Bu röportaj soL gazetesinde kısaltılarak yayımlanmıştır.

Röportaj: Cansu Fırıncı

Meymenetsiz Musibet ekibinin ve oyununu yazarı ve oyuncusu Şirvan Akan ile Meymenetsizlik ve MusiGörselbetlik üzerine sohbet ettik.

Akan umudu dürtüp umutsuzluğu yatıştırmaya çalıştıklarını söylüyor işgalleriyle…

Tek perdelik müzikli ve danslı kara kabare “Meymenetsiz Musibet”  Dört meymenetsiz, zaman zaman sahneler, işgal ediyorlar ve bazı sorulara yanıt almadan terk etmeyeceklerini söylüyorlar. Bu bir kara kabareymiş! Ayaklarını yere vura vura dans ediyorlar, haykırarak şarkı söylüyorlar ve soruyorlar: Samimiyet nedir? Özgün bir şey bulmak hala mümkün mü? Aşılması gereken bazı sınırlar mı var?

Nasıl başladı bu işgal?

Biz 4 işgalciyiz. Selin, Hakan, Defne ve ben. Ben yazarıyım, Selin yönetmeni, Defne ile birlikte koreografileri yaptık, Hakan da bestelerde yardımcı oldu. Toplu bir işgal diyebilirim. Aslında biz eski arkadaşlarız. Selin, Hakan ve ben Mimar Sinan’dan, konservatuardan tanışıyoruz. Defne ile daha liseden itibaren birlikte çalıştık. Daha önce oyun da yazdık birlikte. Selin ile geçen sezon yine O’nun yazdığı bir oyunda birlikte çalışmıştık. Yani mütemadi sorularımız vardı: Biz ne yapacağız, memleketin, bugün bu durumunda, bu şartlarda ne yapmalı? Şöyle mi yapmalı, böyle mi yapmalı? Diye bir arayıştayız. Bu noktaya vardık bugün. Bir işgale vardık yani!

Oyununuzu Kara Kabare olarak niteliyorsunuz. Nedir bu Kara Kabare?

Kara Kabare pek çok anlama çekilebilir, bilinçli olarak biraz muğlak bıraktık. Ama ben dürüst bir şekilde esin kaynağımı söyleyeyim: İngilizce Dark Kabare’den geliyor. Amerika’da ise undergraund müzik türü aslında. Yaptıları işlerden çok etkilendim. Brechtiyen Kabare’den etkilenerek biraz da Americano ezgilerinden karıştırarak ekspresif bir hikâyesi olan, bunu yaparken de kendi hayatları üzerinden samimi bir şeyler anlatan şarkılar söylüyorlar. Müzikte undergraund, küçük grupların temsil ettiği bir akım. Kabare ironik olduğu kadar politik bir tını da taşıyor. Bizim tarzımız kabaredeki gibi skeç skeç oynanıyor ama aralarda bağlantı kurduk, özgün bir tarz oluşturduğumuzu söyleyebilirim.

Oyunda yaşadığınız dünya ile memleket ile, içinde yaşadığınız toplum ve hatta birbirinizle kurduğunuz ilişki biçimi ile de sorununuz olduğu, bu sorunları taşladığınız görülüyor. Çerçeveden çıkamayan tiyatroculara da harika bir dokundurma var…

Çerçeveden çıkamayan oyuncular daha geniş bir metafor. Toplumsal anlamda bir çerçeveden çıkamamayı, vasat bir var oluşa mahkum olmayı, bununla yetinmeyi, daha fazlasını düşünememe anlamında bir toplumsal psikolojiyi ya da bu düzenin yarattığı psikolojiyi, toplumsal gestusu simgeliyor. İn Your Face’de (Yüzüne Tiyatro) yapıldığı gibi, dümdüz seyircinin yüzüne karşı da söylüyoruz aslında. Oyun, oyuncuların sahneyi işgal etmesi üzerine kurulu olduğu için oyuncular olarak düşüncelerimizi açık bir biçimde dile de getiriyoruz. Bir tiyatrocu olarak şunu düşünüyorum: Bu topluma, bu olaylara, bu zamanda nasıl cevap vereceğim! Etrafıma bakıyorum, moda olmuş olan şeylere bakıyorum, gençlerin ilgisini çeken şeylere bakıyorum ve bu benim içimde bir öfke uyandırıyor. Çünkü anaakım tiyatronun şu an, şiddeti meşrulaştıran, inanın doğasını değişmez gören gösteren ve şiddeti onun bir parçası olarak kabul eden bir ideoloji propaganda ettiğini seziyorum. Irak, Afganistan, Suriye müdehalelerinin meşrulaştırılması olarak okuyorum izlediğim oyunları. İnsanın değişmez bir doğası ve kaderi yok! Bu bende tabiî ki bir öfke uyandırıyor:

Brech’in Tiyatro İçin Küçük Organon’da temellerini attığı, mevcut tiyatroları dünyayı değiştirilemez olarak göstermekle eleştiren kuramsal karşı duruşuna da yaslanıyorsunuz sanırım. 

Sırtımı dayadığım kuramlardan birisi de o. O çerçeve içinden bakıyorum ben de. Anaakım, egemen sınıfların ideolojisini pompalamakta… Peki, buna karşı biz ne söyleyeceğiz? Bir arayış tabiî bu. Biz toplumsal konulara hakim, entelektüel olamadık! Olamadık! Olamadık! Bu arayışı bile seyirciye sunmanın bir şey olduğuna karar verdik en sonunda. Neden olamadık! Bu da önemliydi çünkü…

Geleneksel anlatı biçimlerinden, geleneksel tiyatro biçimlerinden fazlasıyla yararlanmışsınız oyunda. Örneğin; Karagöz perdesini ona başka bir işlevsellik katarak kullanmışsınız. Masallar geçiyor oyunun içerisinde, canlandırılıyor…Bir taraftan Kabare, Americano-Undergraund bir taraftan meddah, ortaoyunu, Karagöz, masallar?

Oyunun esas temalarından birisi samimiyet. Şirvan Akan; 30 yaşında. Tiyatrocu. Ne yapacak şimdi? Ben inanılmaz güzel, kurgusu harika, politik dozu tadında müzikaller yazamıyorum Brecht gibi. Böyle bir donanımım yok. Benim donanımım bu. Doğu’da mıyım, Batı’da mıyım belli değil! Geleneksel tiyatro bir tarafımda ama Batı tiyatrosu ve onun bütün estetik anlayışı da bana yapışmış. Temamız da olanı göster. Durum bu. Bir yandan da bir arayış tabiî. Nasıl bir tiyatro’ya da bir cevap aynı zamanda. Oyunu biz katman katman düşünüyoruz. Masallar, ki biz mesel diyoruz onlara, oyunun bir katmanı.

Bir noktada şuna karar verdim: Ne olursa olsun ben umut taşıyan bir oyun yazmalıyım. Değişimin olabileceğini söyleyen bir oyun çıkarmalıyım. Bu meseller bir yerden başlayarak gelişiyor ve bir şeylerin değişeceği bir yere varıyor. Nasıl değişeceğini tam olarak söylemiyor ama tüyolar veriyor.

Bu nedenle aslında tiyatro tarihini de izliyoruz oyunda biraz, özel mülkiyetin keşfinden, günümüzün sergilendiği mediokrasi dönemine ve en sonunda da bir işçinin dibe vurup ama oradan yülselmesini anlatan çizgiyi mesellerle oluşturduk.

Peki, siz neden bu şehrin çıldırmış çocuklarısınız? (Oyunda böyle tanımlıyorlar kendilerini!)

Bir kere yalnızım. Yalnızız. Bilmiyorum herkes mi öyle. Ama ben çok yalnız hisediyorum kendimi. Politik olarak hiçbir şeyde hemfikir olamıyoruz, hiçbir şekilde bir araya gelemiyoruz. Hiçbir şeye müdehale edemiyoruz. Yaptığımız bütün müdehaleler karşılığını bulmuyor. Kendi tarihimizle kopuk vaziyetteyiz. Konservatuar’dan mezun olduktan 2 sene sonra oturdum ve ders çalışır gibi Türkiye Tarihi okudum çünkü bilmiyorum çünkü perspektif yok çünkü verilmedi bu bana. Yalnızım ve çok zorlanıyorum anlamlandırmakta kendimi ve hayatı. Bu bir var oluş sorununa dönüştü. Türkiye’de yaşam koşulları çok zor, insanın inandığınu hayata geçirmesi çok zor. Geçiremediği zaman kendini affetmesi çok zor. Nasıl yaşayacağız biz kendimizle? Şehir kalabalık. Şehir kokuşmuş. İnandığın hiçbir şeyi gerçekleştiremiyorsun. Nasıl akıl sağlığın yerinde kalacaksın!

Peki, word’ü niye faşist buluyorsun. (Yine oyundan bir taşlama…)

Kelime oyunu yapamıyorum. Kelime yaratamıyorum. Yaratıcılığımı sınırlıyor. Dil faşizanlığı yapıyor yani!

Meymenetsiz Musubet’i ortaya çıkartan ekibin yeni projeleri var mı?

Yeni projemiz şu an yok gibi gözüküyor. Şu çok istedik aslında bir tiyatro kuralım, manifestomuz olsun ve devam edelim üretmeye. Deneyim şunu gösterdi ve umarım böyle devam eder, böylesi de daha iyi sanırım: Biz daha anarşizan bir örgüt yani örgüt olmadan bir örgüt şeklinde, proje bazında toplanıp dağılıyoruz. Bu belki de iyi bir şeydir. Zorlukları var çünkü koşullar zor, kendi kafanın uyuştuğu insanları bulmak zor. Bu nedenle yeni bir proje şimdilik ufukta görünmüyor.

Çok meymenetsizsiniz, teşekkürler!

Künye: Yazan: Şirvan Akan   Yöneten: Selin Zafertepe

Oyuncular: Şirvan Akan, Selin Zafertepe, Hakan Çeliker, Defne Koldaş

Reklamlar