Bu röportaj soL gazetesinde kısaltılarak yayımlandı.

Röportaj: Cansu Fırıncı

Görsel

Andrew Bovell’i ilk kez Türkiye seyircisi ile buluşturdunuz. Tek bir odak yok oyunda. Odağı çoklu bir metin. İki ailenin kuşaktan kuşağa yaşanan trajedisi bir yanda, aşırı yağmurlar sonucunda hayatını kaybeden on binlerce insan, doğanın yarattığı trajedi bir yanda, hayata rasyonel akılla bakmayı öneren Komünist Elizabet Law’ın trajedisi bir yanda. Hatta bu trajediler değişik zaman dilimlerinin içerisinde birbiri ile kesişiyor. Böyle odaksız, daha doğrusu çok odaklı bir metne nasıl yaklaştınız oyunun rejisörü olarak?

Öncelikle, her bir parçanın trajedisini kendi içinde değerlendirmek gereğini duydum. Çünkü her karakterin yaşadığı ve kendi seçimlerinin dışında hayatın beklenmedik sürprizleriyle karşılaştıran hikâyeleri vardı. Ve bütün bu karakterlerin yaşadıkları dünya ile ilgileri.Bunu oyunu çalışırken de gözettim. Farklı zamanlarda yaşayan karakterleri öncelikle o zaman dilimi içinde yaşadıkları hikâyenin bütünlüğünü gözetip, sonra oyunun içindeki yerine yerleştirdim. Çünkü tüm bu hikâyelerin toplamı, oyunun başı ve sonundaki 2039 yılında geçen sahnelerin, anlattğı hikâyelerde birleşiyordu. Zaman değişse bile insan aynı kalıyordu anlayacağınız.

Hatta, insan 20. Yüzyılın başlarından beri mahvettiği biricik dünyasını, sonuna getirmişti. Sonuç olarak çok odaklı diye sorduğunuz sorunun bir tek sonu vardı oyunda: İnsanın doğası.

İnsan hangi ideolojiye sahip olursa olsun, yaşadıklarını anlamakta zorlanıyorum doğrusunu isterseniz. Oyunda Gabriel York karakterinin de söylediği gibi: Tüm bu parçalar zorlukla birer anlam taşıyor.

Oldukça minimal bir anlayış göze çarpıyor sahnede. Pek çok mekân ve dönemin atmosferi seyircinin hayal gücüne bırakılmış. Oyunun anlaşılması için ise finale kadar sabırla beklemek gerekiyor. Bulmaca çözer gibi izliyoruz. Bu minimal, sade yaklaşım oyunundan alınan edebi zevki artıyor ama seyircinin sabrını da zorluyor beri taraftan. Hemen tüketmek isteyen günümüz insanı karşısında sindirerek anlamayı öne çıkartan bir yaklaşım olarak okusam bu yaklaşımı?

Doğru söylüyorsunuz. Hem oyunun edebi gücünü hem de doğallığını koruyarak sahnelemek istedim. Zaman zaman sinema oyunculuğu doğallığında olmak zorundaydık. Oyuncular ön planda olsun istedim. Dekoru çok sade yaptık bu yüzden.

Tabiî bir de devamlı değişen sahnelerin birbirini takip eden sahneler olması önemliydi. Seyircinin anlatılan hikâyelerden kopmamasını istedim. Dediğiniz gibi seyircimiz dizilerin uzun süre süren kolay metinlerine alıştı ama tiyatroya gelen seyirci her zaman başka şeyler görmek istedi.

Oyunda melankoli her sahnede kol geziyor. Bireysel ölçekte, aile ölçeğinde katlanılması zor trajediler oyunun omurgasını oluşturmuş. Buna rağmen finalde aileden aileye taşınan bu lanet son buluyor. Umutsuz görünen bu oyunun böyle bir finalle son bulması, sahneleniş biçimini göz önünde tutarak söylüyorum, özellikle altı çizilmiş bir reji tercihi olduğunu düşündürdü bana.

Aslında pek öyle olduğunu söyleyemem. Baba ve oğul karşılaştıktan sonra yazar da sonuçta devamlı yağan yağmuru durduruyor. Bu bir umut sonuçta. Oyunun metnine büyük oranda sadık kaldık. Sadece son bölümde yazarın sözünü bence güçlendiren ufak bir mizansen değişikliği yaptım o kadar.

Zaten bana soracak olursanız, her zaman bir umut vardır derim.

Böylesine özgün bir oyunu tiyatromuza kazandırdığınız, izleyici ile buluşturduğunuz için teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ederim. Tüm seyircileri oyunumuza bekleriz.

Reklamlar