Bu yazı soL gazetesinde yayımlanmıştır.

Yazı: Cansu Fırıncı

Görsel

Bangladeş’te yağmur yağıyor! Devlet Tiyatrosu’nda şemsiye tutuluyor insanlara. İçine girip korunsunlar diye. Ya da sırılsıklam olsunlar… Sıcacık bir hikâyesi var. Sabır istiyor. Tahammül istiyor. Ama sıcacık, göz yaşı gibi ve gülümseme gibi de. İç kıpırtısı gibi. Sakin görünen denizin altındaki kuvvetli dip akıntısı gibi de.

Yaptığımız hatalarla, farkında olduğumuz yanlışlarımızla nasıl yüzleşiriz? Ailemizin üzerine felaketler yağarken, bir yerlerde on binlerce insan doğanın acımasızlığı karşısında varlık yokluk mücadelesi veriyorsa, nasıl yakınırız, peki?

Oyunun tek bir odağı yok. Odak çoklu. Ama ışık neredeyse tek bir merkezde toplanıyor finalde. Ve o gri bulutlarla kaplı, sisin ardından belli belirsiz görünen gerçek, ansızın doğuveren güneş gibi kamaştırıyor gözleri.

İki ailenin iç içe geçmiş trajedisini izlerken, hep bir iğne ile dürtükleniyorsunuz: Farkında mısın şu anda on binlerce insan varlık yokluk mücadelesi veriyor. Düzenli toplumlar felaketler karşısında daha çok yaralanıyor, kaotik toplumlarsa daha kolay baş ediyor durumla, ama yine de örseleniyor. Bangladeş’te yağmur yağıyor!

Yapılabilecek en büyük hatayı yaptığınızı düşünün. Hem de bir çok kez. Ya da bir insan karakterinin en tiksinç, kişiliksiz zaafına tutulduğunuzu. Ne yaparsınız? Bunu değişmez bir kader olarak kabullenip, tanrıya mı sığınırsınız? Yoksa dünyayı Fransız Devrimi’nin öne çıkarttığı rasyonel akılla kavrayıp, bilimsel bir bakış açısıyla kendinizle yüzleşip değişmeye mi çalışırsınız? Boş inançlar mı akıl mı? İlki sizi ardınızda bir masum çocuğun daha cesediyle, mahvolmuş bir başka aileyle bırakır, ikincisi kendi öz çocuğunuzun sıcaklığını, kokusunu kocayıncaya kadar sizin kılar.

Oyun, zamanı ileri geri sıçratarak, aynı karakterlerin farklı zaman dilimlerindeki görüngülerini birer hayalet gibi yan yana getirerek, ilerledikçe çözülen bir bulmaca örgüsünün içinde hesaplaşıyor seyirci ile. Ve seyirciyi hiç de kısa sürmeyecek bir hayat dökümüne, bir iç hesaplaşmaya çağırıyor.

Oyunda bir komünist kadın karakteri var. Güçlü bir kadın. Her türlü zaafına rağmen kocasını sevmeyi başarabilen ama onu olduğu gibi kabullenmeden, ki kabullenilemez zaaflar taşır bu adam, değiştirme iradesini de yitirmeyen. Değişmezliğini görünce onu kendinden uzaklaştırmayı bilen. Ve bir çocuğa asla açıklanamayacak bir gerçeği yıllarca içine gömerek ayakta kalmayı becerebilen.

Dünyayı boş inançlarla değil, akılla kavrayan. Değişmezliğe değil, büyük değişime inanan.

Ve her biri hayatın karşılarına çıkarttığı felaketlerle yaralı, kimi içten içe çürüyen ağaçlar gibi devrilip giden, kimi yıl geçtikçe kök salan çınarlar gibi acılarını derinlere gömüp, başını gök yüzüne çevirmeyi beceren başka karakterler.

O karaktelerin hayatlarına, trajedilerine, her biri hayat, yaşanmışlık fışkıran cümlelerle tanıklık ediyoruz oyun boyunca.

Oyunu ilk kez Türkçe’ye çevrilmiş bir yazarın, sıradışı, çarpıcı ve kavranması zor metnini, seyircinin hayal gücüne güvenen, oyunun çoklu odağını kör etmeden ama kimi yerlerin de altını kalınca çizmeden geçmeyen bir reji ile sahnelemiş rejisör.

Şunu söylemekte hiçbir sakınca yok: Bu metin, çevirisi ve sahneleniş biçimi oldukça zor günler geçiren Devlet Tiyatrosu’nun çıtasını zorlamış ve yükseltmiş.

Dil içi oyunların, imgelerin, metaforların, ince detayların, tarihsel göndermelerin bol olduğu bir metni Türkçe’ye başarıyla kazandırmış olan Ezgi Yentürk, sadece bir oyun çevirmekle kalmamış, repertuvarımıza da önemli bir metni kazandırmış bu çabasıyla. Sırf bu nedenle bile takdir edilmesi gerekir. Oyundaki komünist kadın karakterini Elizabet Law’ın gençliğini de canlandırıyor bir taraftan. Tadında, abartıya kaçmadan, oynadığı karakterin taşıdığı düşünsel ve tarihsel arka planının altında ezilmeden…

Gabriellle York’un gençliğini canlandıran Burcu Aslan anmadan geçmek istemediğim bir oyuncu. Pırıl pırıl, çapaksız, sempatik. İnsan sahnede görününce izlemek istiyor. Sahne sempatisi dedikleri şey bu olsa gerek.

Rüçhan Çalışkur, Ali İpin, Şebnem Dilligil, Kemal Doğan Tan gibi tecrübeli oyunculara ise denecek bir şey yok, doğal ve etkileyiciler elbet de.

Oyun, tiyatro kültürü gerektiriyor evet ve sabır da gerektiriyor. Ama buna değiyor. Kurumun içinden geçtiği böylesi zor bir dönemde, çıtasını yükselten, böyle bir oyunu çeviren, onu hayata geçiren kadroların verdiği emeğe saygı göstermek ve sahip çıkmak gerek. Bir kurumun ortalamaya teslim olmadan zaman zaman seyircisi ile de göze göz dişe diş kavga ederek niteliğini artırabileceği gerçeği göz ardı edilmemeli. Hayatı değiştirilebilir olarak gören ve gösteren, boş inançların ipine sarılmayı değil akılla kavramayı öneren bir iradenin arkasında durmalıyız. Aksi, alışkanlıklarla yüründüğü ve boş inançların ipine sarılındığı mesajını verecektir çünkü.

Oyundan çıktığınızda, sonbahardayız ve önümüz kış, sağanak yağmura tutulup sırılsıklam olursanız sakın yakınmayın ve kendi kendinize mırıldanın: Bangladeş’te yağmur yağıyor…

Reklamlar