yayımlandı.

Röportaj: Cansu Fırıncı

Reis Çelik ile çocuk gelin sorununu işleyen son filmi Lal Gece filmi üzerine söyleştik.

Işıkları söndürmediniz, Kürt sorunu üzerine ilk filmdi, İdamlara, Hoşçakal Yarın, diyerek neyi yitirdiğimizin altını çizdiniz. Oradan Lâl Gece düşürdünüz sinemamıza. Nasıl vardınız, törenin, geleneklerin kadın erkek tanımadan kararttığı hayatlara?

Görsel

Sanatın temel görevi bana göre toplumu okumak, duymak, izlemek ve sonra söylenmesi gerekeni söylemek. Bu edalı bir güzelin resmi olabilir, bir ırgatın ter silişi olabilir ya da bir sokakta devrimcinin vuruluşu olabilir. Tüm hayatı sanat çeşitli dallarda ve disiplinlerde sunar insanlığın önüne.

Dolayisiyle bilmezlikten görmezlikten gelen bir sistemde tabiî ki yapmaya çalıştığım sinema sanatı yoluyla ‘Ey Türkiye! Bu topraklarda Kürtler de var ve bu devlet aklı bunu yok sayıyor. Diger halkları ve inançları da yok saydığı gibi. Bu ülkede kan akıyor; Amerikan-İsrail barutu satılsın diye. Göz yumma!’ demek istedim ve 1996’da o karanlık yıllarda Işıklar Sönmesin’i çektim. Diger filmleri de aynı düşünceyle yani yaşadığım toplumun içinden konuşulması, tartışılması ve ya göz yumulmaması gereken konuları gündeme getirerek çektim.

Lal Gece filminin tartışma konusu biraz daha toplumun kendisi ve daha derinlerinde sakladıklarıdır. Sistemleri tartışırken veya eleştirirken her zaman şaşmayan kalıp emperyalizm, kapitalizm ve iktidarlar değildir. Halkın ve insanın kendisi de zaman zaman sanatın hedefi olmalıdır. Bizim de içinde yaşadığımız bu toplumu çok teslimiyetçi, çok işbirlikçi ve çok riyakar buluyorum. Tabiî ki sistemin dayatmaları ve alıştırdıkları bu hale getirdi diyebiliriz ama bu kolay ve faturası biraz havaya kesilmiş bir bedel. Oysa kendimizi de dâhil ederek toplumu en acımasız haliyle resmetmek ve ona göre yorumlamak lazım. İşte bu çerçeveyle baktığımda Lal Gece filminin ana fikri çıktı. Yani bu toplumda namus çok kutsal bir değer olarak kabul edilir. Bu yüzden cinayet işleyenler suçlu kabul bile edilmez. Namus için gözünü kırpmadan insan öldüren aynı insan eğer 12-13 yaşındaki kızı rızası olmadan satıyor ve buna evlilik diyorsa bunu nasıl yorumlayacağız. Çocuk sayılacak yaştaki kızları 50 yaşındaki adama başlık alarak veya almayarak verip o adama damat diyorsa ‘namus’u nereye kondurup da tartışacağız.

Bu toplum dindar bir toplumdur. Doğrudur. Şeriat yaşamamıza az kaldı. Peki, böyle bir toplumda her iki küfürden biri ‘Senin Allah’ını kitabını S….’ diye başlıyorsa bunu nasıl yorumluyacağız.Yalan ve haram bu dindar toplumda en günahlar arasında sayılmış ve devletin tepesinden başlayıp evdeki bireye kadar birbirine yalan söyleyip bir yalan düzeni oluşturulmuşsa bu toplumun birbirine tutunma ve destekleme gerekçesini nasıl değerlendireceğiz.

Filmin temel söylemini ‘riya’ üzerine kurdum. Toplumu ve toplumun çekirdeği olan aileyi ve onun da başlangıcı olan gerdek odasını temel aldım.O gerdek odasına hangi iki insanı koyuyoruz ve o iki insandan nasıl bir aile yaratmasını bekliyoruz. Bu toplum o iki insanın sırtına neler yükleyerek oraya gönderdiğini aslında çok iyi biliyor. Ama bu yüklediği kabahatları bilmezlikten, duymazlıktan geliyor. Sonuç olar Lal Gece filminde toplumun halı altına süpürdüğü ve bu yolla kurtulduğunu sandığı suçları ve problemleri yuzüne vurmaya çalıştım.

Şahmeran Söylencesi filmin içerisinde önemli bir gönderme olarak göze çarpıyor. Duvak ile kuşak da öyle. Anlatınızın, ki siz öyle tanımlıyorsunuz filminizi, söylence üslubunun sinematografik, görsel karşılığı olarak tanımlayabilir miyiz bu ögeleri?

Filmi okuma şekliniz için teşekkür ederim. Ne yazık ki bu filmin içindeki sinemasal imgeler, metaforlar pek sorulmuyor ve yorumlanmıyor. Tabiî sinemadan anlamayan (saygı değerler hariç ) sinema bilmezler eleştirmen olunca böyle oluyor.

Evet o uzun onlarca metrelik kırmızı duvak binlerce yılın sırtımıza vurduğu töre, gelenek, ahlak, din yani ne varsa onların simgesidir. Gelinin belindeki kırmızı kuşak ise toplumun namusudur.

Şahmeran efsanesi ise anaerkil toplumdan ataerkile geçilirken erkeğin kadını nasıl baskı altına aldığı ve onu nasıl yeraltına ya da karanlığa hapsettiğinin ifadesidir.

Kadının dramı daha geri planda, erkeğin dramıysa bile isteye öne çekilmiş gibi. Bunun kadının kurban, erkeğinse nemrut bir cellat olarak işlendiği klasik töre bakışına temelli bir itiraz olduğunu söyleyebilir miyiz? 

Bir toplumdaki temel problem ve hastalıkları ucuz yorumlarla değerlendirmek kolaycı politikacı bakışıdır. Filmde 14 yaşındaki kız ağızsız, dilsiz kurban edilmiştir. Onun dramı belli ve ortadadır. Peki, ya erkek bu vahşi ve pervazsız hale nasıl gelmiştir. Egemen ve baskıyı uygulayan erkekse onun geldiği yolu incelemek ve kabahatlarıyla yüzleşmesini sağlamak daha doğru bir yol değil midir! Ucuza kaçıp acımasız erkek tiplemesiyle dramı doruğa çıkarıp bundan payelenilebilirdir. Ama ben topluma ve onun sorunlarına sosyalist bir bakış üzerinden inmeye çalışıyorum.

Neredeyse tek bir mekânda işlemişsiniz konuyu. Ancak zaman zaman uzun planlarla, düğün de, şehir de, duvardaki fotoğraf da ve hatta tespih de konuşuyor film boyunca. Mekân ile insan arasındaki bu koşutluğu oryantalist bir üslupla işlenmediğine göre, Reis Çelik nasıl tanımlıyor?

Doğal olmayan her şey insanın ürünüdür.Yani insan aklının ürünüdür. Kirlenme, yapılanma, giyinme, icatlanma, hepsi. İnsanın kullandığı her şey bu gün icat edilmiş olsa bile yaşı insanlık yaşıyla eşittir. O şey neredeyse ve ya nerede kullanıyorsa o yerin insanının tüm varlıklarını yansıtır. Anadolu bir adamın elindeki bir tesbihle Japonya’daki bir adamın elindeki son teknoloji cep telefonu arasında bir fark yoktur. İşlevsellikleri ve görüntüleri farklıdır. Damat ve gelinin bulunduğu odada olan eşyalar ile onların beraberinde getirdikleri eşyalar o bölgedeki insanlık kültürün günümüze taşıdıklarının toplamıdır. O iki kişinin çocuklarının insanlık sermayesi o eşyalardır. O odada bir kitaplık yoktur örneğin. Çünkü bu toplum henüz çocuğuna bir kitap sermayesi bırakacak kültüre gelmemiştir. Çok azımız kitabı bir miras olarak bırakmaya kalksak bile o kitaplar bir darbe arifesinde ya yakılmış ya toprağa gömülüp çürütülmüştür.

Sonuç olarak film boyunca gördüğümüz hâlâ çocuk gelin sorunu ile boğuşan insan topluluğunun yarattığı değerlerdir. Onlara filmin dekoru olarak yer verdim.

Peki, ya Lâl Gece’den sonra, var mı aklınızda yeni bir senaryo? Ve son olarak eklemek istediğiniz bir şey…

Şu yaşadığımız ülkeye, topluluğa baktıkça ne büyük sermaye sahibiyim diyorum kendi kendime. Ne kadar zenginim. Para zengini G 7’ler varsa acı ve dert zengini A 77’ler de var demektir. Ben de bu çağın ve bu toplumun anlatıcıysam demek ki senaryo hep hazır.

Reklamlar