Bu röportaj soL gazetesinde kısaltılarak yayımlanmıştır.

Röportaj: Cansu Fırıncı

Andrew Bovell’in Yağmur Durduğunda oyununu Türkçe’ye kazandıran ve Elizabet Law karakterini başarı ile canlandıran Ezgi Yentürk ile söyleştik.

Görsel

Andrew Bovell’in Yağmur Durduğunda oyununu Türkçe’ye kazandırdın. Oldukça sıradışı bir metinle karşı karşıyayız. Nasıl tanıştın bu metinle, biraz o yolculuğu anlatır mısın?

Bu oyunla karşılaşmam Londra’da bir tiyatro kitapçısında oldu. Öncesinde yaptığım araştırmalar sonucu bu oyunun özetini okumuş ve çok ilginç bulmuştum. Çağdaş yazarların bulunduğu rafta aynı yazara rastlayınca satın aldım. Türkiye’ye döndükten sonra okudum ve adeta çarpıldım. Oyunun içinden bir sahneyi bireysel oyunculuk çalışmam için çevirdim ve bunu yönetmenimize gösterdim. Çok beğendi ve devamını da çevirmem konusunda beni cesaretlendirdi. Kesinlikle içinde yer almak istediğim bir textti. Açıkçası bir oyuncu için çok iyi sahneler olduğundan, oyunculuk güdülerimin de yardımıyla çevirmeye başladım. Fakat dışarıdan göründüğü kadar kolay olmadığını fark ettim. Ankara Devlet Tiyatrosu Dramaturg’u Özcan Özer’in de yardımlarıyla çeviri ortaya çıkmış oldu, sağolsun. Elbet de İstanbul Devlet Tiyatrosu’nun son derece kaliteli oyunları seçerek hazırladığı bir repertuvarda bu oyunun da bulunması benim adıma gurur verici. Diyebilirim ki bu oyun 3 defa çevrildi. İlk hali birebir Türkçe’ye aktarılmış halidir. İkinci versiyonu benim bir oyuncu olarak oynanabilir cümlelere dönüştürdüğüm hali. Üçüncüsü ise birlikte sahneye çıktığım çok değerli oyuncuların, kendi söyleyiş biçimlerine uygun hali. Kolay olmadı ancak sonunda çok kaliteli bir iş çıktığı, böylesine değerli bir yönetmen ve oyuncu kadrosuyla çalıştığım için çok mutluyum.

Andrew Bovell kimdir biraz anlatır mısın? Başka oyunları var mı, başka sanatsal çalışmaları?

1962 doğumlu Avustralyalı yazardır. İngiltere’de ve Avrupa’nın diğer ülkelerinde çok ses getiren oyunlar, film ve televizyon için senaryolar yazmıştır. Daha sonra “Anlaşılmaz Konuşmalar” isimli AWGIE ödüllü oyunu, 2001 yılında “ Lantana” ismiyle kendi tarafından film senaryosuna dönüştürülmüştür. Geoffrey Rush gibi önemli aktörlerin oynadığı bu film de en iyi senaryo adaptasyonu ödüllerine layık görülmüştür. After Dinner (1988), Holy Day (2001), Scenes from a Separation (1995) ve Who’s Afraid of the Working Class? (1998) isimli henüz Türkçe’ye çevirilmemiş oyunlarından sonuncusu da “Blessed” ismiyle sinema filmine dönüştürülmüştür. Baz Luhrmann’ın yönetmen koltuğunda oturduğu bir diğer sinema filmi “Strictly Ballroom” önemli yapıtlarından sayılır.

Yaşanmışlıkların, zeka oyunlarının, dil içi yolculukların yoğun olduğu, şiirsel bir dili var oyunun.Çeviri sürecini paylaşır mısın bizimle? Nasıl göğüsledin bu dili Türkçe’de?

Andrew Bovell, güncel anlamda önemli sözler söyleyen bir yazar. Bugüne ve geçmişe, gelecek zamandan bakabilen böylesi bir metin, kuşkusuz bir deha örneği benim için. Tüketimin ve Kapitalizm’in insanın tutunabileceği güvenli bir tutamak olmadığını, akıl ve iradeyle insanın kendini inşa etmesi gerektiğini fakat bir yandan salt aklın da yetmeyeceğini, duygularımızın izini kaybetmeden, kendimizle yüzleşmemiz gerektiğini söyleyen pek çok cümle var oyunumuzun içinde. Bir yandan da yazarın şiirsel anlatımını ve dil oyunlarını mümkün olduğunca koruyarak ve kimi zaman tekrar yorumlayarak çok detaylı bir çalışma yaptığımı söyleyebilirim.

İki aile, kuşaktan kuşağa geçen iki trajedi. Ve aile ölçeğinde yaşanan trajedilerle Bangladeş’e yağan aşırı yağmurlar yüzünden can veren binlerce insan… Umutsuz bir oyun muydu çevirdiğin?

Oyun gökten bir balığın düşmesiyle başlıyor. Bu bir mucize mi, yoksa ters giden bir şeylerin göstergesi mi? Bunun sorgulamasını yaşatırken, birbirine bağlı hikâyelerin farklı ailelerde vücut bulmasıyla seyirci bir anda kendini adeta bir bulmacanın içinde hissediyor. İsimler aynılaşırken, hikâyeler farklılaşıyor. Yazarın özellikle kullandığı metaforlar, zamanla bize şunu gösteriyor: Tabiat, insan faktörüyle gittikçe bozulurken, insanın tabiatı da aynı oranda çürümeye başlıyor. Döngüsel bir durum bu. Fakat metin bize yalnızca bunu söylemiyor. Bir yandan sevginin, aile bağlarının, yazgının döngüsünü kırmanın, elimizdekilere kıymet vermenin, gitmenin ve tekrar kavuşmanın, tarihi yeniden okumanın, yüzleşmenin ve daha bir sürü insana ait durumun önemini tekrar hatırlatıyor. Yeryüzündeki tüm hikâyelerin aslında birbirine değen uçlarından küçük bir kesit sunuyor yazar. Kesinlikle umutsuz bir oyun değil, aksine umudu, tükendiğimizi sandığımız noktada tekrar var edebileceğimizi bize gösteren bir oyun. Sahneleniş anlamında bunu son derece farklı bir biçimde ele alarak seyircide, tiyatrodan çıktıktan sonra tortu bırakan bir oyun diyebilirim. Kendinizi ertesi gün tekrar bu oyundan sahneler düşünürken bulabilirsiniz.

Oyunun içerisinde ateist-komünist bir kadını, Elizabeth Law’ın gençliğini canlandırıyorsun. Cinsel sapkınlıkları olan, ensest bir kocanın hayata Fransız Devrimi’nin gözüyle bakan, kocasını ve elbet de izleyenleri de hataları karşısında tanrının alnımıza yazdığı silinemez kadere sığınmak yerine onlardan rasyonel akla inarak kurtulmalarını öğütleyen bir kadın. Oldukça zor bir bir hayat… Güçlü bir kadın. Oynadığın karaktere dair çözümlemelerini alabilir miyiz?

Öncelikle bu türden bir karakteri sahneye taşımanın pek kolay olmadığını söylemem gerekiyor. Çünkü duygusal yoğunlukları olan bir oyun kişisini canlandırmak, oyuncuya daha fazla kapı açar. Ancak kendini akılla ifade eden, duygularını tarihsel bilgisiyle, sosyolojik açılımlarla ifade eden bir kadını, üstelik çok ciddi birikimle konuşan bir karakterin yaşadığı travmaları sahneye aktarmak inanın daha büyük dikkat gerektiriyor. Köşeleri sivri, cümleleri büyük, uzaktan bakıldığında katı fakat içeride büyük sancılar yaşayan entelektüel bir kadını canlandırmak farklı bir tecrübe. Bir yandan seyirci acaba anlayacak mı tedirginliğini de ilk günden attık. Seyirci bu cümleleri anlamakla kalmıyor, herkes için adaleti anlattığım anlarda alkışlarla reaksiyon veriyor. Çünkü Elizabeth’in kurduğu cümleler, gerçekten ağırlığı olan cümleler. Bir oyuncu olarak bunun altında kalmamak gerek. Buralarda rejisörümüzün çok ciddi yönlendirmeleri oldu. Elbette Elizabeth ile kurduğum kişisel bağ da benim için çok önemli. Pek çok noktada birbirimize omuz veriyoruz diyebilirim.

Reklamlar